eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Nurcan ŞARLAYAN

İlk, orta ve lise eğitimini Kırıkkale'de, Üniversite Eğitimini Gazi Üniversitesi Meslekî .Eğitim Fakültesi'nde tamamladı. Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Eğitim Yönetimi ve Denetim alanında Tezli yüksek lisans eğitimini tamamladı. "Estetik Eğitim" isimli tezi, aynı konuda yayımlanmış yazıları ve "Eğitimde Nezaket" adlı kitabı bulunmaktadır.

    Medeniyet ve Unutulan Nasihat

    Henüz ortada ne cihanı titreten bir devlet vardı ne de kubbeleri göğe yükselen şehirler… Söğüt’te küçük bir Oba, büyük bir istikbalin eşiğinde bekliyordu. O gün, tarihin akışını değiştirecek ordular kurulmadı; hazineler açılmadı. Bir gönülden diğerine birkaç cümle emanet edildi. İşte o birkaç cümle, koca bir medeniyetin temel harcı oldu.

    Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye rehberlik eden nasihatleri, bir hükümdarın nasıl fetih yapacağını değil; bir hükümdarın sahip olması gereken ahlakı hatırlatırken, aslında kurulacak medeniyetin de mayasını yoğuruyordu. O emanet cümleleradaletle hükmetmesini, öfkesini yenmesini, sabrı kuşanmasını ve insanı merkeze alan bir anlayışla hareket etmesiniöğütlüyordu. Ki bu öğütler yalnızca ferdi faziletler değil; bir milleti ayakta tutacak medeniyet tasavvurunun temel taşlarıydı.

    Taşa şekil vermek ustalık ister; fakat insana istikamet vermek hikmet ister. Medeniyetin ilk harcı ne taş ne topraktır; onun ilk harcı “güzel ahlak” olduğu için büyük medeniyetler, önce insanın kalbini mamur eder; ardından şehirlerini imar ederler.

    Türk-İslam medeniyeti, gücünü önce bu ahlak ikliminden alır. Bunun içindir ki aynı çağın irfan öncüleri farklı şeyler söylemiş görünseler de aynı hakikati dile getirmişlerdir. Ahî Evran’ın çarşıda ve esnaflıkta dürüstlüğü esas alması, Ahilik kültürünün zamanla esnafla toplum arasında görünmez bir bağ kurmasını sağladı; yalnızca çırak yetiştirmeyi değil ahlaklı, erdemli insanlar yetiştirmeyi de şiar edindi. Yine Yunus Emre’nin gönül yapmayı ibadetin özü görmesi; Hacı Bektaş-ı Veli’nin insanı incitmemeyi esas alması ve nice irfan erinin aynı hakikati farklı alanlarda dile getirmesi boşuna değildi. Hepsi aynı kaynaktan besleniyor, aynı medeniyetin ruhunu inşa ediyordu. Bu sebeplerle medeniyeti inşa edenler yalnızca ülkenin kurucuları değildir. 

    Bir çocuğa doğruluğu öğreten anne, emanete riayet eden tüccar, hakkı gözeten hakim, öğrencisine şahsiyetiyle örnek olan muallim de aynı büyük medeniyetin görünmeyen mimarlarıdır. Çünkü medeniyet, önce insanın karakterinde yükselir; ardından şehirlere, kurumlara ve eserlere yansır.

    Bugün geriye dönüp baktığımızda hayran olduğumuz şey yalnızca muhteşem yapılar, mimari deha veya siyasi kudret değildir. Asıl hayranlık uyandıran, bütün bu eserleri mümkün kılan ahlak iklimidir. Bir camiyi inşa etmek ustalık ister; fakat o caminin gölgesinde güven içinde yaşayacak insanı yetiştirmek hikmet ister. Medeniyet, bu hikmetin eseridir.

    Türk-İslam medeniyetinin en büyük kuvveti, insanı merkeze alan anlayışıydı. Devlet, adaletle; ticaret, güvenle; ilim, hikmetle; idare ise emanet şuuru ile anlam kazanıyordu. Bu değerler canlı olduğu müddetçe medeniyet yalnızca büyümedi, aynı zamanda güven verdi. İnsanlar mahkemeye korkuyla değil, adalet ümidiyle gidiyor; alışverişte yazılı sözleşmeden önce karşısındakinin vicdanına güveniyordu.

    Ne var ki zamanla tarih bize başka bir hakikati daha fısıldadı.Hiçbir medeniyet, sahip olduğu kuvveti ebediyen muhafaza edemez. Zaman gelir, kuruluş yıllarında temel alınan, kendisini ayakta tutan esaslardan yavaş yavaş uzaklaşır. Önce ölçüler değişir, sonra manalar silinir. İnsan aynı kelimeleri söylemeye devam eder; fakat o kelimelerin ruhu hayatın içinden çekilmiştir. Çözülme de burada başlar.

    Bugün de aynı hakikatle karşı karşıyayız. Daha yüksek binalar inşa ediyor, daha hızlı iletişim kuruyor, daha fazla bilgiye ulaşıyoruz; fakat bütün bu gelişmelere rağmen güven duygusunu, nezaketi, emanet şuurunu ve birbirimize karşı sorumluluk hissimizi aynı ölçüde büyütemiyoruz.

    Medeniyetlerin çöküşü çoğu zaman yanlış yerde aranır. Kimileri bunu kaybedilen büyük savaşlarda, kimileri bozulan ekonomide, kimileri de değişen çağın şartlarında görür. Oysa tarih, daha derin bir hakikati haber verir. Bir medeniyet, dışarıdan gelen etkilerden önce, içeriden eksilen faziletlerle sarsılır.

    Çünkü çözülme, önce insanın içinde başlar. Emanet, görevolmaktan çıkar menfaate dönüşür. Kanaat yerini hırsa bırakır. Vefa, hatırlanması güzel eski bir kelimeye dönüşür. Haya, çağın gerisinde kalmış bir duyarlılık gibi görülmeye başlanır. Kelimeler yaşamaya devam eder; fakat manaları yavaş yavaşkaybolur. İşte medeniyetin asıl çöküşü burada başlar.

    Bir zamanlar söze senet kadar kıymet verilir, insanlar birbirlerinin imzasından önce şahsiyetine güvenirlerdi. Mahkemeler vardı; fakat vicdan onların önünde yürürdü. Kanunlar vardı; fakat ahlak onların ruhunu beslerdi. Çünkü cemiyeti ayakta tutan yalnızca hukuk değil, hukuku da ayakta tutan faziletti.

    Bugün ise bambaşka bir imtihanın içindeyiz. Daha çok biliyor, daha hızlı üretiyor, daha kolay ulaşıyoruz; fakat bütün bu gelişmelere rağmen birbirimize daha fazla güven duyabiliyor muyuz? Çocuklarımızı daha başarılı yetiştirmeye çalışırken, onları daha faziletli yetiştirmeyi de aynı hassasiyetle konuşabiliyor muyuz? İşte cevabını aramamız gereken sualler bunlardır.

    Yeniden başlamamız gereken yer belki de burasıdır. Daha büyük şehirler kurmadan önce daha sağlam karakterler inşa etmek… Daha çok bina yapmadan önce daha çok güven inşa etmek… Çünkü medeniyet, taş üstüne taş koymakla değil; insan karakterine değer koymakla yükselir.

    Şeyh Edebali’nin asırlar öncesinden gelen sesi bugün hala aynı hakikati fısıldıyor. Bir milleti ayakta tutan serveti değildir; sarsılmayan ahlakıdır. O ahlak canlı kaldıkça yıkılan şehirler yeniden kurulur, eksilen imkanlar yeniden kazanılır. Fakat ahlak zayıfladığında, geriye kalan ihtişam yalnızca ayakta kalan binalar ve mazinin hatırası olur.

    Bugün, çoğu zaman medeniyeti yükselen binalarda, gelişen teknolojide ve artan ekonomik güçte arıyoruz. Bunlar elbette bir medeniyetin tezahürleridir; fakat onun menşei değildir. Çünkü medeniyet, önce insanın vicdanında teessüs eder; sonra davranışlarında tezahür eder. Nihayet kurumlarda ve de kültürde tecessüm eder. 

    Bu sebeple bir medeniyetin geleceği, yalnızca yetiştirdiği mühendislerle, hukukçularla veya yöneticilerle değil; yetiştirdiği ahlak sahibi insanlarla tayin edilir. Zira ilim yol gösterir, hukuk düzen kurar, sanat ruh kazandırır; fakat bütün bunlara istikamet veren ahlaktır. Ahlakın zayıfladığı yerde bilgi kibre, güç tahakküme, zenginlik ise gösterişe dönüşebilir.

    Bugün geçmişe hayranlıkla bakarken çoğu zaman gözümüz taşlarda kalıyor. Kubbelere bakıyoruz, kemerlere, çeşmelere, köprülere, hanlara hayranlıkla bakıyoruz. Oysa taşın bize söylemek istediği başka bir hakikat var: Beni inşa eden el, önce kendi ruhunu inşa etmişti.

    Taş, kendi başına estetik değildir. Mermer yalnızca bir taştır; ona ruh veren, onu yontan insanın kendi elidir. O ele istikamet veren ise bir mimarın sanatsal zekası, bir ustanın zarifgönlüdür. Bu yüzden bir medeniyetin estetiği, önce insanın iç dünyasında doğar; sonra taşa, toprağa, ahşaba ve zamana nakşedilir.

    Bir çeşme yalnızca susuzluğu gidermez. Suyu kadar cömertliği de anlatır. Bir köprü yalnız iki yakayı birbirine bağlamaz; gönüller arasında güven kurar. Bir cami yalnız ibadet edilen bir mekan değildir; tevazunun, ahengin ve kulluğun taşa bürünmüş halidir. Ecdadın geride bıraktığı her eser, aslında “güzel insan” idealinin görünür hale gelmiş şeklidir. Çünkü onlar estetiği yalnızca gözün hoşlandığı bir güzellik olarak anlamadılar. 

    Zarafet, önce sözdeydi. İnsan konuşurken incitmemeyi öğreniyordu. Sonra davranıştaydı; komşusunun hakkını gözetmek, alışverişte doğruluktan ayrılmamak, yetimin başını okşamak, yaşlıya hürmet etmek hayatın tabi akışıydı. İşte bu incelik zamanla şehirlere de sirayet etti. İnsan güzelleştikçe sokak güzelleşti; sokak güzelleştikçe şehir, şehir güzelleştikçe güzel medeniyetler teşekkül etti.

    Bugün hayranlıkla seyrettiğimiz eserlerin sırrı, taşın kalitesinde değil; insanın kalitesindedir. Mimar Sinan’ın kubbelerini büyük yapan yalnızca mühendislik dehası değildir. O kubbeler, insanın Yaratıcı karşısındaki tevazuunu göğe doğru yükselten bir idrakin mahsulüdür. 

    Bir Çeşmenin Başında

    Düşünelim…

    Beş asır önce Anadolu’nun küçük bir kasabasında yolcu, taş bir çeşmenin başında duruyor. Kim olduğunu kimse bilmiyor. Nereden geldiğini soran da yok. Eğiliyor, kana kana su içiyor. Sonra başını kaldırıp çeşmenin kitabesine bakıyor. Orada bir isim yazılı. Belki bir sultan değil, belki zengin bir tüccar da değil… Sadece “Allah rızası için” diyen bir hayır sahibi.

    İşte medeniyet tam burada başlıyor.

    O çeşmeyi yaptıran kişi, kendisini tanımayacak insanların susuzluğunu düşünmüş. Taşı yontan kişi yontmadan önce nefsini yontmuş. Suyu akıtmadan önce merhametini akıtmış. Çeşme bugün hala ayakta olabilir ya da çoktan yıkılmış olabilir; fakat onu yaptıran niyet, asırlardır hafızalarda yaşamaya devam ediyor.

    Bugün geriye dönüp baktığımızda bizi hayran bırakan şey yalnızca o çeşmenin zarafeti değildir. Asıl hayran kaldığımız, bir insanın hiç tanımadığı insanlar için eser bırakmayı ibadet sayabilmesidir. Çünkü medeniyet, geleceğe bina bırakmaktan önce, geleceğe niyetinin güzelliğini bırakabilmektir.

    İşte bu yüzden taşın dili vardır. Dinlemesini bilene hepsi aynı hakikati fısıldar:

    “Beni yapan usta, önce kendisini inşa etmişti.”

    Medeniyetler bir gecede kurulmadığı gibi bir gecede deyıkılmaz. Medeniyetin en büyük düşmanı yoksulluk ya da büyük savaşlar da değildir; unutkanlıktır. İnsan nereden geldiğini, hangi değerler üzerine yükseldiğini ve niçin yaşadığını unuttuğu anda çöküş başlamıştır.

    O yüzden medeniyetin yeniden inşasına ilk şehirlerimizdendeğil, mana dünyamızdan başlanmalıdır. Çünkü medeniyet, taşın üstüne taş koyarak değil; insanın kalbine yeniden hakikati yerleştirerek kurulur. Şehirleri mimarlar inşa eder; fakat medeniyetleri, kalbini güzelleştirmeyi başaran insanlar yaşatır.

    Her medeniyetin bir kuruluş hikayesi vardır. Belki bir deçöküş hikayesi.. Fakat onu asıl büyük yapan, yıkıldıktan sonra yeniden ayağa kalkabilme iradesidir. Bugün bize düşen de geçmişin ihtişamına bakıp iç geçirmek değil; o ihtişamı mümkün kılan ahlakı yeniden hayatın merkezine taşıyabilmektir.

    Yeniden başlamak, yeni şehirler kurmakla başlamayacaktır. Çünkü şehirler, içinde yaşayan insanların aynasıdır. Aynaya değil, yüze bakmak gerekir. İnsan güzelleşmeden şehir güzelleşmez; şehir güzelleşmeden de medeniyet yeniden doğmaz.

    Bu sebeple yeniden diriliş ilk adım eğitimle başlamalıdır. Bu eğitim çocuklarımıza daha fazla bilgi vermek değil; daha fazla edep kazandırmaktır. Daha çok başarı değil, daha sağlam şahsiyet inşa etmektir. Çünkü ilim insanı güçlü kılar; ahlak ise o gücü doğru yerde kullanmayı öğretir. Bilginin faziletten koptuğu yerde zeka büyür; fakat hikmet küçülür.

    Yeniden başlamanın yolu, büyük sözler söylemekten de geçmez. Bir emaneti titizlikle korumaktan, bir yetimin başını okşamaktan, alışverişte doğruluktan ayrılmamaktan, öfkeliyken adaleti kaybetmemekten, konuşurken incitmemekten geçer. Medeniyet, büyük meydanlarda değil; gündelik hayatın küçük gibi görünen doğrularında kurulur.

    İnsanı yücelten değerler dün neyse bugün de odur. Değişmesi gereken çağ değil; çağın içinde yaşayan insanın kendisidir. Çünkü medeniyet, geçmişte bırakılmış bir hatıra değil; her neslin yeniden inşa etmekle yükümlü olduğu ahlaki bir emanettir.

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.