eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Mustafa KARA

1951 Rize/Güneyce doğumlu. Güneyce Merkez İlkokulu'nu bitirdikten sonra babası Kutuz Hoca (Mehmet Kara)nın yanında hafızlığını tamamladı. 1970 yılında İstanbul İmam Hatip Okulu'ndan mezun olduktan sonra Kayseri Yüksek İslâm Enstitüsü'nün öğrencisi oldu. Şebinkarahisar ve İspir Liselerinde öğretmenlik ve uzun dönem askerlik yaptıktan sonra Bursa Yüksek İslâm Enstitüsü'nde Süleyman Uludağ'ın asistanı olarak göreve başladı. Öğretim üyeliği tezi İbn Teymiye'ye Göre İbn Arabî'dir. Tasavvuf tarihinin Bursa, Osmanlı ve İslâm dünyasındaki tecellileri ile ilgili pek çok eseri yayınlanmıştır. Hocası S. Uludağ ile birlikte kütüphanelerini Kültür Bakanlığına bağışlamışlar, Bakanlık ta, Bursa Tasavvuf Kültürü ve Edebiyatı kütüphanesi'ni kamunun hizmetine sunmuştur.

    Mustafa Kara: Vefat Yıldönümü Vesilesiyle YAHYA KEMAL BEYATLI

    1918 tarihli Mondros mütarekesi ile adeta ölüm fermanı imzalanan Osmanlı toplumu, “sırtlan”ların saldırılarıyla çok sıkıntılı bir dört yıl geçirdikten sonra 1922 tarihinde rahat bir nefes aldı. Şu anda bu “nefes alma”nın 104. yılını idrak ediyoruz. O yılları bizzat yaşayan bir Balkanlı da yirminci yüzyıl Türk şiirine damgasını vuran şairlerimizden biri Yahya Kemal’dir. Onun 26 Ağustos 1922 başlıklı dörtlüğü şöyledir:

    Şu kopan fırtına Türk ordusudur yâ Rabbi

    Senin uğrunda ölen ordu budur ya Rabbi

    Ta ki yükselsin ezanlarla müeyyed yâdın

    Gâlip et çünkü bu son ordusudur İslâm’ın.

    2 Aralık 1884 tarihinde Üsküp’te doğan, 1 Kasım 1958’de İstanbul’da vefat eden ve Boğaziçi /Âşiyân mezarlığına defnedilen  Yahya Kemal Beyatlı, son yüzyılda yetişen şair, yazar ve fikir adamlarımızın en büyüklerinden biridir.

    Cumhuriyet döneminde yapılan devrim ve değişikliklerin mühim bir kısmına katılmamakla birlikte açıktan muhalefet etmek yerine şiir , musiki ve yerli tarih damarını canlı tutmak için elinden geleni yapmış, tabir caizse sessiz, örtülü muhalefetin  yolunu tercih etmiştir. Şiirlerine bu açıdan bakmak ufuk açıcı olabilir.

    Hiç evlenmeyen Beyatlı’ya Allah bu hizmetine karşılık dört tane hayırlı “evlat” lütfetmiştir:

    1. Nihat Sami Banarlı: Yaşarken hiçbir kitabını yayınlamayan şairimizin bütün eserlerini  titiz bir çalışma ile neşretmiştir.

    2. Münir Nurettin Selçuk: Bazı manzumelerini besteleyerek  “gemiler geçmeyen”  bir âlemde yaşamalarını temin etmiştir.

    3. Ahmet Hamdi Tanpınar: Edebî/fikrî dünyasını  şerhederek  daha geniş kitlelerce anlaşılmasının yolunu açmıştır.

    4. Süheyl Ünver: Sohbetlerinden tuttuğu notları  yayınlayarak bazı mühim  detayların kaybolmasının önüne geçmiştir.

    Beşinci evlat olarak Asım Sönmez’i, altıncı olarak  Cinuçen Tanrıkorur’u ilave etmenize hiç  itiraz etmem.

    Yaşayan torunları çok ise de şimdilik onunla ilgili değerli eserlere imza atan  iki tanesinin ismini  şükranla  kaydedelim : Sadeddin Ökten ve Beşir Ayvazoğlu.

    Şiirleri üç ayrı kitap olarak yayınlanmıştır:[1]

    1. Eski Şiirin Rüzgârıyle

    2. Kendi Gök Kubbemiz

    3. Rubailer ve Hayyam Rubailerini Türkçe Söyleyiş

    *

    Şimdi onun bazı dörtlüklerini çok kısa şerhlerle birlikte sunuyoruz.  Şairimiz, bu dörtlüklerin bazılarını farklı meslekler icra eden dostlarına ithaf etmiştir.

    MERHALE

    Merhaleler bazan azdan çoğa doğru bazan basitten mürekkebe doğru bazan küçükten büyüğe doğru sıralanır. Peki, hayatın merhaleleri nasıl sıralanabilir? İç içe merhaleleri ihtiva eden “üç boyutlu resim” burada sonsuzluğa açılabilmek için imdadımıza yetişebilir. Hayal gücümüzü biraz daha zorlamak gerekiyor.

    ÖMÜR

    Bir merhaleden güneşle derya görünür

    Bir merhaleden her iki dünya görünür

    Son merhale bir fasl-ı hazândır ki sürer

    Geçmiş gelecek cümlesi rüya görünür

    İMAN VE ŞEVK

    İlimle imanı, imanla aşkı yoğurarak şevk haline getirmek dinî hayat için çok önemlidir. Bu ilahî aşk meşalesini tutuşturan aşıkların en büyüklerine  peygamber denir. Peygamberlerin yolundan giden kahraman “çoban”lar ise bu ateşi elden ele , dilden dile, gönülden gönüle yüzyıllar boyu  aktarmışlardır.

    ŞEKİP TUNÇ’A

    İymân bir şevk olan zamanlar geçti

    Peygamberlerle kahramanlar geçti

    Dağ silsilesinde bir geçit bulmak için

    Dağdan dağa seslenen çobanlar geçti

    *

    ÂFAK VE ENFÜS

    İnsan eğitimi üzerine eğilenlerin yaptığı ikili tasniflerden biri  de  enfusî ve afâkî diye  bilinir. Yani  iç ve dış gözlem, bir başka ifade ile zâhirî ayetler, bâtınî ayetlerin müşahedesi. Allah’ın “ayet”leri de iki yerdedir. İçinde bulunduğumuz dış  alem, içimizde bulunan iç alem. Gönül gözünün açık olabilmesi için ilâhî aşk şarabının yardımı gerekir.

    TEGÂFFÜL

    Bilmem nedir enfüsî  nedir âfâkî

    Kimdir fanî cihanda kimdir bakî

    Dünyayı saran boşluğu hissetmeyelim

    Peymaneyi boş bırakma doldur sakî

    *

    İŞRET VE BÂDE

    İçmek ve mutlu olmak… Cennetin sonsuz nimetlerinden biri de budur: Şarab-ı tahûr. Fakat buradaki “içmek” ile haram olan işret birbirine karıştırılır, bazan da  içinden çıkılmaz bir hal alır. Rindmeşreb olan arif ve kâmil  insanlar ise bu lahutî şarabı kirletebilecek her hangi bir davranışta bulunmamaya özellikle dikkat ederler.

    NİHAT SAMİ BANARLI’YA

    İhrâmı serenler bu bahar-âbâde

    Dünya ile ukbayı getirmez yâde

    İşretle keder bahsini açmaz bir rind

    İçmez beşerin zehri katılmış bâde

    *

    HER YERDE O

    Bize şah damarımızdan daha yakın olan Allah’ı, herkes kendi kapasitesine göre tanır, hisseder, sever. O’nun ayetleri üzerinde derin tefekkür, bazan mümini  deli divaneye çevirir ve  o anda dilinden dökülen kelimelerin anlamını düşünemez olur.  Kınayanın kınamasından korkmaz. “Enelhak” narası atmaktan başka çare bulamaz.

    FUAT BAYRAMOĞLU’NA

    İksiri içenler ezelî şağardan

    Mestî-i melâmetle geçerler serden

    Bir kerre enelhak diyen erbâb-ı dile

    Hallâk-ı avâlim görünür her yerden

    *

    TEVHİD

    Her ilmin bazan zevkle yaşanan  bazan da didişerek tartışılan konuları vardır. Tasavvuf aleminin böyle renkli konularından biri de vahdet-i vücud’dur. Yani kâinatta O’ndan başka gerçek  Varlık görmemek.. Bin yüz yıl önce “enelhak” dediği için  Hallaç Bağdat’ta idam edildiyse de o gün bugün sözkonusu ifade âşıklar tarafından  sürekli  kullanıldığı halde ikinci bir idam bilinmemektedir.

    VAHDET-İ VÜCUD

    Bir zümre odur Hâlik-ı mutlak dediler

    Bir benzeri yoktur bu muhakkak dediler

    Bir kerre görenlerse o Rabb-i ezeli

    Dil mesti-i rüyetle ‘enelhak’ dediler

    *

    GEÇİCİ DURAK

    Geçici dünya  limanında herkes  “göç” için sırasını ve sessiz gemi için esecek rüzgârını beklemektedir. Fakat  şöyle büyük bir problem vardır: Enginlere açılmak için sırasını bekleyenler hem “şimdi”  hareket emri verilecekmiş gibi , hem de hiç emir verilmeyecekmiş gibi bir hâlet-i rûhiyyenin  içinde olmalıdırlar. Gözler ilâhî iklimin enginlerinde..

    Mersâ-yı fenâda intizâr eylerken

    Gâhi geç eser o bâd gâhi erken

    İklim-i ilâhî’ye rucû etmek içun

    Ervâh açılır engine yelken yelken

    *

    RİND BİLİR

    Hayatın barındırdığı hakikati derinden  kavrayabilmek için imdadımıza her zaman  yetişen ve bizi besleyen lütuflardan biri de musikidir. İlim, hikmet ve sanat ile gönlünü  karanlıklardan arındıran arifin bir adı da rinddir. Bir tel üzerinde aşk ve şevk ile yürüyen ilâhî âhengin kadr u kıymeti her zaman bilinmelidir.

    VEHBÎ’YE

    Her rind bu bezmin nedir encâmı bilir

    Dünyamızı nâgâh zalam örtebilir

    Bir bitmeyecek şevk verirken beste

    Bir tel kopar âhenk ebediyyen kesilir.

    *

    ŞÖHRET VE KUDRET

    Bazı  dönemlerde bazı coğrafyalarda bazı kelimeler  çok öne geçer. Adeta her yeri kaplar. Geçen yüzyılda hürriyet ve eşitlik kelimeleri  bunlardan ikisi idi. Ruhunun sesini bayraklaştırabilmek isteyen şair ise  başka bir sevdanın peşindedir. Aşkı terennüm edebilmek için onun tek bir şeye ihtiyacı vardır. Onun için Allah’a yalvarmaktadır:  Ses kudreti.

    SES

    Yâ Rab! Ne müsavâtı ne hürriyyeti ver

    Hatta ne o yoldan gelecek şöhreti ver

    Hep neşve veren aşkı terennüm dilerim

    Yârab! Bana bir ses yaratan kudreti ver!

    *

    İNZİVA

    Devletlerin üst yöneticileri ile ilim ve sanat ehlinin bir çoğu hayatında ikbal ve idbar dönemlerini . iniş ve çıkışlarını yaşamıştır. Üst makamlara çıkanlar bu inişe her zaman hazır olmalı ve gerektiğinde sessizce bir köşeye çekilerek hırs imparatorunu dize getirebilmelidir. Aziz İstanbul’ un yazarının tavsiyesi  şöyle :

    RUBÂÎ

    Beyhûde merâretleri kalbinden sil

    İstanbul’un etrafı geniştir bunu bil

    Nefrette isen bu beylerin halinden

    Beylerbeyi sahilinden maziye çekil!

    *

    KEFEN

    Farsça meşhur bir beyittir bilirsiniz : “Çıplak olarak dünyaya geldim, bir kefen alıp geri döndüm”.  İnsan hayat boyu bir çok yolculuklar yapar, hepsinden er veya geç  evine  döner. Bir tanesinden dönemez. Şairimiz o dönemeyen  kişinin/kendisinin sözcülüğünü yapıyor. “Yârân-ı azizân” diye hitabettiği okuyucularından son istirhamı şöyle:

    ISFAHAN’DA MEZAR KİTABESİ

    Efsûs ki şimdi ruhsuzdur bedenim

    Ancak bir köhne pirehendir kefenim

    Yârân-ı azizân beni yâd eyleyiniz

    Zira ki dönülmez seferimdir bu benim

    *

    SON BEYT

    Bu yazıyı tamamladığım zaman aklıma şöyle bir soru geldi. Yahya Kemal’in son şiiri belli mi idi? Biliniyorsa hangisi idi? Soruyu, konunun üstadı Beşir Ayvazoğlu’na sordum.  Hemen gelen cevap  bir cümle ve bir beytten ibaretti:  “Aziz dost! Yahya Kemal öldüğünde hastahanedeki yastığının altında buruşuk bir kağıt buldular. Bu kağıtta eski harflerle ve kurşun kalemle şu beyit yazılıydı:

    Ölmek kaderde var yaşayıp köhnemek hazin

    Buna bir çare yok mudur yâ Rabbe’l-âlemin

    *

    Bu beytin, vefatının 50. Yılında rahmetle andığımız Hattat-ı şehir Necmuddin Okyay Efendi tarafından yazılı hali, 27 Ekim 2026 tarihinde Bursa’da Yahya Kemal hakkında, Seyyid Usûl Dergâhında  bir konuşma yapan Sadeddin Ökten üstadımıza takdim edilmiştir.

    *

    Din, kültür ve medeniyet bağımızın kopmaması için gayret eden bütün büyüklerimizi rahmetle anarız.


    [1] Bütün şiirleri toplu olarak ta yayınlanmıştır.

    Mustafa Kara

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.