Onun gencecik ellerinde ilmin meşalesi, büyük büyük mollalarından aldığı “icazeti” bölgede aylarca konuşulmuş; fiziki güzelliği yanında zekâsıyla parıl parıl parlayan, henüz reşit olmamış bir civan! O, girdiği ilim meclislerinin tümünde ününe ün katarak, ilmî münazaralarda karşısında duracak kimse bırakmayan; okuduğu kitapları bir çırpıda ezberleyip hıfz eden! O, on bir günde...
İranlı yazar Ali Şeriati’nin İnsanın Dört Zindanı adlı eseri, insanın özgürlüğü ile onu kuşatan zorlayıcı güçler arasındaki gerilimi merkeze alan güçlü bir düşünsel çerçeve sunar. Şeriati’ye göre insanın varoluşunu kuşatan dört temel zorlayıcı güç, onun insanlaşma sürecini sınırlayan birer “zindan” işlevi görür. Bu zindanlar tabiat, tarih, toplum ve insanın kendi...
Nerede o eski ramazanlar diye başlamayı düşünmüyorum. Endişeye mahal yok. Ramazan ayı üzerine düşününce aklıma ilk gelen şeyi sizinle paylaşacağım. Efendim malum Konyalıyız. İlk çocukluğum diye niteleyebileceğim beş altı yaşlarında iken Kovanağzı semtinde ikamet ediyordu bizimkiler bittabi ben de. Orada Ramazan ayına dair hatırladığım; anacığımın öğleyin içini tepeleme ekmekle doldurduğu...
İbrahim Atalay’la Urfa’da henüz çiçeği burnunda bir müfettişken tanışmıştım. Urfa’ya heyetle Halk Kütüphanesi ile Urfa Müzesini denetlemeye gelmişlerdi. Başmüfettişleri Mardinli, Senih Vehbi Sayın Bey isminde kibar, nazik ve naif bir beyefendi idi. Ben de o zaman Urfa Halk Eğitimi Başkanı idim. Urfa’nın şirin Bahçelievler Mahallesi, Şehitlik Parkı’nın içinde Urfa Müze...
Biz onun yaptığını anlatır dalga geçerdik. En çok da ablam. Hatta ablam dalga geçmeyi bırak sinirlenir kızardı. Nasıl bir akla sahipsin ki elindeki çöpleri atacağım diye o kadar uğraşıp yaptığın böreği çöpe atarsın aptal kadın derdi. O gün de mevzusu geçti. Zaten ne zaman bir araya gelsek daha önce konuştuğumuz...
‘Coğrafya kaderdir. Kaderimizi yaşayarak öğrendiğimiz en güzel yer ise sahnelerdir.’ Beklenen gün gelmişti. Seyirci, heyecanlı bir şekilde yerlerini almaktayken perde kıpır kıpır… Sesler fısıltılı… Merak uyandıran bekleyişler gezinirken etrafta; kral fon sesinde sanki yağmurlar çiseliyordu salona. Perdenin gerisinde neler olup bittiğini merak eden bakışların arasında son hatırlatmalar… Yaşlı ve dirayetli...
Sahneye günler kala, hazırlıklar devam ederken… Mimar başı rolündeki Safa’nın: -Bizim memleketimizin hikâyesi, Mamahatun Çiçeği… Ne güzel değil mi öğretmenim? Tatlı bir tebessümle: -Evet, Safa’m. Çok güzel! Memleketimizin en taze ve en güzel çiçekleri de sizlersiniz. Siz ki; Anadolu’nun tarihini, kültürünü dünden yarına taşıyacak bugünün en büyük varislersiniz. Bu yüzden...
‘İnsan düşerse canı çok acır mı öğretmenim?’ Böylesi bir merakla karşılaşan bir öğretmen, bu soruya ne cevap verebilirdi ki! Gülşah’ın o üzüm karası gözlerini her gün okuduğu için, bu soruyu da boşa sormadığını anlamış ve bir şüphe tohumu atmıştı yüreğine. ‘Acır… Acır elbet Gülşah; ama nereden nasıl düştüğüne de bağlı...
Ahmet Efendi çubuğu eline alır dediğimi tekrar edin diyerek başlardı sözüne. Yerdeki minderlere oturmuş bütün çocuklar gülüşürdü. Çubuk büyük erkek çocuklarının kafasında birer tur atar biz minik kızlara gelince dururdu. Kelimesini tekrar ederdi “li-ilafi kureyş” Çubuk bizim aramızda olduğu için suspus olur itaat ederdik. “li-ilafi kureyş” Ahmet Efendi çubuğu yere...
Ressam köyün muhtarını tuvalin dışına taşımıştı. Onun hayalindeki köy tarifine hiç uymuyordu. Alabildiğine yeşil bir ovanın ortasına kurduğu köyünü yönetecek bir muhtar olması gözüne saçmalık olarak göründü. Adamın kasketi de sinirine dokunmuştu. Bastonuna ayrı sinir olmuştu.Köyü mesken tutmuş, karnı sırtına yapışmış köpekler kimin kapısının önünde artık yemek var diye kapı...