İbrahim Atalay’la Urfa’da henüz çiçeği burnunda bir müfettişken tanışmıştım. Urfa’ya heyetle Halk Kütüphanesi ile Urfa Müzesini denetlemeye gelmişlerdi. Başmüfettişleri Mardinli, Senih Vehbi Sayın Bey isminde kibar, nazik ve naif bir beyefendi idi. Ben de o zaman Urfa Halk Eğitimi Başkanı idim. Urfa’nın şirin Bahçelievler Mahallesi, Şehitlik Parkı’nın içinde Urfa Müze...
Biz onun yaptığını anlatır dalga geçerdik. En çok da ablam. Hatta ablam dalga geçmeyi bırak sinirlenir kızardı. Nasıl bir akla sahipsin ki elindeki çöpleri atacağım diye o kadar uğraşıp yaptığın böreği çöpe atarsın aptal kadın derdi. O gün de mevzusu geçti. Zaten ne zaman bir araya gelsek daha önce konuştuğumuz...
‘Coğrafya kaderdir. Kaderimizi yaşayarak öğrendiğimiz en güzel yer ise sahnelerdir.’ Beklenen gün gelmişti. Seyirci, heyecanlı bir şekilde yerlerini almaktayken perde kıpır kıpır… Sesler fısıltılı… Merak uyandıran bekleyişler gezinirken etrafta; kral fon sesinde sanki yağmurlar çiseliyordu salona. Perdenin gerisinde neler olup bittiğini merak eden bakışların arasında son hatırlatmalar… Yaşlı ve dirayetli...
Sahneye günler kala, hazırlıklar devam ederken… Mimar başı rolündeki Safa’nın: -Bizim memleketimizin hikâyesi, Mamahatun Çiçeği… Ne güzel değil mi öğretmenim? Tatlı bir tebessümle: -Evet, Safa’m. Çok güzel! Memleketimizin en taze ve en güzel çiçekleri de sizlersiniz. Siz ki; Anadolu’nun tarihini, kültürünü dünden yarına taşıyacak bugünün en büyük varislersiniz. Bu yüzden...
‘İnsan düşerse canı çok acır mı öğretmenim?’ Böylesi bir merakla karşılaşan bir öğretmen, bu soruya ne cevap verebilirdi ki! Gülşah’ın o üzüm karası gözlerini her gün okuduğu için, bu soruyu da boşa sormadığını anlamış ve bir şüphe tohumu atmıştı yüreğine. ‘Acır… Acır elbet Gülşah; ama nereden nasıl düştüğüne de bağlı...
Ahmet Efendi çubuğu eline alır dediğimi tekrar edin diyerek başlardı sözüne. Yerdeki minderlere oturmuş bütün çocuklar gülüşürdü. Çubuk büyük erkek çocuklarının kafasında birer tur atar biz minik kızlara gelince dururdu. Kelimesini tekrar ederdi “li-ilafi kureyş” Çubuk bizim aramızda olduğu için suspus olur itaat ederdik. “li-ilafi kureyş” Ahmet Efendi çubuğu yere...
Ressam köyün muhtarını tuvalin dışına taşımıştı. Onun hayalindeki köy tarifine hiç uymuyordu. Alabildiğine yeşil bir ovanın ortasına kurduğu köyünü yönetecek bir muhtar olması gözüne saçmalık olarak göründü. Adamın kasketi de sinirine dokunmuştu. Bastonuna ayrı sinir olmuştu.Köyü mesken tutmuş, karnı sırtına yapışmış köpekler kimin kapısının önünde artık yemek var diye kapı...
Aylar önce köklenmiş bir menekşe yaprağının, uzun zaman sonra çoğalan yaprakları ve nihayetinde kendisinden yapraklar doğan ana kökle vedalaşma zamanı… Her şeyin bir bedeli olduğunun somut temsiliydi bu çiçek… Hayat, hiçbir şeyi hiç kimsenin yanına bırakmaz yahut hiçbir iyilik mükâfatsız kalmaz, diyordu bitkinin gelişim süreci… Yine karışmış zihni, elle tutulup...
Bütün şehir beni karşılamak için hazırlık yapıyor. Savaş çıkacakmış gibi stokları artırma hâli, hayat duracakmışçasına işleri güçleri yoluna koyma telaşesi… Yiyecekler, içecekler; türlü türlü ekmekler… Kredi kartları bütçeleri zorluyor. Benim, insan sağlığına faydalı olduğumu düşünenler kadar aksini düşünenler de var. Fakat teknoloji ilerledikçe insanoğlu doğru yolu buluyor sanırım. Zira bazı...
Derin bir soluk alıp verdim patika yolun en dik yamacını tırmandığımda. Tepe üzerindeki kayaları tutan bir ağaç var. Kökleri kayaların arasında ilerliyor, neredeyse hepsi açıkta sarmaşık gibi kayanın çatlakları arasından ilerliyorlar. Gözüme hiç güvenli gelmiyor ve az daha yürüyor sırtımı bir ağaca yaslayıp oturuyorum. Geldiğim yolun bir kısmını görüyorum. Birbirine...