Yükseklerde rüzgârların sert estiğini, kışların çetin geçtiğini, güneşin daha yakıcı olduğunu bizzat tecrübeyle biliyordum. Buradaki bahis konusu ise sadece benzerliğinden hareketle ele alınacaktır; asıl mevzu fiziki yükseklikler olmayacaktır. Yani yazımızda coğrafi bir yükseklikten bahsetmeyeceğim. Sadece oralardan bahis açarak, benzetme usulüyle konuyu anlatma cihetine gideceğim. (Tabii ki başarabilirsem.) Gayret kuldan, başarı ise Allah’tandır.
Makamda, mevkide, şöhrette, malda ve mülkte zirveleri ve oralardaki yalnızlıkları konu edineceğim. Buralarda yaşanan yalnızlık, fiziki yalnızlıklardan çok daha vahşi ve korkunç cereyan etmektedir. Bu yönüyle zamanımızın baş sorunlarından biri, belki de birincisi hâline gelmiştir.
İnsanoğlu kendisine öyle bir ağ ördü ki; kalabalıklar içinde, etrafında binlerce insan dönüyor lakin o, içten içe yalnızlığı yaşıyor. Binlerce insan arasında yokluğu ve yoksunluğu hissediyor. İnsan; korumasız, çaresiz ve ürkek bir tavırla dolaşmaktadır. Çalıştığı iş yerinde bile yalnızlığı yaşadığı için bir an önce huzur bulmak adına evine dönmek istiyor. Aslında mutluluğun, huzurun ve saadetin kaynağı olması gereken evinde bile yalnızlığı yaşıyor desek abartmış olmayız.
Köylerde, kırsalda hatta lüks sitelerde bile insanlar yalnızlığın ızdırabını yaşamaktadırlar. Dağ başındaki yaşlı amca da, analar babalar da yalnızlığın en soğuk yüzüyle tanıştılar. “Modern” denen dünyanın içinde yalnızlık en büyük kabus oldu. Birçok evladı olan ebeveynler bile yalnızlığa mahkûm durumdalar.
Fransızca kökenli bir kelime olan “modern” bize hiç hoş gelmedi. Neydi modernite? Çağdaş olmak mıydı, günceli yakalamak mıydı? Asrî ve yeni olan şeye modern diyorduk. İçinde yaşadığımız çağa uygun olana modern diyorduk. Bunun ne denli safsata olduğunu anladığımızda ise atı alan Üsküdar’ı geçmişti. İnsanlık bunu yaşayarak öğrendi. Modern diye tanımlanan yahut bize kabul ettirilen çağdaşlık türküleriyle çağırdığımız hayat, bize sadece dert yükledi.
Modern dünyanın insanı şimdi yalnızlığı iliklerine kadar hissediyor. Çaresiz, ümitsiz ve mutsuz…
Hastane odasında tanıştığımız bir kardeşimizle konuşuyorduk.
“Kaç kardeşsiniz?” diye sordum.
“Evde dört kardeşiz.” dedi.
“Senin kaç çocuğun var?” dedim.
“Bir tane.” dedi.
Ben de içimden, onun duymayacağı bir sesle:
“Yalnız…” dedim.
Anladığını zannetmiyorum. Gerçekten yalnız… Çocuk yalnız, kimsesiz demek istediğimi kesinlikle anlamadı.
Düşünsenize; insanlar yalnız. Eşinden boşanmış, tek başına bir çocukla kalmış. Devasa bir İstanbul ve milyonlarca insanın içinde yapayalnız bir çocuk… Çocuk yalnız; çünkü anne hastanede babasına bakıyor.
İleride yine yalnız olacak. Çünkü çocuğun çocuklarının halası olmayacak, dayısı olmayacak, amcası olmayacak. Kısacası dünyada yalnız kalacak. Çünkü kardeşi olmayanın eniştesi de olmayacak. Onun çocuklarının yalnızlığını siz düşünün. Bu mu modernite?
Bu kardeşe hatırlatmak için dedim ki:
“Bakınız, sizin bir tane çocuğunuz var. Yarın Allah göstermesin hastaneye düştüğünüzde, bugün sizin yaptığınız evlatlık görevini yapacak ikinci bir evladınız olmayacak. Şimdi siz de yalnızsınız.”
İnsanoğlu kendi sonunu hazırlıyor. Hâşâ, Rezzâk olan Allah’ın yerine kendini koyarak farklı bir hâlet-i ruha bürünüyor. Korkuları var; çünkü Rabbü’l-âlemîn olan Allah’ın azametini takdir edemiyor. Ona imanı tam olmadığı, onu tam ihata edemediği için kendini ulûhiyet makamında bazı yerlere koyarak Rezzâk olduğunu zannediyor. Her şeye kadir olduğunu düşünüyor. Hâlbuki insan acizdir; küçücük bir şey dokunsa cızır cızır ötüverir.
İnsan, yalnızlık vahşetinden kurtulmak için evvela sığınacak bir yuvaya sahip olmalıdır. Bu yuvanın merhameti kuşanması, sonra da Hak Teâlâ’nın koruma şemsiyesi altında olduğunu bilmesi yeterlidir. Gerisi, fani âlemin sanal korkularıdır.
Kısacası; zirvelere tırmandığımız şu günlerde, her şeyin bol ve alabildiğine zengin olduğu bu zaman diliminde insanlık, başka bir kabus olan yalnızlığı iliklerine kadar hissediyor. Ve yalnızlığa doğru hızla adım atıyor.