REKTÖR PROF. DR. MUSTAFA KEMAL BIYIKOĞLU
VE ERZURUM MODELİ*
1948’de Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesinden mezun olan Hocamız 1948-1950 yılları arasında Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Ziraat Mücadele Enstitüsünde Fitopatoloji Bölümünde asistan olarak çalışmaya başlamış, daha sonraları 1953-1958 yıllarında Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesinin Zootekni Bölümünde asistan olarak çalışmış, 1957 yılında doktorasını tamamlamıştır. 1962’de doçentliğe yükselmiştir. 1966 yılında profesör olmuştur. O zaman uygulamada olan 6990 sayılı “Atatürk Üniversitesi Kanunu”’na göre 16 Ekim 1969’dan 3 Şubat 1970’e kadar da Atatürk Üniversitesi Rektör Vekilliği görevini yürütmüş; 1970 yılında Bakanlar Kurulu Kararı ile Atatürk Üniversitesi Rektörlüğüne asaleten atanmış ve bu görevi, 03.02.1976’da son bulmuştur.
ERZURUM ATATÜRK ÜNİVERSİTESİ KURULUŞU YASAL ZEMİN
1950 Mayıs ayında yapılan Genel Seçimler sonrasında iktidara yeni bir parti gelmiş ve Liberal ekonomi ve liberal yaklaşımlarla işe başlamıştı. Bu arada eğitimde de ciddi adımların atılacağı bekleniyordu. Eğitim politikasını dizayn edenlerin başında da merhum Tevfik İLERİ geliyordu.
“Doğu Üniversitesi Kurulmasına Dair” Milli Eğitim Bakanlığınca hazırlanan ve Bakanlar Kurulunca 06.10.1952 tarihinde Meclis’e sunulan Kanun tasarısının gerekçesinde bu raporun özeti yer almış ve kurulacak üniversite bakanlıkça;
MİLLİ EĞİTİM KOMİSYONUN (06.02.1953) TARİHLİ RAPORUNDA
Milli Eğitim Komisyon Raporunda (06.02.1953) kurulacak üniversite bünyesindeki fakültelerin tamamının bir kentte toplanmaması, ilk önce araştırma merkezileri, enstitüler oluşturularak daha sonra fakültelerin meydana gelmesi gerektiği belirtilmiştir. Bu araştırma merkezleri, enstitüler ve fakültelerin ise Doğu illerinin kendilerine en çok ihtiyaç duydukları ve en kolaylıkla hayatiyet kazanacakları illere yayılmaları şeklinde kurulmaları temenni edilmiştir. Böylelikle gerek öğrencilere gerekse yöredeki halk kitlelerine pratik hayatta işe yarayacak beceriler vermeleri kolaylaşacaktır. Ayrıca Hükümetin teklifindeki
“Doğu Üniversitesi Kurulmasına Dair” başlığı yerine
“Doğuda Bir Üniversitesi Kurulmasına Dair”
başlığı daha uygun görülmüştür.
Bütçe Komisyonu Raporu (23.02.1953) ile hükümetin teklifi esas itibariyle kabul edilmiştir. Maddelerin müzakeresinde ise üniversitelerin doğrudan doğruya kanunla kurulması gerektiği ve Doğu Üniversitesinin bugün derhal kurulmasına imkân bulunmadığı dikkate alınarak bir üniversitenin ilk organı sayılacak enstitüler, yüksekokullar ve diğer gerekli kurumlardan oluşacak üniteler oluşturmak suretiyle kuruluş hazırlıklarına başlayabilmek için tasarının başlığı “Doğu Üniversitesi Kuruluşu Hazırlıkları Hakkında Kanun Tasarısı” şeklinde değiştirilmiştir.
25.02.1953 tarih ve 6059 sayılı “Doğu Üniversitesi Kuruluşu Hazırlıkları Hakkında Kanun” ile doğu illerimizde kurulmasına yetki verilmiş olan üniversiteye 10.03.1954 tarih ve 6373 sayılı “Doğu Vilâyetlerimizde Kurulacak (Atatürk Üniversitesi) İnşaatı için Gelecek Yıllara Sâri Taahhütlere Girişilmesi hakkında Kanun uygun görülmüştür.
Bir dizi çalışmalar, raporlar, teklifler ve müzakereler sonunda 31.05.1957 tarih ve 6990 sayılı “Atatürk Üniversitesi Kanunu” ile üniversitenin Erzurum’da kurulmasıyla son bulmuştur.
HÜKÜMET TARAFINDAN MECLİS’E SUNULAN “ATATÜRK ÜNİVERSİTESİ KANUNU TASARISI”NIN GEREKÇESİNDE YER ALAN BAZI PASAJLAR
Türkiye’nin en büyük ikinci kampüsüdür. Türkiye’nin ilk planlı kurulan kampusu olma özelliğine sahiptir. Merkezindeki üniversite hastanesi tüm Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz için önemli bir sağlık merkezi rolüne sahiptir.
Aradan on yıl geçmedenÜniversiteler kuran Üniversite; Erzurum Atatürk Üniversitesinin bir dönemine ismini hakkeden, altın harflerle yazdıran Rektörümüz merhum Kemal Bıyıkoğluna zemin hazırlayan yasal düzenlemelerden bir diğeri;
MADDE 1. – Elâzığ’da «Fırat Üniversitesi», Sumsun’da «19 Mayıs Üniversitesi», Bursa’da «Bursa Üniversitesi», Konya’da «Selçuk Üniversitesi» adı ile 1750 sayılı Üniversiteler Kanununa tabi birer üniversite kurulmuştur.
MADDE 2. – Elâzığ Veteriner Fakültesi ile Elâzığ Fen Fakültesi Fırat Üniversitesine, Samsun Tıp Fakültesi 19 Mayıs Üniversitesine, Bursa Tıp Fakültesi Bursa Üniversitesine, Konya Fen Fakültesi Selçuk Üniversitesine bağlanmıştır.
MADDE 3. – …. /
MADDE 4. – Bu Kanunla kurulan üniversitelere, 2 nci maddeye göre bağlanmış bulunan fakültelerce ve bu Kanun çıkmadan önce fakültelerin bağlı bulunduğu üniversitelerce o yerde mevcut fakülteler ve bu Kanunla kurulan üniversiteler için yapılan sözleşmelerden doğan haklar ve borçlar, bütün taşınır ve taşınmaz mallarla, alacakları ve döner sermayeler yeni üniversitelere ve fakültelerine aynen geçer.
MADDE 5. – /. MADDE 6. – .. / MADDE 7. -.. /MADDE 8. – . /MADDE 9. – ….
MADDE 10. – Bu üniversiteler tarafından öğretim, eğitim ve araştırma maksadı ile ithal edilen veya bağış yoluyla hariçten gelen makine, alet ve cihazlarla, ecza ve malzeme her türlü vergi, resim ve harçlardan muaftır.
MADDE 11. – …. /
GEÇİCİ MADDE 1. – Üniversitelerarası Kurul, bu kanunun yayımını izleyen en geç iki ay içinde toplanarak bu kanunun kendisine verdiği görevleri inceler ve programa bağlar. Ayrıca Üniversitelerarası Kurul bu kanunla kurulan üniversitelerin benzeri üniversite ve fakülteleri tespit eder.
GEÇİCİ MADDE 2. – Kuruluşunu tamamlamış fakülteler, organlarını Üniversiteler Kanununa göre en geç bir ay içinde seçerler.
GEÇİCİ MADDE 3. – Bu üniversitelerde, iner fakültenin ve dolayısıyle her yeni üniversitenin kuruluşu tamamlanıncaya kadar, öğretim üye ve öğretim yardımcılarının, geçici dekanların seçim ve tayin işlemleri Üniversitelerarası Kurulun tespit ettiği -benzer fakülte ve bu fakültenin bağlı bulunduğu üniversite organları tarafından Üniversiteler Kanunundaki usul ve esaslara göre yürütülür,
GEÇİCİ MADDE 4. – Bu üniversitelerde, Üniversite Yönetim Kurulu; kuruluşunu tamamlamayan fakültelerin her kurulunun, öğretim üyeleri ile yardımcılarının seçim ve tayin işleri dışındaki işlerini de yapar. Bu üniversitelerin yönetim kurulları teşekkül edinceye kadar Üniversite Yönetim Kuruluna ait görevler benzer üniversite yönetim kurulu tarafından yürütülür.
GEÇİCİ MADDE 5. – Bu üniversitelerin senatoları teşekkül edinceye kadar üniversitelerin yönetim kurulları, mevcut fakülte veya fakültelerin öğretim üyelerinin kendi aralarından seçecekleri, kadrolu varsa iki, yoksa bir profesörün, profesör yoksa yerine seçilen doçentlerin katılmasıyle öğretim üyeleri ile yardımcılarının seçim ve tayin işleri dışında, geçici olarak senatoya ait bütün işleri de yaparlar.
GEÇİCİ MADDE 6. – ….; a) ….. /b) ……
GEÇİCİ MADDE 7. – Bu üniversitelere bu kanunla bağlanan mevcut fakültelerde ve fakültelere bağlı kurumlarda görevli öğretim üyeleri ve öğretim yardımcıları ile memur ve hizmetlilerden aylıkları, kadro unvanları değişmeyenlerin yeniden atanmalarına lüzum yoktur.
GEÇİCİ MADDE 8. – … /
GEÇİCİ MADDE 9. – Bu üniversitelere bağlanan fakültelerin her çeşit harcamaları bu üniversitelerin kendi bütçe kanunları çıkıncaya kadar mevcut fakültelerin bütçe tertiplerinden bu kanun ve bu kanuna aykırı olmayan ilgili kanun hükümleri gereğince yapılır.
GEÇİCİ MADDE 10. – Bu üniversitelerde açılmış ve açılacak’ fakülteler, en az kuruluşlarını tamamlayıncaya kadar, kurucu ve destekleyici üniversite ve fakülteler bu destekleme görevlerine devam ederler.
GEÇİCİ MADDE 11. – Bu üniversitelerde görevli öğretim yardımcılarından yetiştirilmek, eğitilmek, bilgileri artırılmak, staj, öğrenim veya ihtisas yaptırılmak üzere yurt dışına gönderileceklerde en az iki yıl çalışmış olmak kaydı aranmaz.
GEÇİCİ MADDE 12. – …. /
GEÇİCİ MADDE 13. – Atatürk Üniversitesine ait Elâzığ’daki taşınmaz mallar ile Fırat Üniversitesine lüzumlu olacak Hazineye alt taşınmaz mallar Fırat Üniversitesine bedelsiz olarak devredilebilir.
MADDE 12. – …./ MADDE 13. – …..
Mevzuat ne kadar rahatlatıcı olursa olsun önemli olan uygulamadır. Atasözümüzde; “At binene göre kişner.” Bir bakıma iyi uygulayıcı elinde en kötü yasa bile en güzel yasa olur. Kötü, beceriksiz bir uygulayıcı elinde de en ien güzel yasa olur. Kötü, beceriksiz bir uygulayıcı elinde de en iyi yasa en kötü yasa olur. Öyle kişilere götürülecek her güzel teklife karşı “İyi ama mevzuat hazretleri engeli var…” cevabıyla reddedilir.
Merhum Rektörümüz Kemal Bıyıkoğlu Hocamızı, onun yönetiminde geçirdiğim altı yıl zarfında hep iyi bir uygulayıcı olarak görmüşümdür. Değineceğim konu ve uygulamalar bunun şahididir.
1968 yılında ‘Van Üniversite ve Yüksekokulları Kurma ve Yaşatma Derneği’, Erzurum Atatürk Üniversitesi’ne bağlı bir fakültenin Van’da açılması ve daha sonra ayrı bir üniversite haline dönüştürülmesi için çaba harcamıştır. İşte aynı yıllarda, Üniversitemizin patronajı altında; Vanda bir Fen-Edebiyat ve bir Ziraat Fakülteleri kurulmuş,
ı. Fen-Edebiyat Fakültesine kurucu dekan olarak Prof. Dr. Ahmet İhsan TÜREK atanmıştı.
ıı. Ziraat Fakültesinin kurucu dekanı da yine Erzurum kökenliydi.
Bunların resmen kuruluşu; 1979 yılında Atatürk Üniversitesi’ne bağlanışıyladır. O yıl öğrenci alımına başlanmıştır. Ama girişimler ve hazırlıklar bu yıldan daha öncedir. Rektörümüz olan K. Bıyıkoğlu zamanındadır. 02/04/1983 yılında kabul edilen bir Kanunla bu iki Fakülte Yüzüncü Yıl Üniversitesi’ne bağlanmış, böylece Van 100. Yıl Üniversitesinin ana omurgasını oluşturmuştur.
ı. Ziraat Fakültesidir. Burası da yine K. Bıyıkoğlu rektörümüzün yönetimi zamanında kurulmuştur. Oranın ilk kurucu dekanı da rahmetli Prof. Dr. Fahrettin TOSUN Bey idi. Bu Fakültenin kurucu öğretim üyeleri ise de Erzurum Atatürk Üniversitesinden idiler.
ıı. Ankara Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesinin desteklediği Tıp Fakültesiyle (1973) Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesinin kuruluşu temelini oluşturmuştur.
Burasının da temel Fakültesini oluşturan Çukurova Tıp Fakültesi, Erzurum Atatürk Üniversitesinin Patronajında kurulmuş öğrenciler Temel Tıp Bilimlerini /FKB kısmını Erzurumda okuduktan sonra Adanaya gitmişlerdir. İlk Dekan ve sonra da Çukurova Üniversitesinin Kurucu rektörü olan Prof. Dr. Lütfullah AKSUNGUR Bey aslında Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesinin profesörlerindendi.
Erzincan İşletme ve Ticaret Yüksekokulu Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesinin temelini oluşturur dersem mübalağa olmaz. Bu Yüksekokul da yine merhum Rektörümüz yönetimdeyken açılmıştı. Öğrenciler Erzurumda okurlardı. İlk Müdürü de hatırladığım kadarıyla Doç. Dr. Aydın TÜRKBAL idi. Ben de bu okulda Borçlar Hukuku Derslerine giriyordum.
Daha sonraki yıllarda Rektör Prof. Dr. Hürşit ERTUĞRUL Bey zamanında Benden Erzincanda yine Üniversitemize bağlı bir Hukuk Fakültesinin kurulmasının gerekçesinin hazırlanması istendi. Hazırlanacak bu gerekçe bir yazıyla DPT’na sunulacak ve hükumet programına alınacakmış. Ben elimden geleni yaptım ve yazdım. O sırada merhum Yıldırım Akbulut Bey TBMM Başkanı, eşi merhum Lamia Hanım ise Anayasa Mahkemesi üyesi idiler. Onlar da böyle bir Fakültenin açılmasının Ankara ayağını hazırladılar ve kısa sürede Erzincanda, Erzurum Atatürk Üniversitesine bağlı bir Hukuk Fakültesi kurulup açılması kararı çıktı. İlk öğretim elemanları ve yöneticileri de Erzurumdan gidip geliyordu.
İşte tüm bunlar merhum Rektörümüz Prof. Dr. Kemal Bıyıkoğlu’nun, Türk yükseköğrenimine, yeni üniversitelerin kurulmasına yaptığı önemli katkılarındandı.
Okullar ya da Üniversiteler açmada; “Bir müdür bir mühür” mantığıyla hareket etme yerine önce Eğitim-Öğretim elemanı yetiştirme mantığıyla öngörülen gelişmelere sahiplenilmiştir. Üniversitemiz yöneticilerinin sanki böyle bir kanunun çıkacağını önceden görülmüş gibi, ama yasalarla ama idari tasarruflarla Erzurum Atatürk Üniversitesi başarılı bir eğitim kurulu olarak ve öğretim elemanları kadrosuna güvenerek yakın ve uzak çevre illerine Fakülteler veya yüksek okullar açmak üzere önemli adımlar atmıştır.
1960 yılından sonra, özellikle de DPT Kuruluşundan sonra, açılmış ve açılması planlanan yükseköğrenim kurumlarına öğretim elemanı, öğreticiler yetiştirilmek üzere Hükumet 1416 Sayılı Kanun hükümlerini yoğun bir şekilde uygulamaya başlamış; master ve doktora çalışmaları yapmak üzere hemen her branşta çokça Lisans mezunu öğrenci göndermiştir. İşte bunların önemli bir kısmının dönüşü yılları Prof. Dr. Kemal Bıyıkoğlu hocamızın Rektörlüğü dönemine rastlar. Zira dönenlerin çoğunu Üniversitemize kazandırmıştı. Bu yeni gelen arkadaşların yabancı dilleri de iyi olduğundan tez zamanda doçentlik payelerini ihraz etmişler ve Üniversite bu dönemde zengin bir eğitim-öğretim üyeleri kadrosuna sahip olmuştu. Bunların pek çoğu 2547 sayılı YÖK sonrası yeni kurulan Üniversitelere nakil için kuyruğa girdiler.
Bir diğer taraftan da; Üniversitemize sadece genç araştırmacılar kazandırılmamış onlar yanında vatandaş veya yabancı meşhur ilim adamları da Üniversite akademik kadrosuna kazandırılmıştır. Mesela merhum profesörler Muhammed Tayyip OKİÇ, merhum Muhammed Hamidullah bunlar arasındadır.
Merhum Rektör K. Bıyıkoğlu Hocamız zaman zaman biz asistanları toplar tavsiyelerde bulunurdu. Makamına birkaç kez gittim. Üniversitemizde iki kesimin de asistanlar derneği varmış:
Birisi ÜNAS (Üniversite Asistanları Sendikası) idi. Genellikle Ankara endeksli faaliyet gösteriyormuş. Bu değindiğim husus 1971 yılı öncesinde başlamış 1971 ve devamında sürüp gitmiş. Türkiye’nin ideolojik departmanlarının oluştuğu dönemdeydi. Erzurum halkı ve Doğu Anadolu’nun yapısı o zamanlar bu tür akımlara müsait değildi.
Bir diğeri ise, dış güdümlere, müdahalelere kucak açmayan, el sallamayan beş on kadar asistan ve öğretim görevlilerinin bir araya gelerek kurdukları Atatürk Üniversitesi Öğretim Üye ve Asistanları Derneğiydi. ÜNAS’a karşı olarak kurulmuş. Dernek vasıtasıyla üniversitemizde ortaya çıkması ve alevlendirilmesi muhtemel olayların önünü almaya çalışan alternatif bir sivil toplum kuruluşuydu. Öğrenciler, maceraya sürüklememe konusunda Üniversitemizin değerli hocaları konferanslar verirlerdi. Bu konferanslara dışarıdan gelenler, halktan katılanlar da olurdu.
Erzurum Atatürk Üniversitesinde ilk tanıştığım genç öğretim üyelerinden birkaçını burada teberrüken anmayı bir vefa borcu sayarım. Mesela;
ı. Edebiyat Fakültesinden; Orhan Okay, Celal Tarakçı, Hüseyin Ayan, Ruhi Esengün, Harun Tolasa ve Efrasiyab Gemalmaz ve daha başkaları;
ıı. İşletme Fakültesinden; Talat Güllap, Andulbaki Pirimoğlu, Sabahaddin Yılmaz, İsmail Pirim, Beşir Atalay, Osman Okka, İbrahim Erol Kozak ve daha niceleri.
ııı. Ziraat Fakültesinden; Lütfi Ülkümen, İbrahim Manga, Nevzat Şişman, Battal Kuşhan, Fuat Tanrıverdi, Nurhan Akyüz, Yusuf Vanlı, Necati Yıldız, Mustafa K. Özsoy, Ferhat Odabaşı, Ekrem Kodal, Fehmi Serirm ve daha niceleri.
ıv. Tıp Fakültesinden; Münip Yeğin, Ahmet Çimen, Mustafa Ünaldı, Turan Soysal ve daha niceleri.
Erzurum Atatürk Üniversitesi, kuruluş tarihi itibariyle (1957) Türkiyenin en eski Beşinci Üniversitesiydi. 1968 Kuşağı hareketleri sonrası Erzuruma da sıçramış, merhum Rektör Prof. Dr. Kemal BIYIKOĞLU’nun yönetimine karşı eylemler başlamış, sonunda taşkınlık çıkaranlar rektörlük makamını ve kolduğunu yakana kadar ileri gitmişler. Bu aşırı hareketleri duyan halk galeyana gelir ve Üniversiteye doğru karşı eyleme geçer. Erzurumda sıkıyönetim ilan edilmiş, halk Üniversite yönetimine büyük destek vermiş, eylemler çıkaran öğretim elemanları ve öğrenciler yoğun bir şekilde Erzurum dışındaki eğitim-öğretim yapan Üniversitelere nakletmişlerdir. Özellikle İzmir Ege Üniversitesine….
Burada halk desteğinin önemi, daha öncelerine dayanır. Çünkü başta edebiyat Fakültesi olmak üzere Ziraat Fakültesi ve Tıp Fakültesi halk ile halk kültürü ve tarım işleri konusunda içiçe oluşlarıdır. Bu desteği daha fazla temin ve halkın ve çevrenin taleplerine verme açısından Üniversite Senatosu yeni Fakülteler ve Yüksekokullar Kurma /açma kararları almıştır. Mesela 1970 Nisan ortalarında, Erzurum Atatürk Üniversitesinde, İslâmî İlimler Fakültesi açılması; Üniversite Senatosunun aldığı bir kararla olmuş ve 1971-1972 Ders yılında derhal öğrenci alınması kararlaştırılmıştır. Fakat bu sırada 12 Mart 1971 Muhtırası vukubulmuş, fiilen açılması ile adı konularında tereddütler başlamış ama zamanla anlayabildiğim kadarıyla yürekli, gözü pek Rektör rahmetli Kemal BIYIKOĞLU, “Kuşkuya mahal yok yola devam…” dercesine Fakülteye kurucu Dekan olarak merhum Prof. Dr. M. Kaya Bilgegil atanmış ve öğrenci alınmıştır. Ayrıca Dört Yıllık Yüksek Hemşirelik Okulu, Dişçilik Fakültesi, Erzincan Yüksek İşletme Ticaret Okulu gibi kurumlar da faaliyete geçirilmiştir.
Ben Üniversitedeyken Ankaraya değişik vesilelerle geldiğimde, kamuda ilgili kişilerden hep şu güzel ifadeleri işittim. “Orası Rektör Kemâl Beyin Üniversitesi sol kesime pabuç kaptırmamış Üniversite. İşte orasını ayakta tutalım…” bu kanaat Ankarada işlerin yürümesi bakımından o zamanlar gerçekten önemliydi. Zira iyi hatırlıyorum 1968 yılından itibaren Üniversitelerimizde ciddi huzursuzluklar yaşandı, eğitim-öğretim kesintiye uğradı.
Batı Avrupada doğan “1968-1969 Kuşağı Harekâtı” bizde de çok kötü etkisini gösterdi. Eylem-kıtal, eylem- kıtal derken Türkiyeyi 12 Mart 1971 Askeri Muhtırasının verilmesine kadar getirdi. İşte bu eylemlerin Erzurumdaki /patlaması da ağır olmuş; Rektörlük Makamının Üniversite öğrencilerince işgali ve makam koltuğunun yakılışı… gibi tatsız ve zarara /tahribata yol açmıştır.
Haksızlığa ve saygısızlığa maruz kalan rektörümüz Kemâl Bey için Erzurumlunun desteği, önemli bir güç kaynağı, itibarının iadesi olmuştur. Bu geçici desteğin sürekliliğe dönüşmesi için yapılan temaslar ve değerlendirmeler sonunda; halkın, çocukların önemli bir kesiminin Üniversite tahsiline devamlarına engel olucu kuralı kaldırmak olmuştur. Yani Rektör merhum Kemal Bıyıkoğlu, halkın bu teveccühüne cevaben Üniversitenin kapısını, yalnız Lise mezunu olanlarına değil tüm meslek ve sanat okulu mezunlarına da ardına kadar açmıştır.
O zamanki Üniversitelerarası Kurulun katı tutumu yüzünden meslekokulu /sanatokulu mezunlarına Üniversitelerin kapıları kapalıydı. Ancak Lise /genel Lise mezunlarına kapıları açıktı. Bu durum pek tabii Anayasanın imkân ve fırsat eşitliği ilkelerine aykırı bir durumdu. Mesela İmam Hatip Okulu ya da İmam Hatip Liseleri mezunlarına, her çeşit Meslek ve Sanat Okulu mezunlarına veya Ticaret ve Turizm Lisesi, Öğretmen Okulu mezunlarına Üniversite kapıları kapalı ama kendi branşlarındaki Fakültelere bile zorlanılmasına rağmen hiçbirisi giremiyordu. Bu sıkıntıyı Milli Eğitim Bakanlığı, Meslek Yüksekokulları, Eğitim Enstitüleri, Yüksek İslam Enstitüleri açmak gibi palyatif tedbirlerle gidermeye, ortamı tolere etmeye çalışıyordu. Üniversite muhitinde yaşanan bu çarpık uygulamaya son veren ilk Üniversite, Erzurum Atatürk Üniversitesi ve başındaki Rektörümüz olmuştur.
Tam zamanında ve isabetli uygulama Atatürk Üniversitesinin sosyal yapı bakımından önemli dönüşümüne neden olmuştur. Zira Türkiye genelinde, anılan çarpık uygulama uzun yıllardanberi önemli yeteneklerin Üniversite kapıları önünde bekleşmelerine neden olmuştu. İşte bu potansiyeli yakalayan ve kapan ilk Üniversite ve o Üniversitenin değerli rektörüdür. İslami İlimler Fakültesine ilk yıllar kaydolan öğrencilerimiz arasında Öğretmen Okulu veya Meslek Liseleri mezunları öğrencilerimiz bulunuyordu ki, herbirisi İmam Hatip Okulu / Lisesi mezununa taş çıkartıyordu. Türkiyede Yükseköğrenimde bu bir inkılap idi. Zamanın siyasi iktidarlarının, Maarif Vekili / Millî Eğitim Bakanlarının başaramadığı işi Erzurum halkının desteği ve Atatürk Üniversitesi Rektörüne onunla aynı doğrultuda hareket eden Üniversite Senatosunun cesur karar ve duruşlarıyla olmuştur.
Ne demişler; “Her şerde bir hayır vardır.”, Üniversitede vukubulan 1968 ve 1969 öğrenci harekâtıyla bir grup öğretim elemanlarının Üniversite yönetimine karşı duruşları vs. meslek okulları mezunlarına Üniversite kapılarının aralanmasına neden olmuştur.
Pek tabii bunda öncelikle yukarıya yasal dayanağını kaydettiğimiz 6990 Sayılı Kanunla, yönetime tanınan yetkidir. Bu türlü yetkiler, 1950’li yıllarda özel kanunlarla açılan diğer Üniversitelerin yasalarında da bulunuyor ama “At, binenine göre kişner.” özdeyişinde buna değinilmektedir. Atılan bu isabetli adım sonrasıdır ki, Erzurum Atatürk Üniversitesinden çok yetenekli mezunlar çıkmış çalıştıkları her yerde başarılarını sergilemişler, Üniversitelerde öğretim elemanı olmuşlar. İşte bu hizmet ve bu sevap buna vesile olan kararı ittihaz edip uygulayan değerli yöneticilere yeter de artar bile. Ne yazık ki, bunun aksi uygulamaları bu toplumun genç evlatlarına hiç de hak etmedikleri halde zaman zaman reva görmüşlerdir.
Burada kamunun şu yanlış yaklaşım ve düşüncesini de düzeltmekte fayda vardır; Atatürk Üniversitesine bağlı fakültelere, yüksekokullara öğrenci olarak girebilenler yalnız İHO / İHL mezunları değildir. Tüm meslek ve sanat okulu /Liseleri mezunları bu haktan eşit şekilde yararlandırıldılar. Oysa o zamanlar bunların hepsine Ankara, İstanbul ve İzmirde bulunan Üniversitelerin hepsinin kapıları kapalıydı.
Lise İkinci Sınıftayken 27 Mayıs 1960 Askeri İhtilali Olmuştu. Bu olay üzerinden henüz iki yıl geçmeden 27 Mayıs İhtilalcilerine karşı bir İhtilal girişimi 22 Şubat 1962 Olayı olarak bilinen başarısız bir İhtilal girişimiydi; 1962’de, Kara Harp Okulu Komutanı Kurmay Albay Talat Aydemir ve arkadaşlarının, ordu içindeki 27 Mayısçılar’ın tasfiyesi için 20 Şubat 1962 günü başlattıkları karşı ihtilalin başarısızlığı sonrası o yıl Harpokullarında öğrenci olan tüm öğrencilerin kaydı silindi. Aradan fazla zaman geçmeden Üniversitelerarası Kurul, özel bir Üniversiteye Giriş Sınavı düzenlemişti. Bunlardan sınava girenleri aldıkları puanlara göre Üniversitelerin Fakültelerine yerleştirmişti.
İşte bunlardan Erzurum Atatürk Üniversitesine de yerleştirilenler olmuş, mezun olmuşlar önemli bir kısmı Üniversitede asistan olarak kalmış, kariyer yapmış başarılı arkadaşlardı. Bunlardan hatırladığım kadarıyla birkaçı; Ahmet Çakır, Ahmet bî-Can Ercilasun, Mustafa Çetin Varlık, Fikret Türkmen vb. Sonraları bunlardan bir kısmı yeni kurulan Üniversitelere, Kurucu Rektör veya Kurucu Dekan olarak gitmişlerdir.
Hocamız zamanında Üniversiteye asistan alımında, akademik kariyer yapımında da aynı demokratik yaklaşım; Anayasanın İmkân ve Fırsat Eşitliği ilkesinin uygulanması sergilenmiştir. Mesela Yüksek Öğretmen Okulu mezunu /mezunları Atatürk Üniversitesinde asistanlık görevi ifa etmiş, akademik kariyer yapma imkânı bulmuşlardır. İşte uzun yıllar bir Üniversite çatısı altına alınmamış olan Yüksek İslam Enstitüsü mezunlarına da başka yerlerde mastır ve doktora çalışmasında bulunma imkânı tanınmamışken Üniversitemizde ilk kez ve Rektörümüz Kemal Bıyıkoğlu ile Kurucu Dekanımızın olumlu yaklaşımlarıyla, doktora çalışması yapma imkân ve fırsatı tanınmıştı.
İşte bu imkânın tanınması anılan kurumların öğretim üyesi olarak çalışanlar için iyi bir fırsat oldu. Fakültemiz de Sınav için ilana çıktı. Anılan beş Yüksek İslam Enstitüsünde öğretim elemanı olarak çalışan veya başka öğretim kurumlarında eğitim hizmeti sunan ya da Diyanet İşleri Başkanlığı kadrolarında çalışan yaklaşık 300-350 kişi müracaat etti. Yaptığımız yabancı diller (batı diller ve Arapçadan) ile bilim sınavları sonrası ancak 30 kişi başarılı oldu ve doktora öğrencisi olarak kayıtları yapıldı. O zamanki “Üniversiteler Asistanlık ve Doktora Yönetmeliklerine” göre kıta Avrupası ve Türk Üniversitelerinde akademik çalışmada master aşaması yoktu. Ancak doktora Tez Yöneticisince belirlenen derslerin lisans düzeyindeki eğitimine katılmak zorundaydı. Süre de yine Tez veya Kürsü Başkanının takdirine bağlıydı.
Bu konuda yakînen bildiğim şey 27 Mayıs 1960 Askeri Darbesi sonrası, gerçekleştirilen bir gecede 7200 Subayın ordudan emekli edilerek ihraç edilmeleridir. Bu subaylar sonraları kendilerine İnkılâb Subayları (EMİNSU) adını vererek bir dernek kurmuşlardı. Literatürde, (Emekli İnkılâb Subayları), diye anılırlar. Bunların önemli bir kısmı Binbaşı ve üst rütbeden subaylardı. Bu değerli ordu mensubu askerlerimiz arasında emekli, sınıfında ve mesleğinde kariyer yapmış olanlardan Atatürk Üniversitesine öğretim üyesi olarak kazanımları sağlanmıştır. Ben intisap ettiğim yıllarda, Rektör Kemal Bıyıkoğluna en çok desteği veren bu akademisyenler olmuştur. Mesela merhum Prof. Dr. Münip YEĞİN, Prof. Dr. İbrahim AYKAÇ, Doç. Dr. Selahaddin LELOĞLU ve daha başkalarıydı. Bunların önemli bir kısmı Askeri Veteriner Hekimlerdi. Hepsi de ya Tıp Fakültesinin Klinik öncesi bölümlerinde ya da Ziraat Fakültesinin Zooloji Bölümünde değerli hizmetler sunmuşlardır. İşte bunlar Üniversitenin dışa açılmasının önemli uygulamasıydı.
Üniversitede 1971’den 1986’ya kadar iki rektör gördüm: Birisi rahmetli Prof. Dr. Kemal BIYIKOĞLU Hoca’mız, bir diğeri ise, Prof. Dr. Hurşit ERTUĞRUL Bey idi. Rektör Kemal Bıyıkoğlu Hoca’mızın zamanında, İslâmî İlimler Fakültesinin binası henüz yoktu. Kurucu dekanımız ve Fakültenin öğretim elemanı ile programları bakımından gelişmesinde büyük katkıları olan Rahmetli Hocam, Prof. Dr. M. Kaya BİLGEGİL (ki, kendileri Türk Dilini, Türkçenin belagatını en iyi kullanan, edîb, şâir birisiydi) beni çağırdı ve bana “Oğlum Ali, Rasim Cinisli Bey, Erzurum milletvekili, hukukçu; sen de hukukçusun, Ankaraya git orada üniversitenin ve Fakültemizin yatırımlarını çıkart!” dedi. Fakülte için öngörülen proje gerçekten çok geniş düşünülmüş. Değerli meslekdaşım olan ve 1962 yılı sonrasında MTTB’nin Genel Başkanlığını yapan Rasim CİNİSLİ Bey idi. Öğrenciliğim sırasında tanışmıştım. Sonra siyasete atıldı ve 1970’lerde AP’den Erzurum Milletvekiliydi. İşte Erzurum milletvekili iken Rasim Cinisli Bey’in önemli katkıları oldu; Projemizi, Devlet Planlama Teşkilatı (DPT)’nın onaylından geçirdi ve proje için gerekil tahsisat için Bakan onayını sağladı.
Üniversitemiz Kampüsünde inşaata açılmış geniş alanlar vardı. Başta Üniversite Araştırma Hastanesi inşaatı olmak üzere her tarafta birer şantiye ve de vinçler göze çarpıyordu. Lojman inşaatlarını ve diğerlerini sıralamaya gerek yok.
Atatürk Üniversitesinin oldukça büyük, geniş güzel bir çiftliği vardı. Doğu Anadolu çiftçileri için nasıl yardımcı olunur ve ne gibi yol gösterilir sorunları üzerinde örnek tarla ve hayvancılık çalışmaları, projeleri yapılıyor ve uygulanıyordu. Rektörümüz Zootekni bilimi alanında akademik çalışmalarını yapmış ve bu alana ağırlık vermiş, kendisi de aslında uygulamadan / araziden gelmiş birisiydi. Bu çiftliğin; hayvancılığın, sera bitkiciliğinin geliştirilmesinde, örnek çiftçi yetiştirilmesinde önemli katkıları olmuştu. Her yıl geç ilk bahar ve erken yaz döneminde Üniversite /Çiftlik öncülüğünde Halk ve Tarla Günleri düzenleniyordu. Ben de birkaç kez Düzenleme Heyetiyle bu günlere katıldım. Erzurum’un değişik ilçelerine mesela Hasankale /Pasinler, Tortum ve Oltu’ya gittik. Ekibin başında Tarla Bitkileri Bölümü öğretim elemanları mesela Mümtaz Turgut Topbaş, Zootekniden Nurhan Akyüz, Yusuf Vanlı Beyler ve emsali meslekdaşlar vardı.
Çiftliğin Halıcılık Enstitüsünün Başında Prof. Dr. Lütfi ÜLKÜMEN Hocamız bulunuyordu. Kendisi bildiğim kadarıyla Bağ-Bahçe Bölümü öğretim üyesiydi. Doktorasını Almanyada yapmış orasının çalışma disiplinini özümsemiş yaşlı bir Hocamızdı.
Türkiyede ilk kez başlıktaki adla anılan bir Cami ya da bir Üniversite yoktu. Bunu başlatan ve cesaretle sürdüren Kemal BIYIKOĞLU rektörümüzün desteğiyle ve Lütfi ÜLKÜMEN Hocamızın Başkanlığında oluşturulan Cami Derneği olmuştur. Dernekte Halkdan da yönetimde olanlar vardı. Ama Lokomotif Ülkümen Hocamızdı.
Yaz tatili yaklaşınca Hocamız Fakülte Fakülte dolaşır tatile çıkacak öğretim elemanlarına birer yardım koçanı verir, dönüşte bu koçan bitmiş olacaktır diye tenbihte bulunurdu. Birkaç yıl ben de bu görevi memnuniyetle ifa ettim. Öğrencilerimize de koçan verdim ciddi miktarda yardımlar toplandı. Arazi köylünün Köylüler göçmüş, camileri harap. Onun yerine halkın desteğiyle cami yapılıyor köyün arazisi üzerine. Ama bunu hazmedemeyenler Rektör Hocamızla Ülkümen Hocamıza karşı bayrak açacak kadar ileri gittiler. Fakat nafile, O zamanlar b güzel adla anılan kaç camimiz var idi? Sonraki yıllarda Üniversitelerde bu konuda da yarışlar başladı. Sbep olanlardan Allah razı olsun.
Uygulama Üniversitesi olmanın bir diğer yansıması ve hoş tarafı da yörenin tarihi geleneksel kültürünü günümüze aktarmak idi. Bu alanda yörenin masal ve ‘hekât’ anlatım sanatında öne çıkan simalarla üniversitede kültür geceleri de düzenlenirdi. Halk arasında diplomasız ama kültürlü insanlar vardı. Mesela Behçet EMMİ bunlardan birisiydi. O gibi halk türkülerini, Hekatı, Efsanevi masal ve kıssaları bilen halk ozanları ve hekatçı (hikayeler anlatan)lar Üniversiteye okutmanlık kadrosunda mali imkanlar sağlandı. Bunlar çarıklı diplomat, bilge kişilerdi. Adam oturur. Kerem ile Aslı hikâyelerini ya da yörenin bir başka efsanesini, Kan Kalesini veya masalını saatlerce anlatırdı. Mesela ‘Kerem ile Aslı’, ‘Hurşid ile Şirin’, ‘Battal Gâzi’, ‘Kan Kalesi’ ve daha nice hekât…..
Bu anlatımlardan Üniversitemiz yayımları arasında yer alan çok kitaplar yazılmış, tezler yapılmıştır. Mesela Saim Sakaoğlu, Muhan Bali, Efrasiyâb Gemalmaz gibi arkadaşlar bunları derleyerek tez oluşturmuşlar, kitaplaştırmışlardır.
Söz Üniversite Matbaamıza gelmişken bununla ilgili olarak da birkaç cümle sarfetmek isterim. Üniversitede ve Yükseköğrenim kurumlarında kırk yıldan fazla öğretim üyeliği yapan birisi olarak kitaplar, makaleler yazmışım yayımı için bazan Üniversite Matbaamızdan bazan da Ankaradaki matbaalardan faydalanıyor, hizmet alıyorduk. Bir üniversiteyi dışa tanıtan yayımlarıdır. Bu da ancak Üniversite Matbaası ile gerçekleşebilir. Üniversitemize ilk intisap ettiğim yıllarda, bir gün Rektörlükten bir yazı tebellüğ ettim. Yazıda Orhan Okay Beyin Başkanlığında benim ve Sabahattin Yılmaz Beyin üyeliğiyle oluşturulan üç kişilik bir Matbaa Soruşturma Komisyonu oluşturulmuş. Konu Üniversite Matbaasının verimli çalışmadığı konusunda Matbaa Müdürü / Ustabaşısı ve ekibi yayımların gecikmesi / geciktirilmesi hakkında şikayetler. Rektörlük ve Üniversite Kütüphanelerinin bulunduğu binanın bodrumunda kurulmuştu.
Matbaaya soruşturma amacıyla girdik, şöyle bir dolaştık. Sağolsun rektörlük makamı matbaa için ne gerekiyorsa teminden kaçınmamış. İki adet devasa son model Heidelberg Baskı makinası. Benzeri baskı makinaları Ankarada bulunan benim diyen matbaalarda henüz yoktu.
O nazik ve çelebi insan merhum Orhan Okay Ağabey, matbaa Müdüründen (C. T.) şikayete konu hususlarda bilgisini alıyor biz de dinliyor, not alıyoruz. Heyetimiz sonunda şu kanaate vardı; burada yetişen işçiler hemen dışarıda birisinin sermayesiyle küçük çapta da olsa matbaa kurduruyor ya da kuruyor. Üniversitedeki işini emekliliği için sürdürüyor, esas yorulmasını dışarıdaki küçük matbaasında yaşıyor. O koca matbaada haftada ancak bir ya da iki fasikül yazı dizilebiliyor. Fasiküllerin prova baskılarını kontrol /tashih ise yazar için yazıyı yeniden daktilo etmeye benziyor. Kısacası işler beklenildiği kadar yürümüyor.
Atatürk Üniversitesinin kısa kuruluş tarihçe ve gerekçesinde değinildiği üzere ABD Illinois Nebraska Üniversitesiyle dostluk anlaşması üzerine ortaklaşa kurulmuş bir araştırma ve uygulama Üniversite olduğundan Üniversitenin Kütüphanesinin kuruluşunun ilk aşamasında Amerikadan AID yardımlarıyla çokça İngilizce temel eserler Kütüphaneye kazandırılmıştır. Bu arada Üniversitemiz Yönetiminin de iyi niyetli ve gayretli girişimleriyle Devletin büyük Kütüphaneleriyle irtibata geçilerek oralarda bulunan ve oralara gelen eserlerden mükerrer olanların da Kütüphaneye kazandırılmasına himmet etmişlerdir. Bu arada Erzurumlu veya civarı mensuplarından olup da vefat edenlerin, üst düzey yöneticilerin ve Üniversitelerde çalışmış veya çalışmakta olan akademisyenlerin kişisel kitaplıkları da bağış yoluyla Üniversite Kütüphanesine kazandırılmıştır. Mesela merhum Ord. Prof. Dr. Ziyaeddin Fahri FINDIKOĞLUnun şahsi kütüphanesi gibi özel kütüphaneler, onlarla birebir temasa geçilerek bağışta bulunmaları sağlanmıştır.
Bu arada Doğu ve Güney Doğu Anadolu illerinden olup da Üniversitemizde çalışan öğretim elemanları da o bölgelerde tanıyıp bildikleri kişileri ve kütüphanesinde değerli eserler bulunan zevatı tesbitle ve onlarla birebir temasa geçerek özel kitaplıklarının bağışlanmasını temin amacıyla ekiplerin de görevlendirilmesine gidilmiştir. Mesela Kemal Bıyıkoğlu döneminde, benim de içinde bulunduğum bir heyetle bu amaçla, Elazığ, Mardin ve Urfa illerimize görevlendirildik. Elazığda zamanın Elazığ Müftüsü Ömer Bilgin Efendinin, Mardin ili merkezde Hâdimîler ile Ensârîlerin özel kütüphanelerini taradık, Mardin Kızıltepe ilçesinde Hâkî-zâde diye anılan sülalenin Kara Hoca diye anılan dedelerinin özel kütüphanesini elden geçirdik. Burada enteresan bulduğum bir şey vardı; Mardin Kızıltepe gibi bir yerde Sebilürreşad Dergisinin, Akbaba dergisinin daha nice dergilerin koleksiyonunu gördük.
Sonra Urfa iline geçtik. Orada da çevrenin çok iyi tanıdığı Dr. Nazım Efendinin özel kitaplığında o yörede Selçuklular döneminde hakim olmuş Selçuklu Beyine sunulmuş yazma Kur’ân-ı Kerimi gördük. Raporumuzu makama arzettik. Yönetim de işittiğimiz kadarıyla oralarını Üniversitemize kazandırılması girişimlerinde bulunmuştur.
İstanbul’da “Kitap Kurdu” lakabı verilen Seyfettin ÖZEGE isimli zat varmış. Seyfettin Özege, Türkiye’deki bütün nadide eserleri toplamış zengin, bir özel kütüphane oluşturmuş. Onun kütüphanesinin Erzurum Atatürk Üniversitesi Kütüphanesine kazandırılmasını Kemal Bıyıkoğlu rektörümüz sağlamıştır. Hâlâ kataloguna bakılırsa kütüphanede Seyfettin Özeğe kısmı vardır. Çok zengin koleksiyondu. Bu kitapların katalogları hazırlanmamış, fişleri çıkarılmamış. Koliler koliler yığılı eski eserler. Adam buraya topladığı değerli eserleri şartlı bağışta bulunmuş; Kendi adıyla (SEYFEDDİN ÖZEGE) anılacak bir ayrı bölümüz olması, koleksiyon kataloğunun da ayrıca hazırlanmasını…. şart koşmuş.
Kitapların kataloglarının hazırlanması için oluşturulan ekipte; Orhan Okay, Tuncer Baykara, Âmil Çelebioğlu ve ben bulunuyorduk. O kısımla görevli olarak eski yazı ve kısmen Osmanlıca bilen Erzurumlu gençler vardı (A. B.; Ş. Ç.; N. S.O.) Daha önceden Üniversite memurları, görevlileri içerisinden birkaç kişi Tasnif Heyeti olarak görevlendirilmiş ama kitapların konuları hakkında ve hatta bazılarının isimleri, hiç işitmediği isimlerden olunca yakıştırarak okuyorlardı. anları vardı. Mesela askeri arşivler komutanlığından emekli, uzman kadrosuna tayin olmuş Osmanlıca (eski alfabemizi) bilen bir emekli zat, elinde bir eser adını “Muğannit-Tullâb” şeklinde okudu ve “Görüyor musunuz eski öğrencilerin şarkıcıları da varmış….” Diye konuşurken hatırladığım kadarıyla biraz da medrese tahsili görmüş ve Kütüphane Uzman kadrosundaki arkadaş “Agabey o kitabın adını doğru okumadınız O kitabın doğru adı ‘Muğnî’t-Tullâb’dır ve musiki ile de ilgili değildir…” Ekip Seyfeddin Özege Kütüphanesi Kataloğunu hazırladı. Kitapların katalogu bile 5-6 ciltten oluşmaktaydı.
Kurucu Dekanımız Prof. Dr. K. Bilgegil Hocam bir gün bana; “Evladım Ali bu Fakülteyi kurduk ama sizlere temel İslâmî İlimler Kaynakları lazımdır. Bu konuda ne icab ediyorsa yapalım. Sen bildiğin temel kaynak oluşturacak İslâmî eserlerin bir listesini hazırla da Üniversite Satın Alma Dairesine gönderelim. Ben durumu Rektör Beye izah ederim…” dedi. Esasen Ben de böyle bir fırsatı kolluyordum. Yeni kurulan Diyarbakır Tıp Fakültesinin ilk öğrencilerinden olan Kardeşim Osman Necmeddin, Diyarbakırda Kitapçılıkla uğraşan merhum Mehmet Özdemirin İslâmî Kitapevinin Kataloğunu temin edip bana gönderdi. Bu Kitapevi sahibi M. Özdemir, uzun yıllar Suriye ve Beyrut üzerinden çok miktarda ve makul fiyata ofset baskı İslâmî Temel kitapların hemen hepsini ithal edip iç piyasaya sürüyordu. Ben de o katalogda yer alan kitapların hemen üçte ikisinin listesini çıkardım. Teklifte bulunuldu. Rektörlük makamı hiç tereddüt göstermeden listenin tamamının satın alınması yazısını yazdı ve listenin tamamı Üniversitemiz Merkez Kütüphanesine kazandırıldı.
Burada şunu vurgulamak isterim; Rektör Hocamız, ilmî araştırma için ne yapmak gerekiyorsa talep halinde hepsine olumlu imza atmıştır. Bölge araştırması için yevmiyeli yolluklu görevlendirilmek mi istiyorsunuz hemen, kaynak kitap mı satın alınmalıdır hemen… Bir bölge ve bir araştırma Üniversitesi yöneticisinden bundan başka ne beklenir? Ne var ki, daha önceki başlıklar altında değindiğim üzere tabanda sabote edici, işi engelleyici girişimlerde bulunanlardan Sayın Rektörümüzün haberdar olması ne mümkün. İşlerin doğru yürümesini temin herhalde daire amirlerine aittir.
Üniversitede Merkez Kütüphanesinde Açık Raf Sistemi ve Uygulamasını ilk kez burada gördüm; Açık Raf Sistemi. Güzel düzenlenmiş kitap rafları, aralarda masalar var. İstediğiniz kitabı raflardan bizzat indirip orada veya genel okuma salonunda okuyabilirsiniz. Kitabı oturduğunuz yerde bırakıp çıkarsınız. Görevliler, alınan kitapları yerleştirirlerdi. O yıllarda, kütüphanelere giriş ve bilhassa çıkışlarda elektronik kontrol sistemi olmadığından çantalar el yordamıyla kontrol ediliyordu. Bir bu yüzden, bir de bazı öğretim görevlileri iare suretiyle üzerlerine neredeyse onlarca kitap alıyor hem de kendi alanlarında temel başvuru kitapları. Bu kitaba ihtiyaç duyan öğrenci kitaba ulaşamıyor. Kütüphane görevlileri de alan hocadan geri talep edemiyor ve kitap gidiş o gidiş.
Öncelikle Maliye Bakanlığı Müfettişinin, eksik kitaplarla ilgili raporu sonra da bazı öğrencilerin yakınmaları… bardağı taşıran ilk ve son damlalar olmuş. Rektörlük makamı Kütüphanedeki kayıp kitaplarla ilgili Araştırma Komisyonu kurdu. Komisyon Başkanı; Orhan Okay, üyeler ise ben, Âmil Çelebioğlu, sanırım bir de T. Baykara idik. İş rektörlükçe sıkı tutuldu ve yaptığımız yoğun çalışma sonrasında toplamda yaklaşık7500 kitabın kayıtlarda bulunmasına rağmen raflarda olmadığı görüldü. Bazı önemli kitapların ise, öğretim üyelerinin üzerinde olduğu belirlendi, Komisyon başkanımız, ödünç alınan kitapların iadesini temin için o kişilere yazılar yazdı. Ne yazık ki, çok azı üzerindeki kitabı iade etti. Daha enteresanı ise, bazı öğretim üyelerinin “Ben bu kitabı alalı şu kadar zaman oldu artık zamanaşımına uğramıştır, iade etmem…” der, bir kısmı da iade etti ama, iade edilen kitaplardan önemli bazılarında varolan Kütüphane Demirbaş kaydı ve Kütüphane kaşesinin vurulduğu yer kesilmiş, bir diğer ifadeyle Kütüphane kaydını gösteren iz ve işaretler ya kesilmiş ya da üzeri kapatılmış şekildeydi. Her ne ise, kitap o haliyle de olsa kurtarılmış oldu.
Bir gün Zatişlerinden bir telefon “Hocam! Kanunlarda şöyle şöyle bir hüküm var mıdır? Elimizdeki mevzuatta bulamadık. Müracaatçı hakkında ne yapalım?…” dediler. Bulundukları yer bize yakındı. Cevaben “Ben Sizin oraya geliyorum…” dedim. Vardım konuyu anlattılar ve personel istihdamıyla ilgili bir konu, dilekçe sahibi bir hükümden söz ediyor ama bunlar ellerindeki T. C. Kanunları adlı ‘Foy-Volan’ şeklindeki mevzuat ciltlerinde öyle bir kural bulamıyorlar. Ben bulunması muhtemel cilde baktım, cilt Yayımcıdan hangi yılda nasıl geldiyse öylece rafta duruyor. Yayımcı, belli periyodlarda (ki, genelde her altı ayda bir ‘up date’ yenileme eklerini de PTT’den düzenli göndermiş. Fakat bu Ekler nasıl geldiyse paketiyle öyle duruyor. Mevcut ciltlere ne ekleri takma var ne mülga metinleri çıkarma var. Kendilerine; “Siz bu ekler burada öyle pakette durdukça ve o elinizdeki ciltler de öyle aldığınız gibi durur ve güncellemezseniz bu gibi hukî sorunları çözemezsiniz?…” dedim. Daire başkan yardımcısı (İ.G.) nazik bir kişi, Yükseköğrenimi yok ama personel işlerine kendisini iyi vermiş. Müdür (N.A.) Beyin işi başından aşkın. İbrahim Bey, “Ne yapalım, nasıl edelim Hocam?….” dedi ve üzgün olduğunu, hukuk müşavirinin bu konularda yardımcı olamadıklarını, kendi davalarını takipten bize vakit bulamamış olduklarını ifade edince; “Ben Size vaktim elverdikçe yardımcı olabilirim. Ama Siz de Rektörlük makamından benim, bu mevzuat ciltlerini düzenleme ve güncelleme konusunda Rektörlükçe görevlendirildiğime dair Dekanlık makamına bir yazı yazarsanız ondan sonra başlarım…” dedim. Bunu dedim ya Sayın rektörümüz ki, ben Üniversiteye henüz yeni intisap etmişim, pek yakından tanımaz. Hemen görevlendirme yazım yazılmış. Ben de yazı sonrası işe başladım.
Bir oda ve bir müstahdem tahsis ettiler. Satın almadan sorumlu- ayniyatçı Dairesi hemen her Fakülteye birer takım ve Merkez birimlerine birer takım derken on takıma yakın MEVZUAT SERİSİ satın almış. Ama birimlere bunların nasıl güncelleneceğini anlatmamış. PTT’den toplu gelen ekleri de ilgili birimlere vakti vaktine göndermiş. Bu ekler de o ciltlerin yanında kuzu kuzu bekliyor. Derken tüm takımların eklerini takmayı, mülgâ metinleri sökmeyi bir aydan fazla bir zamanda ancak bitirebildim. Bu çalışmalarım sonrasında kendilerine “Mülga metin sayfalarını bir çuvala koyup Matbaa vasıtasıyla hurda kâğıt olarak SEKA ya gönderilsin…” dedim fakat hemen peşinden “Ya onlar yine zaman gelince lazım olursa ne yapacağız?…” dediler. Ben de “Ali Hoca sorumlu dersiniz…” dedim ve hallerine üzüldüm.
Zira Üniversitenin Hukuk Müşaviri, Genel Sekreteri daha başkaları bu işlere ve yol göstermeye bî-gâne. Bu mevzuat dizilerine bir yığın para ödeniyormuş, hiiiç umurlarında değil. Nasıl olsa kendi keselerinden bir kuruş çıkmıyor… Yaptığım işler sonunda bana yapılan cemile sadece Rektörlük makamından bir teşekkür yazısının dosyama konulması oldu.
Şimdi bu duruma /durumlara o cesur Rektörümüz ne yapsın?!. Hangi birisiyle yakından ilgilensin? O kendisine Makro planda ‘Üniversitenin büyümesi ve çevreye nasıl hizmet ve katkıda bulunuruz….’ konularını derd edinmiş. Ona mikro planda söz getirmemesi gerekenler daire amirleridir. Ama onlar da değindiğim gibi “Bir dokun bin âhhh işit!” türünden.
Merhum Prof. Dr. Kemal Bıyıkoğlu 1976 yılına kadar Rektörümüzdü. 1750 sayılı kanun hükümlerine göre Rektör; “… Üniversite öğretim üyelerinin öğretim üyelerinin bir arada yapacakları toplantıda, üç yıl için, üniversitenin aylıklı profesörleri arasından, salt çoğunlukla seçilir.” (md. 13/1. fıkra) ve Öğretim üyesinin tanımı ise; “…. Üniversite öğretim üyeleri, üniversitelerde öğretim üyesi kadrolarında görevli veya sözleşmeli üniversite doçentleri ve üniversite profesörleridir.” (md. 18/1. fıkra).
1750 sayılı Kanun öncesi uygulamada olan mevzuata göre Merhum Kemal Bıyıkoğlu Rektör olarak atanmış ve ikinci kez ataması yapılmış, görevi 1969 -1976 (18 Ekim 1969 – 03 Şubat 1976) tarihleri arası. 1976 yılında yapılacak rektörlük seçimi için Ortada iki aday vardı; biri mevcut rektörümüz Kemal Bıyıkoğlu, diğeri ise, Prof. Dr. Hurşit Ertuğrul Beylerdi. Her ikisi de Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesiydi. Rektör Seçim Kurulunda; en yaşlı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Abdusselam Ergene Beyin Başkanlığında, Doç. Dr. Zeki Özer Bey ve Ben bulunuyorduk. Kemal Bıyıkoğlu Hocamızı destekleyenler daha ziyade genç öğretim üyeleriydi. Öğleden önce yapılan ilk iki turda her iki aday da kanunda belirtilen “Salt çoğunluğun” oyunu alamamıştı.
Öğleden sonra Saat 14.00-14.30 gibi, Abusselam Bey Öğleden sonra üçüncü oylamaya geçildi ve Prof. Dr. Hurşid Ertuğrul Bey salt çoğunluk oyundan 8-10 oy fazlasını alarak Rektör seçilmiş oldu. Hurşid Ertuğrul Bey hem 1750 Sayılı Kanun döneminde hem de 2547 Sayılı Yükseköğrenim Kanunu (1982) dönemlerinde olmak üzere (1976 – 1992) yılları arasında Erzurum Atatürk Üniversitesinde Rektörlük yapmıştır.
Çok partili demokrasiye geçiş sonrası zamanın iktidarımın İstanbul ve Ankara dışında başka şehirlerde de üniversiteler açmak girişimine 1953 yılı ve devamında başlamış ve bu kurulacak Üniversitelerin tez zamanda gelişme kaydedebilmesi için de bazı yasal ayrıcalıklar ve öncelikler tanımıştır. 1957 yılında 6990 Sayılı Kanunla kurulmuş olan Erzurum Atatürk Üniversitesi Kanununda da bunların neler olduğu görülmektedir. Kemal Bıyıkoğlu Hocamız o ayrıcalıkları en iyi işleten ve uygulayan bir Rektördü.
Bu icraatının başında da halk arasında kendisine ‘Üniversiteler Kuran Üniversitenin Rektörü’ unvanı verilmiş olmasıdır. Yazının başında da değinildiği üzere; Van 100. Yıl, Adana Çukurova, Elazığ Fırat ve Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitelerinin temellerinin merhum hocamız zamanında atılması bu lâkabın verilmesinin haklı olarak yerindeliğini gösterir.
Var olan Türk Yükseköğrenim kurumlarında / Üniversitelerde zuhur eden 1968 ve sonrası öğrenci olaylarından Atatürk Üniversitesi de kısman nasibini almış ama bu huzursuzluk ortamı zamanın yöneticileriyle Rektörümüzün halkla içiçe olmaları nedeniyledir ki, olaylar suhuletle aşılmıştır..
Bu olaylar “Bir musibet bin nasihattan evlâdır.” özdeyişinin yerindeliğini Üniversite yöneticilerimiz ve öğretim elemanları üzerinde göstermiş; Üniversite çatısı altındaki sol düşünce taraftarları denilenler gibi sağ düşünce taraftarı görülen öğretim elemanları arasında da dernekleşme / örgütlenme olmuş; bunlar öğrencilere ve halka açık aydınlatıcı konferanslar vermişler ve bunun semeresi en kısa zamanda alınmıştır. Ben bu faaliyetlerin icra aşamasında Üniversiteye yeni intisap etmiştim.
Bir diğer ve esaslı pozitif icraat ise, Üniversitemiz Senatosunun kararı ve Rektörümüz Kemal Bıyıkoğlu Hocamızın cesaretli adımlarıyla her çeşit meslek okulu mezunlarına Üniversitenin her fakültesine kapılarının aralanmasıdır. Ayrıca Üniversite çatısı altında yeni Fakülteler ile Yüksekokullar açılması da görüşlerarası dengenin kurulmasında büyük rol oynamıştır. Yönetime karşı baskın bir muhalefet kalmamıştı. Yapılan Üniversitelerarası Giriş Sınavı sonrasında hemen her Fakülteye her çeşit meslek okulları mezunlarından öğrenciler kaydolmuştur. Anayasanın ‘eğitim ve öğretimde imkân ve fırsat eşitliğinden yararlanma ilkesi’ uygulamasının bir benzeri yüksek lisans düzeyinde de olmuş, ülkemiz maarifinde bu icraat, bütünüyle bir dönüm noktası olmuştur.
Ankara muhitinde ve bilhassa Hükumet nezdinde, başta rektörü olmak üzere diğer yöneticilerin bıraktığı güzel intiba ve oluşan itibar sebebiyledir ki, sadece eğitim öğretim kadrolarının zenginleşmesinde değil, Üniversitenin eğitim amaçlı binalarıyla, öğrenci yurtları ve lojmanların inşasında da hızlı gelişme ve yatırımlar olmuş yapılan yeni binalarla lojmansız öğretim elemanı kalmadığı gibi memurlara da yetecek kadar binalar inşa edilmiş neredeyse bir ilçe nüfusu kadar nüfusun barınması sağlanmış, bu ciddi bir teşvik vesilesi olmuştur.
En son model dizgi ve matbaa makinalarına sahip olunmasına rağmen yörede bu alanda yetişmiş nitelikli elemanlar bulunamadığından beklenilen randıman alınamamıştır. Matbaadan beklenen verimliliği alınamaması durumu, yönetimden değil, personel teminindeki imkansızlıktan kaynaklanıyordu.
Üniversite Merkez Kütüphanesi bölümlerini zenginleştirme de yine merhum Rektörümüz zamanında gerçekleşmiştir. Her alanda master ya da doktora araştırmaları yapabilmek için son derecede zengin bir kütüphaneydi. Rektörümüz hakkında, diğer alanlardaki eleştiriler de yine yetenekli personel azlığı ya da istihdam edilenlerin duyarsızlıklarından kaynaklanan hususlardır.
Hülâsâ dualarımız, Büyük projelerin, büyük davaların adamı Hocamız Prof. Dr. Kemâl Bıyıkoğlu içindir. Allah rahmet eylesin.
Prof. Dr. Ali ŞAFAK
* Prof. Dr. Ali ŞAFAK, Emekli Mukayeseli Hukuk ve Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku Öğretim Üyesi, alisafak@hotmail.com Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesinde 05/05/2026 Salı günü yaptığım konuşma.
