eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Nurcan ŞARLAYAN

İlk, orta ve lise eğitimini Kırıkkale'de, Üniversite Eğitimini Gazi Üniversitesi Meslekî .Eğitim Fakültesi'nde tamamladı. Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Eğitim Yönetimi ve Denetim alanında Tezli yüksek lisans eğitimini tamamladı. "Estetik Eğitim" isimli tezi, aynı konuda yayımlanmış yazıları ve "Eğitimde Nezaket" adlı kitabı bulunmaktadır.

    Medeniyetin Omurgası Adalet

    Bir medeniyetin büyüklüğü insanlara ne kadar imkân sunduğuyla mı; yoksa o imkanların kimlere, nasıl ve hangi ölçüyle dağıtıldığıyla mı anlaşılır?

    Bir toplumun gerçek seviyesi, güçlünün ne kadar güçlendiğinden ziyade, güçsüzün hakkının ne kadar korunabildiği ile ölçülebilir. Bu sebeple adalet, medeniyetin tamamlayıcı unsurlarından biri değil, omurgasıdır.

    Omurga, bedeni ayakta tutar. Fakat yalnızca ayakta durmasını sağlamaz; hareketin, dengenin ve bütünlüğün de imkânını oluşturur. Adalet de toplum için böyledir. Hukuktan eğitime, aileden yönetime, ekonomiden çalışma hayatına kadar farklı alanların birbirinden kopmadan varlığını sürdürebilmesi, ortak bir ölçünün bulunmasına bağlıdır. Bu ölçü kaybolduğunda toplumda yalnızca bazı haksızlıklar ortaya çıkmaz; zamanla ölçü duygusu da zedelenir.

    Adaletin olmadığı yerde güven uzun süre ayakta kalamaz. Çünkü insan, hakkının korunmadığını düşündüğü bir düzende yalnızca bugünkü kaybını yaşamaz; yarına dair beklentisini de kaybetmeye başlar.

    Adalet denildiğinde çoğu zaman mahkemeler, kanunlar ve cezalar akla gelir. Oysa adaletin alanı hukuktan çok daha geniştir. Adalet, önce bir ölçü meselesidir. Adalet, herkesin aynı şeyi alması değil; herkesin hakkı olanı, hak ettiğini almasıdır.

    Bir öğretmenin öğrencilerine yaklaşımında, bir yöneticinin çalışanları arasında yaptığı görev dağılımında, bir ebeveynin evlatları arasındaki tutumunda, bir insanın kendisine emanet edilen bir görevi yerine getirişindeki ölçü adaleti gösterir.

    İnsanın kendisine karşı da bir adalet sorumluluğu bulunur. Kendi nefsine ölçüsüz davranmak, başkasının hakkını gözetmemek kadar insanı dengesizleştirebilir. Çünkü adalet, hayatın herhangi bir köşesine yerleştirilebilecek tek başına bir davranış değil; hayatın bütününe yön veren bir bakış biçimidir. Bu nedenle adalet yalnızca “haksızlık yapmamak” şeklinde anlaşılmamalıdır.

    Bazen adaletsizlik açık bir haksızlık olarak karşımıza çıkar. Bazen de hakkı gözetmesi gereken kişinin kayıtsızlığı şeklinde görünür. Bir insanın hakkını almak kadar, hakkını teslim etmesi gereken yerde susmak da adalet duygusunu zedeler. Adaletin inceliği biraz da buradadır: Haksızlığı yalnızca yapan değil, mümkün olduğu halde önlemeyen tutumlar da toplumun adalet duygusunu aşındırabilir.

    Adalet üzerine konuşurken sıkça eşitlik kavramına başvurulur. Oysa eşitlik ile adalet her durumda aynı anlama gelmez. Herkese aynı şeyi vermek, her zaman hakkaniyetli bir sonuç doğurmayabilir. Çünkü insanların ihtiyaçları, sorumlulukları, imkanları ve içinde bulundukları şartlar birbirinden farklıdır. Adalet, herkesi aynılaştırmak değil; farklılıklar karşısında hakkı gözetebilmektir.

    Bir okulda bütün öğrenciler için aynı imkanları sunmak önemli olabilir. Fakat öğrenme güçlüğü yaşayan bir öğrencinin ihtiyacını görmezden gelerek herkese aynı uygulamayı yapmak, biçimsel bir eşitlik sağlayabilir; fakat adaletin gereğini karşılayamaz. Burada adalet, farklılığı ayrıcalığa dönüştürmeden ihtiyacı fark edebilmeyi gerektirir.

    Bu yüzden adaletin içinde hem ölçü hem hakkaniyet hem de basiret vardır.

    Adalet, Gücün Sınırını Belirler

    Gücün bulunduğu her yerde adalete ihtiyaç vardır. Çünkü güç, kendi haline bırakıldığında sınırlarını genişletmeye meyledebilir. Yönetme gücü, ekonomik güç, bilgi gücü, makam gücü, hatta aile içerisindeki güç… Bunların tamamı bir ölçüyle sınırlandırılmadığında başkasının hakkına temas etmeye başlayabilir.

    Enes radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:

    “Din kardeşin zalim de mazlum da olsa ona yardım et.”

    Bir adam:

    – Ya Resûlallah! Kardeşim mazlumsa ona yardım edeyim. Ama zâlimse nasıl yardım edeyim, söyler misiniz? dedi. Peygamberimiz:

    – “Onu zulümden alıkoyar, zulmüne engel olursun. Şüphesiz ki bu ona yardım etmektir” (Buhârî, Mezâlim 4; İkrâh 6. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 68). Buyurdu.  Hadisten de anlaşılacağı üzere adalet, yalnızca güçsüzün, mazlum olanın hakkını korumak değil, gücü elinde bulunduran ve zulmedeni de zulmünden geri çevirmektir.

    Dolayısıyla gerçek anlamda var olan adalet, güç elinde olana “ne yapabileceğini” değil, aynı zamanda “ne yapmaması gerektiğini” hatırlatır. Bu bakımdan güçsüzün korunması kadar güç sahibinin yetkisinin ve etkisinin sınırlandırılması gerekir.

    Bir yöneticinin makamından dolayı herkesten daha fazla hak sahibi olmadığını bilmesi, bir öğretmenin sınıftaki öğrencisi veya bir ebeveynin çocuğu üzerindeki sorumluluğunu tahakküme dönüştürmemesi, adaletin gündelik hayattaki karşılıklarıdır.

    Adaletin kolay tarafı, haksızlığı kendimize uzak gördüğümüzde onu savunabilmektir. Asıl sınav, mesele bize yaklaştığında başlar. Kendi çocuğumuz söz konusu olduğunda, kendi öğrencimiz, kendi kurumumuz, kendi yakınımız, kendi çevremiz söz konusu olduğunda ölçümüz değişiyorsa adalet duygumuz henüz yerleşmemiş demektir.

    Çünkü adalet, yakınlık derecesinin ölçüyü bozmasına izin vermemektir. Erdem ve adalet İnsanın kendi tarafında olanı kayırmadan zor olanı yapıp, haklı olanın tarafında durabilmeyi gerektirir. Bu sebeple adalet, insanın kendi nefsine karşı da verdiği bir mücadeledir. İnsan çoğu zaman başkasının haksızlığını kolaylıkla fark eder; kendi davranışına aynı açıklıkla bakmakta zorlanır. Medeniyetin adalet anlayışı tam da bu noktada bireysel ahlakla toplumsal düzeni birbirine bağlar.

    Kanunlar önemli, kurumlar gerekli, denetim mekanizmaları vazgeçilmezdir. Fakat bütün bunların arkasında hakkı gözetme iradesi yoksa sistem zamanla biçime dönüşebilir.

    Eğitim Olmadan Adalet Kültürü Kurulamaz

    Adaletin geleceği yalnızca hukuk kurumlarının değil, eğitimin de meselesidir. Çünkü adalet duygusu, yalnızca bir kuralı bilmekle kazanılmaz. Bir öğrencinin sırasını paylaşması, arkadaşının sözünü kesmemesi, başkasının emeğine sahip çıkmaması, yapılan bir değerlendirmede hakkaniyetli davranması küçük davranışlar gibi görülebilir. Oysa medeniyet dediğimiz büyük yapı, tam da bu küçük davranışların tekrarından meydana gelir.

    Yalnızca bilgili insan yetiştirmek toplum için yeterli değildir. Bilgisini nasıl kullanacağını bilen, yetkisini sınırlandırabilen, başkasının hakkını kendi çıkarının önüne koyabildiği anlarda bunu bir kayıp olarak görmeyen insanlar yetiştirmek gerekir.

    Eğitim, adaleti bir ders konusu olmaktan çıkarıp yaşanan bir değere dönüştürebildiği ölçüde medeniyet inşa eder.

    Bir toplumdaki adaletsizlik her zaman büyük olaylarla başlamaz. Bazen küçük bir kayırmayla başlar.

    Birinin emeğinin görünmez kılınmasıyla, bir başkasının hakkının “nasıl olsa bir şey olmaz” düşüncesiyle ertelenmesiyle, liyakat yerine kayırmacılığın ölçü haline gelmesiyle, güçlü olanın sözünün daha değerli kabul edilmesiyle…

    İnsanlar “hak yerini bulur” düşüncesine inanmayı bıraktığında yalnızca bir hukuki güven kaybolmaz. O noktadan sonra insanlar hakkı aramak yerine kendi hakkını korumanın yollarını aramaya başlayabilir. İşte adaletin yokluğu burada daha büyük bir probleme dönüşür: Herkes kendisini korumaya çalışırken ortak hayat zarar görür. Çünkü başkasının hakkını korumak, aslında ortak hayatın hakkını korumaktır.

    Omurga Kırılırsa Bütün Yapı Sarsılır

    Bir medeniyetin büyük kurumları, güçlü ekonomisi, gelişmiş teknolojisi ve köklü kültürel birikimi olabilir. Fakat adalet duygusu zayıfladığında bütün bu unsurların taşıyıcılığı tehlikeye girer. Çünkü adalet, toplumun yalnızca hukuk düzenini değil, birlikte yaşama iradesini ayakta tutar.

    Güven, insanların birbirine yaslanabilmesini sağlıyorsa; adalet, o yaslanmanın altında sağlam bir zemin oluşturur. Bu sebeple adalet yalnızca mahkemelerin, hukukçuların veya yöneticilerin meselesi değildir. Ailenin, okulun, iş yerinin, sokağın, kurumların ve nihayet her bireyin meselesidir.

    Medeniyet dediğimiz şey, büyük sözlerin yanında küçük ilişkilerde de kendini gösterir.

    Bir insanın hakkını teslim etmek…

    Bir öğrenciyi peşin hükümle değerlendirmemek…

    Bir çalışanın emeğini görünür kılmak…

    Bir yakını olduğu için birini hak etmediği yere taşımamak…

    Bir başkasının hakkını kendi çıkarı uğruna görmezden gelmemek…

    Bunların her biri adaletin gündelik hayattaki güzel örnekleridir.

    Ve belki de medeniyet, en çok bu güzel davranışlarda kendini ele verir.

    Medeniyet tasavvuru, yalnızca nasıl bir şehir kuracağımızı, nasıl bir eğitim sistemi oluşturacağımızı veya hangi kurumlara sahip olacağımızı düşünmek değildir. Adaletin, kanunların ulaşamadığı yerde bile insanı durdurabilen bir vicdan ölçüsü olduğunu anlamaktır. Adaletin inşasının, yalnızca adaletsizliği cezalandırmakla değil, adaletli olmayı bir hayat ölçüsüne dönüştürmekle mümkün olacağı inancını topluma işlemektir.

    Çünkü bir medeniyetin omurgası sağlam olduğunda farklılıklar onu parçalamaz; güç, hakkın önüne geçmez; makam, insanın değerini belirlemez; yakınlık, hakkaniyetin yerine geçmez. Herkes bilir ki o toplumda insanın hakkı, güçten daha değerlidir.

    Belki de adaletin en sade tarifi de budur:

    Gücün değil, hakkın ölçü olması.

    Bir toplumda bu ölçü korunduğu müddetçe güven yeniden kurulabilir, ahlak canlı kalabilir, kurumlar itibar kazanabilir ve insanlar ortak bir geleceğe inanabilir.

    Çünkü medeniyet, yalnızca geçmişten miras alınan değerlerin toplamı değildir. Medeniyet, hakkı gözetme iradesinin her nesilde yeniden kurulmasıdır. Ve o iradenin omurgası adalettir.

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.