eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

 Nuray Alper: Islahat ve İnkılap İçin“Nasıl” ve “Nereden” Başlamalı?

​​Taklitten Tatbike

İnsanoğlu ana rahmine düştüğü andan itibaren çevresinin davranış kalıplarıyla şekillenen bir tabiat içindedir. Henüz dünyaya adım atmadan oluşan ruh genetiğinde onu dokuz ay karnında taşıyan annenin duygu ve düşünceleri etkilidir. Bebek bu korunaklı alandan çıkarak dünyayla irtibat kurmaya başladığı an kendisine en yakın halkanın tutumunu benimser, kısa süre sonra da onların kelimeleri ile dilini inşa eder. Dolayısıyla yaşam bir taklit ve tatbik süreci içinde deveran eder. Bu taklit ve tatbik sürecinin en belirgin göstergesi olan çocuk, toplumunun bir yapı taşı, bir uzvu olarak hayata hazırlanıp kazandırılır. Her nesil bu hazırlık sürecinin sonucudur, her çağ göstergesi.

“Kişiler” der karakteriyle saygıya matuf bir güzel, “dış görünüşe baksalar da öze, şahsiyete hayran olurlar.”

Çocuk eğitimi üzerine daha fazla akıl yormanın ve meseleye ciddi alanlar açmanın önemi her gün biraz daha fazla hissedilirken iletişim kanalları ile kazanılan sürat, dehşetin ve vahşetin yaygınlaşması ile paralellik arz etmekte. Dünyayı ekran aracılığıyla kavrar duruma gelen çağ insanı ise mütemadi bir korku girdabının içine çekilmekte,  manevi hastalık ve sapkınlıkların başrole taşındığı süreci normalleştirir hâle getirilerek umudunu kaybetmektedir. Esasında korku ve şiddet içerisine doğan ve bu alana maruz kalarak büyüyen birey kendini tespit noktasında noksan kaldığı gibi mensubu bulunduğu toplumuna karşı güvenini de yitirmektedir. Bilhassa Z kuşağı olarak adlandırılan ve akabinde 2012’den sonra doğduğu için “alfa” ya da “dijital kuşak” tanımlamasının muhatabı olan bireyler; komşuluk, akrabalık, güven, sohbet, akşam oturmaları gibi Türk toplumunun karakteristiğini belirleyen kavramları içselleştirme fırsatı bulamadan yalnızlıkla tanışmaktadır. Çekirdek ailelerinde bile yalnızlığın en koyu tonunu yaşayan neslin dünyayı ve insanı kavrama noktasındaki tek yardımcısı ekranlardır. Şüphesiz bunda büyük bir zenginlik ihtiva eden tarihimiz ile kopan bağlar da etkin bir rol oynamaktadır. Oysa toplumun ıslahı tarih ve kültür şuurunun aşısıyla bağlantılıdır.Tarihini bilen ve onu sahiplenen milletler mahzun ve mağlup olmazlar. Aile ocağı mazinin aynası olmak ve onun omuzlarına bıraktığı şanlı zafer bayrağını atiye onurla taşıyacak bir bilinç yetiştirmekle mükelleftir. Bu bilincin evlatları dünlerin sermayesini eritmek ve tüketmek yerine, dünün üzerine gül güzelliğinde bir gün koyarlar. Dolayısıyla çocuğun yetişmesi için tesis edilmesi gereken ve köklerimizi imleyen güven ve şuur ortamı bugün artık ekmek gibi, hava gibi, su gibi önem taşımaktadır.

Ancak bu noktada da soruna odaklı hâle gelen ve reyting uğruna duyguları istilâ edilen toplum insanının çözüme inanmayışı, böylelikle çözüm arayışına girmemesi gibi problemler ortaya çıkmaktadır. Yazık ki artık kötülüğü çoğaltmamak adına susmanın mevsimi geçmiş, haneleri güzel nesiller yeşertme gayretinin mihrakı yapmak, vicdanı teskin için yeterli olmaktan çıkmıştır. Bugün artık her fert memleketinin köşelerine ulaşmak, gönüllere dokunmayı bir dava şuuru saymakla vazifelidir. Gidişatın sorumluluğunu toplumuna kulak tıkamakta ısrarcı millî eğitim sisteminden çocuklarıyla iletişimini koparmış ailelere, TV programlarının dehşet saçan içeriklerinden yayın ve gıda sektöründeki denetimsizliğe varıncaya kadar herkesin üstlenmesi gerekmektedir. 

Farkında Olmak 

Sınav sistemine odaklı bir nesil yetiştirme çabası, başarının belli başlık ve alanlara hasredilmesine neden olurken çocukların ve gençlerin mevcut kabiliyetlerini köreltir. Oysa bilinip durulan bir hakikattir; memleketin sadece doktora, mimara, mühendise, hâkime, savcıya değil, çiftçiye, marangoza, terziye, tamirciye de ihtiyacı var. Okumaya istidadı olmayan bir çocuk 12 senelik eğitim sistemine mahkum edilirse meziyetleri ile arasına duvar örülen gençler kaybedilmekle kalınmaz; tarımımız, hayvancılığımız, zanaatımız da kaybolur. Üstelik okuyacak olan dimağlar da şiddet saçanların emellerine kurban verilir. Bağımlı bir gencin kurum birincisini bıçaklayarak öldürmesi düşüncemizi destekleyen acı bir örnektir. 

Okuyunca etkilenmiştim. Thomas Edison eve gelerek öğretmeninin yolladığı kâğıdı annesine uzatır ve bunun sadece ona verilmek şartıyla kendisine emanet edildiğini söyler. Anne durumun ciddiyetini sezinler ve gözyaşları içerisinde okuduğu notun sesi olur; “Oğlunuz bir dahi. Bu okul onun için çok küçük ve onun gibi bir çocuğu eğitecek yeterlilikte öğretmenimiz bulunmuyor. Lütfen onu kendiniz eğitin.”

Aradan yıllar geçer. Annesi vefat ettiğinde Edison, artık yüzyılın önemli bilim adamlarından biridir ve bir gün, eski aile eşyalarını karıştırırken çekmecenin köşesine katlanarak sıkıştırılmış bir kâğıda rastlar. Orada şu satırlar yazmaktadır; “Çocuğunuz şaşkın (akıl hastası) bir çocuktur.  Okulumuzun eğitim seviyesine yetişecek zekâya sahip değildir. Onu artık okulumuza kabul edemeyeceğimizi üzülerek bildiriyoruz.”

Ve Edison, saatlerce ağladıktan sonra günlüğüne ibretlik bir not nakşeder; “Thomas Alva Edison, kahraman bir anne tarafından yüzyılın dâhisi haline getirilmiş “şaşkın” bir çocuktu.”

Çocuğunun eksikliklerini kabul edip onunla yüzleşen, bu alanlar üzerinde çalışan , “şaşkın” diye etiketlenen bir insan yavrusundan bir başarı öyküsü inşa eden muhteşem bir anne, bir yürek örneği… 

Yazık ki çağ insanı eksiklerini görememe, kendisine gösterilmeye çalışılanı ise kabul etmeme gibi bir problematikle karşı karşıyadır. 

“Her yaptığının arkasındayız” gerekçesiyle şımartılan,başka evlatların canını yakıp huzurunu bozma pahasına hataları tolere edilen, hasar ve hastalıklarının üzeri örtülerek günü kurtarma zihniyetine hizmet eden kimseler toplum vicdanında bir ağırlık, bir vebal yüküdür. Oysa tespit tedaviyi gerekli kılar. Tedavi sağlığa odaklanır, iyileşme hamleleri ıslahat ve inkılabı doğurur. Hasarlı ve hastalıklı sırbataklıklarının üzerine kurulan bir toplumsa er geç çürümeye mahkûm olur. Değil mi ki ekran karanlığında uyuyup ekran ışığıyla uyanan, tek saltanatı tribünler olan yığınlar, sosyal medya bağımlılığına bağlı başka bağımlılıklar geliştirmiştir. “Hanem için nasıl daha faydalı olabilirim, nasıl nesil yeşertebilirim” çilesini kuşanamayan klavye ahlakçıları masa başına geçtiğinde adeta şizofren bir ruh durumuna bürünerek bilirkişi rolü üstlenirken ilim, aile, kültür, sanat, edebiyat gibi kavramlarımıza kast etmiştir. Yuvasında huzuru tesis edemeden insanlığa edep, erdem, ahlâk dersi vermeye kalkmak, baktığında bir güzellik ve başarı öyküsü devşirmek yerine kusur aramak, huzursuzluk çıkarmak, zarar vermek üzeri kapatılan, kapatıldığı için kokuşan zihin yapılarından türemiştir.

Kanaatimce devletin önemli mevkiinde bulunanların önceliği, çocuk sahibi olmak isteyenleri belli başlı sınavlara tabi tutmak ve bu kutsal emanet için ehliyet şartı koymak olmalı. Her konuda tavizkâr olunabilir, söz konusu çocuklar olduğunda asla. Oysa araç kullanmak, aşçılık öğrenmek, dilde seviye atlamak vd. beceriler bile belli bir eğitim ve akabinde sertifika talep ederken çocuk gibi dünyanın en büyük sorumluluğuna talip insanların ruh yapıları göz önünde bulundurulmamaktadır. Toplumun kimyasını bozan ruh hastalarına çocuk sorumluluğu yüklemek ise bir nesli kaybetmek anlamı taşımaktadır. Nitekim milletlerin geleceğini okumak keramet değil, bunun için onların çocuklarına bakmak kâfi…​

Fatih Mehmet Han’a küçücük yaşında İstanbul sevdasını zerk eden kudret, bu milletin genetiğinde gizlidir. İş ki farkına varılsın. Bu uğurda emek harcansın. Zira farkında olmak tespiti getirir ve tespit tedaviyi gerekli kılar. Her tedavi ise netice verir.  Nuray Alper

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.