eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Nurcan ŞARLAYAN

İlk, orta ve lise eğitimini Kırıkkale'de, Üniversite Eğitimini Gazi Üniversitesi Meslekî .Eğitim Fakültesi'nde tamamladı. Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Eğitim Yönetimi ve Denetim alanında Tezli yüksek lisans eğitimini tamamladı. "Estetik Eğitim" isimli tezi, aynı konuda yayımlanmış yazıları ve "Eğitimde Nezaket" adlı kitabı bulunmaktadır.

    Kültürü Ayakta Tutan Görünmez Güç: Ahlak

    Bir toplumun gerçek zenginliği nedir? Sahip olduğu madenler, inşa ettiği şehirler, geliştirdiği teknoloji mi? Yoksa nesilden nesile aktardığı görünmez değerleri mi? Tarih bize gösteriyor ki güçlü toplumları birbirinden ayıran yalnızca ekonomik veya askeri üstünlükleri değildir. Onları asıl farklı kılan, insanların birbirine nasıl davrandığını belirleyen ortak ahlak anlayışıdır. Çünkü bir toplumun karakteri, zamanla o toplumun kültürü haline gelir.

    Bugün kültür denildiğinde çoğu zaman sanat, edebiyat, mimari veya folklor akla gelir. Elbette bunların her biri kültürün kıymetli tezahürleridir. Ancak kültürün bunlardan ibaret olduğunu düşünmek yanlış olur. O eserleri meydana getiren insanın karakteri de kültürün bir parçasıdır. Çünkü kültür, önce insanın içinde doğar; sonra aileye, sokağa, okula ve nihayet bütün bir topluma yayılır.

    Bir toplumda doğruluk sıradan bir erdem olmaktan çıkıp hayatın doğal bir parçası hâline gelmişse, emanet korunuyorsa, adalet yalnızca mahkeme salonlarında değil vicdanlarda da karşılık buluyorsa, insanlar birbirine güven duyabiliyorsa orada güçlü bir kültürden söz edilebilir. Buna karşılık en görkemli şehirler, en zengin kütüphaneler ve en gelişmiş teknolojiler bile ahlaki zemini kaybetmiş bir toplumu uzun süre ayakta tutmaya yetmez. Çünkü kültür, maddi imkanlardan önce manevi değerler üzerinde yükselir.

    İşte bu sebeple ahlak ile kültür arasındaki ilişki, sebep ile sonuç arasındaki ilişkiye benzer. Ahlak bireyin hayatında başlayan bir değerdir; fakat nesilden nesile aktarıldığında, ortak davranış biçimlerine dönüştüğünde artık bireysel bir erdem olmanın ötesine geçer ve bir toplumun kültürel kimliğini inşa eder. Bu nedenle kültür, yalnızca geçmişten devralınan bir miras değil; her gün yeniden üretilen ahlaki bir hayat tarzıdır.

    Bugün karşı karşıya olduğumuz birçok toplumsal problemin temelinde de bu bağın zayıflaması yatmaktadır. Kültürü yalnızca korumamız gereken tarihi bir miras olarak görüyor, onu ahlaki davranışlarla beslemeyi ihmal ediyoruz. Oysa bir toplumun gerçek kültürü, müzelerinde sergilenen eserlerden önce, insanların birbirine gösterdiği saygıda, güven duygusunda, adalet anlayışında ve merhametinde yaşar. Çünkü kültür, aslında ahlakın görünür halidir.

    Bir toplumun kültürü, büyük olaylarda değil; en çok sıradan zamanlarda kendini gösterir. Kimsenin görmediği bir yerde emanete sahip çıkmak, trafikte yayaya yol vermek, kamusal bir alanı kendi evi gibi korumak, farklı düşünen bir insanı dinleyebilmek… Bunlar ilk bakışta küçük davranışlar gibi görünür. Oysa bir toplumun gerçek kültürü, tam da bu “küçük” görünen davranışların toplamından oluşur. Çünkü kültür, insanların ne bildiğinden önce, bildiklerini nasıl yaşadığında görünür.

    Bu sebeple ahlak ile kültür arasındaki ilişki, birey ile toplum arasındaki ilişkinin temelinden doğar. Bir davranış önce bireyin vicdanında değer kazanır; ailede alışkanlığa dönüşür, okulda pekişir, toplum tarafından benimsenirse artık kişisel bir tercih olmaktan çıkar ve kültürel bir karakter kazanır. Böylece ahlak, yalnızca bireyin iç dünyasında kalan bir fazilet değil; toplumun ortak dili haline gelir.

    Eğer bir toplumda doğruluk, adalet ve merhamet günlük hayatın tabi bir parçası haline gelmişse, orada kültür yalnızca konuşulan değil, yaşanan bir hakikat haline gelmiş demektir. Bu noktada ahlakı yalnızca bireysel erdemler bütünü olarak değil, bir medeniyetin kurucu iradesi olarak; kültürü de ahlakın üzerine inşa edilen estetik bir süs değil; onun hayata sinmiş şekli olarak görmemiz gerekir.

    Bugün ise çoğu zaman kültürü korumaktan söz ediyoruz; fakat kültürü doğuran ahlakı ihmal ediyoruz. Gelenekleri yaşatmaya çalışırken onları ayakta tutan değerleri zayıflatıyor, kültürel mirası korurken onun ruhunu besleyen ahlaki zemini gözden kaçırıyoruz. Oysa ahlak kaybolduğunda kültür de yitirilir. Geriye şeklen devam eden bazı alışkanlıklar kalır. Onları anlamlı kılan ruh ise yavaş yavaş silinir.

    Bu yüzden kültürü geleceğe taşımak, yalnızca tarihi eserleri korumakla veya folklorik unsurları yaşatmakla mümkün değildir. Asıl mesele, doğruluğu, adaleti, merhameti ve emanet duygusunu yeni nesillere yaşayarak aktarabilmektir. Çünkü kültür, geçmişten devralınan bir miras olmaktan önce, her gün yeniden üretilen bir ahlak biçimidir.

    Ahlakın kültüre dönüşmesi bir günde gerçekleşmez. Bir davranışın kültür haline gelebilmesi için önce insanlar arasında karşılık bulması, sonra tekrar edilmesi ve zamanla güven üretmesi gerekir. Çünkü ahlakın toplumsal hayattaki ilk meyvesi güvendir. İnsanlar birbirinin sözüne inanıyor, emanetine güveniyor, hakkına riayet edeceğinden emin oluyorsa, orada ahlak artık bireyin bir erdemi olmaktan çıkmış; toplumun ortak karakterine dönüşmeye başlamıştır. Bu sebepten güven, bir toplumun görünmeyen servetidir. 

    Ekonomik kalkınmanın, hukuk düzeninin ve sosyal barışın üzerinde yükseldiği zemin çoğu zaman güven duygusudur. Güvenin kaynağı ise korku değil, ahlaktır. İnsanlar yalnızca ceza almaktan çekindikleri için değil, doğru olanı yapmayı içselleştirdikleri için birbirlerine güven verirler.

    Bir toplumda güven nasıl oluşur, hiç düşündük mü? Kanunlarla mı? Kameralarla mı? Ağır cezalarla mı? Elbette bunların her birinin toplumsal düzen için önemli bir yeri vardır. Ancak güveni doğuran asıl unsur bunlar değildir. Güven, bir insanın kimsenin görmediği yerde de doğru olanı yapmasıyla başlar. Çünkü güven, hukukun değil; önce vicdanın eseridir. Bunun için bir toplumun kültürünü anlamak istiyorsak büyük olaylara değil, gündelik hayatın sıradan anlarına bakmalıyız. İnsanlar kapısını kilitlemeden uyuyabiliyor mu? Alışverişte verilen söz, imzadan daha değerli görülebiliyor mu? Kaybolan bir eşya sahibine ulaştırılmak için çaba gösteriliyor mu? Trafikte güçlü olan değil, haklı olan mı öncelik görüyor? İşte bu soruların cevabı bize bir toplumun gerçek kültürünü anlatır. Çünkü kültür, yalnızca öğrenilen değil; yaşanan bir değerdir.

    Buna karşılık güvenin zayıfladığı toplumlarda en gelişmiş hukuk sistemleri bile tek başına yeterli olmaz. Hukuk, bozulan düzeni yeniden kurmaya çalışır; ahlak ise düzenin bozulmasını daha en başında engeller. Kanunlar davranışları denetleyebilir; fakat vicdanı inşa edemez. Vicdanın inşa edilemediği yerde ise güven zayıflar, güven zayıfladığında da kültür çözülmeye başlar.

    Bu sebeptendir ki ahlak, sadece bireyin iyi insan olma çabasının adı değildir. Ahlak, bir toplumun görünmeyen sermayesidir. Ekonomik krizler aşılabilir, şehirler yeniden kurulabilir, kaybedilen servet tekrar kazanılabilir. Fakat kaybedilen güveni yeniden inşa etmek, çoğu zaman nesiller süren bir emek ister. Yani kültürü ayakta tutan asıl güç, maddi zenginlik değil; insanların birbirine duyduğu güvendir. Güvenin kaybı yalnız bugünü değil, gelecek nesilleri de etkiler.

    Kültür, sanıldığı gibi geçmişten miras alınan ve kendiliğinden yaşamaya devam eden bir değer değildir. Her nesil onu yeniden inşa eder; her nesil onu biraz daha güçlendirir ya da biraz daha zayıflatır. Bu yüzden kültür, devralınan bir emanet olduğu kadar taşınan bir sorumluluktur.

    Bir toplum, çocuklarına tarihini öğretebilir; fakat doğruluğu öğretemiyorsa kültürünü aktaramaz. Geleneklerini tanıtabilir; fakat adalet duygusunu yaşatamıyorsa kültürünü koruyamaz. Çünkü kültürü geleceğe taşıyan şey bilgi değil, o bilginin üzerinde yükseldiği ahlaki zemindir. Değerler davranışa dönüşmediğinde, kültür hafızaya sıkışır; hayata yön veremez.

    Çocuklarımıza bugün kültürü mü öğretiyoruz, yoksa yalnızca kültüre ait bilgileri mi? Eğer kültür, sadece ezberlenen tarihî bilgilerden veya yılda birkaç kez hatırlanan geleneklerden ibaret hale gelmişse, aslında kültürü değil, onun hatırasını yaşatıyoruz demektir. Oysa gerçek kültür, insanın kararlarını etkileyen, vicdanını yönlendiren ve davranışlarına yön veren canlı bir ahlak düzenidir.

    Modern dünyada kültürü korumaktan sıkça söz ediyoruz. Kültürel mirası yaşatmak için projeler hazırlıyor, tarihi eserleri restore ediyor, geleneksel sanatları destekliyor ve kültürel etkinlikler düzenliyoruz. Bütün bunlar kıymetsiz değildir. Ancak çoğu zaman gözden kaçırdığımız temel bir hakikat vardır: Kültürü meydana getiren ahlaki zemin aşındığında, korumaya çalıştığımız kültür zamanla yalnızca bir gösteriye dönüşebilir.

    Çünkü kültür, sergilenen bir miras değil; yaşanan bir ahlaktır. Eğer doğruluk gündelik hayatın dışına itilmiş, adalet kişilere göre değişir hale gelmiş, merhamet zayıflamış ve emanet duygusu değerini yitirmişse, o toplumun sahip olduğu tarihi miras tek başına kültürü yaşatmaya yetmez. Kültür, müzelerde muhafaza edilen eşyalar kadar, vicdanlarda muhafaza edilen değerlerle varlığını sürdürür. Tarihi eserleri onarmak, geleneksel sanatları yaşatmak ve geçmişin mirasını gelecek nesillere aktarmak elbette büyük bir sorumluluktur. Fakat bütün bunları anlamlı kılan şey, o mirası doğuran ahlak anlayışının yaşamaya devam etmesidir. Aksi halde elimizde korunmuş eserler kalır; fakat onları meydana getiren ruh sessizce kaybolur.

    Kültürümüzün geleceğini konuşurken şu soruyu kendimize sormalıyız: Çocuklarımıza kültürü mü öğretiyoruz, yoksa kültürü doğuran ahlakı mı?

    Biliyoruz ki ahlak davranışa dönüşmeden kültür oluşmaz; kültür nesilden nesile aktarılmadan da medeniyet kurulmaz. Kültürü korumanın en sağlam yolu, onu meydana getiren ahlaki ilkeleri canlı tutmaktır. Çünkü kültür, geçmişe duyulan hayranlık değil; bugün yaşanan ahlaktır. Geçmişi hatırlamak önemlidir; fakat asıl mesele, geçmişi mümkün kılan değerleri bugünün hayatına taşıyabilmektir.

    Belki de bu yüzden çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras, görkemli binalar, zengin arşivler veya uzun tarih anlatıları değildir. Onlara bırakacağımız en büyük miras, kimsenin görmediği yerde de doğru kalabilen bir vicdandır. Çünkü vicdanın koruduğunu hiçbir kanun tek başına koruyamaz; vicdanın terk ettiğini de hiçbir kanun bütünüyle onaramaz. Bu yüzden kültürü korumanın yolu, önce onu doğuran vicdanı, güveni yani ahlakı oluşturan unsurları korumaktan geçer.

    Yazının başındaki soruya yeniden dönersek: Bir toplumun gerçek zenginliği ne sahip olduğu servettir ne de geride bıraktığı eserlerdir. Onun asıl zenginliği, ahlâkını kültüre, kültürünü medeniyete dönüştürebilmiş olmasıdır. Çünkü kültür, ahlakın görünür halidir. Ahlakın olmadığı yerde kültür yalnızca alışkanlıklardan ibaret kalır; medeniyet ise yalnızca yapılardan ibaret olur.

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.