Bir toplumun gerçek gücünü yalnızca sahip olduğu maddiimkânlarda, kurduğu yapılarda veya geliştirdiği kurumlarda aramak yeterli değildir. Bütün bunların üzerinde, gözle görülmeyen fakat toplumsal hayatın her alanına nüfuz eden başka bir güç daha vardır: güven. İnsanların birbirlerine, kurumlara ve ortak hayatın temel ilkelerine güvenebildiği toplumlarda hayat daha sade, ilişkiler daha sahici, iş birliği daha mümkün hale gelir. Güven zedelendiğinde ise en sağlam görünen yapıların içinde bile görünmeyen çatlaklar oluşmaya başlar.
Güven çoğu zaman varlığıyla değil, yokluğuyla fark edilen bir değerdir. Yerindeyken hayatın olağan akışı içinde iş görür. Verilen bir sözün tutulacağını düşünür, teslim edilen bir emanete sahip çıkılacağını bilir, yapılan bir işin sorumluluğunun üstlenileceğine inanır ve bunun için her defasında yeni bir tedbir alma ihtiyacı hissetmeyiz. Fakat güven ortadan çekildiğinde, hayatın en sıradan ilişkileri bile sürekli bir kontrol ve teyit ihtiyacına dönüşür. Söylenen sözden emin olmak için başka bir kanıt, yapılan işten emin olmak için başka bir denetim, verilen karardan emin olmak için başka bir güvence aranmaya başlanır.
Bu bakımdan güven, yalnızca bir duygu değil, ortak hayatın işleyişini mümkün kılan bir sermayedir. Bir toplumda güven ne kadar güçlü ise insanlar arasındaki ilişkilerin taşıdığı yük de o ölçüde hafifler. Güvenin azaldığı yerde ise herkes biraz daha fazla korunmak, biraz daha fazla denetlemek, biraz daha fazla şüphe etmek zorunda kalır. Böyle bir ortamda yalnızca ilişkiler yıpranmaz; zaman, emek ve toplumsal enerji de gereksiz yere tüketilir.
Güvenin ilk kaynağı ise insanın kendi ahlakında aranmalıdır. Çünkü güven, başkasından talep edilmeden önce insanın kendisinde taşıması gereken bir vasıftır. Güvenilir olmak; sözü ile davranışı arasında mesafe bırakmamak, üstlendiği sorumluluğu başkasının hatırlatmasına ihtiyaç duymadan yerine getirmek, kendisine bırakılan emaneti korumak ve sahip olmadığı bir bilgiyi varmış gibi göstermemektir. Bazen de güvenilirlik, insanın kendi aleyhine bile olsa doğruyu söyleyebilmesidir.
Bu noktada emanet kavramı güvenin ahlaki boyutunu anlamak için önemli bir anahtar haline gelir. Emanet denildiğinde çoğu zaman bir eşyanın veya malın korunması düşünülür. Oysa insan hayatında emanetin alanı çok daha geniştir. Görev bir emanettir. Makam bir emanettir. Yetki bir emanettir. Bir başkasının sırrı emanettir. Bilgi emanettir. Hatta bize bırakılan zaman ve imkanlar da bir bakıma emanettir. Emanet duygusu güçlendikçe insan, elinde bulunan hiçbir şeyi sınırsız bir tasarruf alanı olarak görmez. Sahip olduğu imkanınaynı zamanda bir sorumluluk taşıdığını bilir. İşte güven, böyle bir ahlak anlayışının toplumsal hayatta görünür hale gelmesidir. İnsanlar birbirlerinin hakkını gözettiğinde, sorumluluklarını yerine getirdiğinde ve kendilerine verilen yetkiyi şahsi çıkarlarının aracı haline getirmediğinde güven kendiliğinden güçlenir. Bu nedenle güveni yalnızca “insanların birbirine inanması” şeklinde tarif etmek eksik kalır. Güven, insanın kendisini başkasının hakkını ve emanetini taşıyabilecek bir ahlaki yeterliliğe ulaştırmasıdır.
Güvenin bir başka önemli boyutu da tutarlılıktır. İnsanlar bir kimseyi yalnızca söylediği sözlere bakarak güvenilir bulmaz. Zaman içerisinde ortaya koyduğu davranışlar, verdiği kararlar ve sorumluluk karşısındaki tavrı onun hakkında bir kanaat oluşturur. Aynı durum kurumlar için de geçerlidir. Bir kurumun güvenilirliği, yalnızca taşıdığı isim veya sahip olduğu yetkiyle oluşmaz. İnsanlar o kurumun kararlarında ölçü, uygulamalarında tutarlılık ve sorumluluklarında ciddiyet gördükçe güven duyar.
Bu nedenle güven meselesi bireylerden kurumlara doğru genişleyen bir alandır. Ailede başlayan güven duygusu, eğitim hayatında, çalışma hayatında, komşuluk ilişkilerinde ve kamusal alanda farklı biçimlerde devam eder. İnsanların yalnızca birbirlerine değil, içinde yaşadıkları düzenin temel ilkelerine de güvenmeleri gerekir. Bir insan, hakkının korunacağına, emeğinin karşılığının gözetileceğine, adaletin kişilere göre değişmeyeceğine inanıyorsa ortak hayatın içinde kendisini daha güçlü hisseder. Aksi durumda kişi, yalnızca başkalarına değil, içinde bulunduğu toplumsal yapıya karşı da mesafe geliştirmeye başlar.
Burada güven ile adalet arasındaki bağ da ortaya çıkar. Adalet güvenin kendisi değildir; fakat güvenin yaşayabilmesi için gerekli zeminlerden biridir. Hakkın gözetileceğine inanılmayan bir ortamda güven uzun süre ayakta kalamaz. Bu yüzden medeniyet tasavvurunda güveni yalnız başına ele almak mümkün değildir. Güven, ahlaktan beslenir; adaletle güçlenir; sorumlulukla korunur ve ortak hayatın içinde kökleşir.
Güvenin kaybolduğu yerde ise yalnızca şüphe artmaz; insanların birbirleriyle kurduğu ilişkinin biçimi de değişir. İlişkiler daha hesaplı, davranışlar daha temkinli, ortak işler daha zor hale gelir. İnsanlar birbirlerine iyilik yaparken bile karşılığını düşünmeye başlayabilir. Bir başkasının iyi niyetini anlamaya çalışmak yerine önce kendi güvenliğini korumayı tercih edebilir. Böyle bir toplumda herkes kendisini haklı sebeplerle koruduğunu düşünürken, ortak hayatın sıcaklığı ve dayanışma duygusu yavaş yavaş zayıflar.
Denilebilir ki, güven kaybının en önemli sonuçlarından biri, insanın başkasına ihtiyaç duymaktan çekinmeye başlamasıdır. Oysa medeniyet, insanların birbirinden bağımsız yaşayabildiği değil; farklı sorumluluklar üstlenerek birbirlerinin hayatına katkıda bulunabildiği bir ortaklık biçimidir. Bir toplumda insanlar birbirine güvenmeden de yaşayabilir; fakat birlikte güçlü bir gelecek kurmaları oldukça zorlaşır. Çünkü ortak bir gelecek, yalnızca bireysel başarıların toplamı değildir. Birbirine güvenebilen insanların oluşturduğu ortak iradeye ihtiyaç duyar.
Bu nedenle güvenin eğitimi de en az bilgi eğitimi kadar önemlidir. Öğrenciye yalnızca neyi bilmesi gerektiğini değil, bildiğiyle nasıl bir insan olması gerektiğini de düşündüren bir eğitim anlayışı, güvenilir kişiliklerin oluşmasına katkı sağlar. Sorumluluk verilen, sözü dikkate alınan, yaptığı yanlışın sonucuyla yüzleşmesine imkan tanınan bir öğrenci, zamanla kendi davranışlarının başkaları üzerindeki etkisini fark eder. Güvenilirlik de böylece bir öğüt olmaktan çıkar, yaşanan bir karakter özelliğine dönüşür.
Aile ve okulun burada birbirini tamamlayan bir sorumluluğu vardır. Güven duygusunun gelişebilmesi için insanın hem güvenmeyi hem de güvenilir olmayı öğrenmesi gerekir. Sadece “insanlara güven” demek yetmez; hangi davranışların güven oluşturduğunu, hangi davranışların güveni zedelediğini de yaşayarak öğrenmek gerekir. Verilen sözün arkasında durmak, bir hatayı kabul etmek, başkasının hakkına riayet etmek, kendisine teslim edilen sorumluluğu yerine getirmek… Bunlar küçük görünen fakat karakteri inşa eden tecrübelerdir.
Medeniyet de biraz böyle küçük davranışların büyük birikimidir. Bir şehirde güzel yapılar yükselebilir, kurumlar kurulabilir, teknolojik imkanlar çoğalabilir. Fakat insanların birbirlerinin hakkına riayet etmediği, sözün değerini kaybettiği, emanetin korunmadığı ve yetkinin sorumluluktan koparıldığı bir yerde bu gelişmeler tek başına güçlü bir medeniyet meydana getirmez. Çünkü medeniyetin taşıyıcıları yalnızca yapılar değil, o yapıların içinde yaşayan insanların ahlakıdır. Güven, bu ahlakın ortak hayatta oluşturduğu en kıymetli birikimlerden biridir.
Bir insanın güvenilirliği başka bir insanın hayatını kolaylaştırır. Güvenilir insanların çoğalması aileyi, okulu, çalışma hayatını ve kurumları güçlendirir. Güven duygusu yaygınlaştıkça insanlar birbirlerini yalnızca birer tehdit veya rakip olarak değil, ortak hayatın paydaşları olarak görmeye başlar. Böylece güven, bireysel bir erdem olmaktan çıkarak toplumsal bir imkana dönüşür.
Bir toplumun gerçek zenginliğini ölçmenin yollarından biri, insanların birbirlerine elindekinin ne kadarını emanet edebildiğine bakmaktır. Bir görevi, bir sözü, bir bilgiyi, bir sorumluluğu gönül rahatlığıyla başkasına bırakabiliyor muyuz? Ne ölçüde bırakabiliyoruz? Bir insanın yokluğunda hakkını koruyabiliyor muyuz? Bize verilen yetkiyi kendimize ait bir imtiyaz gibi değil, başkasına karşı taşıdığımız bir sorumluluk olarak görebiliyor muyuz?
Bu soruların cevabı, aslında yalnızca bireysel ahlakımızı değil, nasıl bir toplum kurduğumuzu da gösterir.
Çünkü güven, kendiliğinden oluşan bir toplumsal iklim değildir. Her gün yeniden üretilen bir ahlaki emektir. Bir sözle güçlenebilir, bir davranışla zedelenebilir; fakat asıl değeri, zaman içerisinde oluşan tutarlı davranışların birikiminden gelir. Bu yüzden güveni yeniden inşa etmek, yalnızca birbirimize daha fazla inanmayı istemekle mümkün değildir. Önce güvenilir insanlar, güvenilir ilişkiler ve güvenilir kurumlar oluşturmak gerekir.
Medeniyet tasavvurunun temelinde de bu anlayış vardır: İnsan yalnızca kendisi için değil, başkasının hayatını da gözeterek yaşar. Sahip olduğu imkanı sorumlulukla, yetkiyi adaletle, bilgiyi hakikatle, gücü ise ölçüyle kullanır. Böyle bir ahlakın hakim olduğu yerde insanlar birbirlerine karşı tedbir almak durumunda kalmaz; ortak hayatın yükünü birlikte taşıyabilir.
Medeniyet, yalnızca insanların aynı şehirde yaşaması değil, birbirlerinin hayatını emanet edebilecekleri bir güven iklimi kurabilmesidir. Çünkü görünür yapıları ayakta tutan görünmez bağlar vardır. O bağlardan biri zayıfladığında yapı sarsılır; güçlendiğinde ise toplum, geleceğe daha sağlam adımlarla yürüyebilir.
Ve belki güvenin en güzel tarifi şudur:
İnsanın, kendi sorumluluğunu yerine getirerek başkasının endişesini azaltmasıdır.