Özbekistan Gezi Notları-5
Tren Urgenç’ten dönüp Amuderya’yı geride bırakırken yine uçsuz bucaksız kızıl kum deryası başladı. Uzayıp giden kızıl kum çölü ve steplerin pençelediği Buhara’ya ulaşmamız yaklaşık 6 saat sürdü. Biraz sohbet muhabbet biraz istirahatle geçen yolculuk sonrası Buhara tren istasyonuna ulaştık. Uygulama üzerinden çağırdığımız taksi ile şehrin dışında kurulmuş Buhara tren istasyonundan yer ayırttığımız mekâna varmamız ise yarım saati buldu. Gezi planı yaparken Özbekçesi ile “mehmonxone”leri (misafirhaneleri/konaklama yerlerini) tarihî mekânlara yürüyerek ulaşabileceğimiz eski şehir bölgesinden seçmeye hassaten özen göstermiştik. Bu tercihimiz, bize hem tarihî mekânların gece havasını teneffüs etme imkânı verdi hem de ulaşımda büyük rahatlık sağladı. Buhara’da konakladığımız mekân da eski Buhara’nın merkezinde Leb-i Havuz Meydanına yaklaşık 250 metre yakınlıkta idi. Dikdörtgen şeklinde avlusu, alt katında kapıları doğrudan iç bahçeye açılan, üst katta kapıları önündeki galeriye açılan sıralanmış geniş odaları ile hotel binası, 16. yüzyıldan kalma bir handı ve mimari yapısı, avludaki sedir sofralarda kahvaltısı, huzur ve sükûnu ile hafızamda yer edindi.
Vakit akşamdan geceye doğru ilerlerken hem Buhara’nın gecesini görmek hem de yemek ihtiyacımızı gidermek için kendimizi dışarı attık. Yemek mekânı arayışımız, sual ettiğimiz bir berber dükkânındaki genç esnafın yönlendirmesi ile gece saatlerinde de hizmet veren bir şaşlıkçıda bitti. Genç berberin, bulunduğumuz konuma uzak mesafedeki mekâna ulaşmamız için bizim adımıza taksi çağırıp, taksiciye mekânı tarif etmesi ve ücret konusunda taksici ile pazarlık yaparak bizi ona emanet etmesi, gezi boyunca gördüğümüz takdire şayan davranışlara misal olarak notlarımız arasında yerini aldı. Mekân şehrin yeni mahallesinde kasap lokantası şeklinde düzenlenmiş bir yerdi. Cana yakın genç işletmecisine girişte şaşlıkların bulunduğu dolaptan tercihimizi söyleyip yemek salonuna geçtik. Bizim için gezi boyunca klasikleşmiş olan doğal ve lezzetli şaşlıkları yedikten sonra konakladığımız yere dönerken hizmet aldığımız genç taksi şoförümüz Taceddin İbrahim ile bizi Semerkand’a götürmesi konusunda da anlaşarak ayrıldık ve mehmonhanede istirahate çekildik.
Sabahleyin avlusundaki sedir sofrasında kahvaltımızı yaptığımız konaklama yerinden ayrılarak planladığımız gezi turumuz için yola revan olduk. Türk İslam Kültür ve Medeniyetine tarihte büyük katkılar sağlamış iki şehr-i kadîmi (Buhara ve Semerkand) görmek arzusu geziyi tertip etmedeki en önemli gaye olduğundan tabii olarak Buhara gezisinin bende ayrı bir ilgi ve heyecan uyandırdığını belirtmeliyim. Bu ilgimin altında “cubbîlik” döneminde bu iki şehir ve âlimleri ile ilgili okuduklarımın büyük tesiri olduğu muhakkak. Tarih boyunca hem siyasi hem de kültürel açıdan büyük öneme sahip olan bu iki şehrin, sadece Mâverâünnehir’in değil, Türkistan’ın da en önemli kültürel ve ticari merkezleri ve yine çeşitli medeniyetlerin buluştuğu Amuderya ve Siriderya’nın suladığı verimli coğrafyanın simge şehirleri olmaları bu ilgi ve heyecanın diğer nedenleri idi.
Leb-i Havuz Meydanı
İlk durağımız Leb-i Havuz Meydanı oldu. Leb-i Havuz Meydanını Buhara’nın kalbi olarak tarif etsek mübalağa olmaz. Bugün ziyaretçileri ile seyyahların ve içtimai hayatın merkezi olan Leb-i Havuz Meydanı, meydanı çevreleyen Kukeldaş Medresesi, Hanaka Medresesi ve Nadir Divan Beyi Medresesi ile bir dönem ilmi hayatın merkezi olduğunu da tescilliyor. Tarihî bir su kaynağı etrafındaki üç tarihi medrese, Karahanlılar’dan kalma Magak Attari Camii, sarraflar çarşısı, halıcılar ve diğer alışveriş mekânlarıyla Leb-i Havuz meydanı bir külliye hüviyetinde.
Havuzun etrafında çay bahçeleri, yemek mekânları yer alıyor. Meydandaki ipek yolu kervanlarını simgeleyen deve heykelleri ile görünce teaccüp gösterdiğim eşeğe düz binmiş, göbeksiz ve çekik gözlü Nasrettin Hoca’nın heykeli ise ayrıca ilgi kaynağı olmuş. Merak edip araştırdığımda; Türk boylarında Nasrettin Hoca (Afandi) ve fıkralarının bilindiğini, fıkraların en yaygın olduğu Türk boylarından birinin de Özbek Türkleri olduğunu öğrendim. Özbek Türkleri “Nasriddin Afandi” hatta daha da kısaltıp “Afandi” diyorlarmış. Nasrettin Hoca ile oldukça benzer özelliklere sahip bir karaktermiş. Tarihi bir kişilik mi, yoksa halk muhayyilesinin bir ürünü mü olduğu, Türkiye ve Azerbaycan Türklerinden mi Özbeklere geçtiği, Özbek mi olduğu konularında da Özbek tarihçileri arasında görüşler bulunduğunu istitrat kabilinden aktarayım. Bütün bunların ötesinde farklı coğrafyalarda yaşıyor olsak da özde bir kültür birliğinin var olduğu aşikar diye düşündüm.
Havuzun doğu tarafında yer alan Nadir Divan Beyi Medresesi meydandaki ilk ziyaretgâhımız oldu. Taç kapsındaki mozaiklere resmedilmiş iki adet kuş, güneşe doğru uçan geyikler ve insan yüzlü güneş figürleri ile bu yapı bölgedeki benzerlerinden ayrılıyor. İslam mimarisinde pek kullanılmayan hayvan resimlerinin nakşedildiği mozaikler yapıyı tezyin etmiş. 1620’li yıllarda inşa edilmiş. Dönemin Hanı İmam Kuli Han’ın isteği üzerine Vezir Nadir Divan Bey tarafından kervansaray olarak inşa edilen yapı sonradan medreseye çevrilmiş.
Havuzun kuzey tarafında 1568 yılında Abdullah Han tarafından yaptırılmış, 2 katlı 160 odalı Buhara’nın en büyük medresesi “Kukeldaş/Kökeldaş Medresesi” bir dönem talebelerin tedrisat ve barınmaları için hizmet verdiği yapı, bugün Özbek el zanaatı ustalarının iş yerleri olarak kullanılıyor. Medresenin avlu kısmını hızlıca turladıktan sonra hemen havuzun Nadir Divani Bey tarafından 1619-1620’li yıllarda yaptırılmış Hanaka Medresesine geçtik. Sufiler için tekke olarak yaptırılan yapı sonradan medreseye dönüştürülmüş. Büyükçe tek kubbeli bir salon ve köşelerde inziva odalarının bulunduğu müze olarak hizmet veren yapı benzerlerine göre mütevazi görünüme sahip. Müzenin salonundaki Maveraünnehir bölgesini besleyen üç nehri (Amu Derya, Siri Derya ve Zerafşan Nehri) sembolize ettiği belirtilen çömlek dikkat çekiciydi.
Gelecek yazımızda Buhara’yı kaldığımız yerden gezmeye devam…