Damağımızda şaşlıklarının lezzeti, dimağımızda tarihî mekânlarının izleri ile Hokand’ı arakamızda bırakırken güneş tepeye yükselmiş, güneşin ısıttığı vadide sıcaklık iyice hissedilmeye başlamıştı. Yol kenarlarında “patır” ekmeklerini, yaş ve kurutulmuş meyve ve sebzelerin satıldığı tezgahlarıseyrederek yol alırken bir müddet sonra Fergana vadisini bereketlendiren iki nehirden biri olan Siriderya (Seyhun) nehri üzerindeki köprüden geçtik. Taksici bir ara bizi arabadan indirip “metan” yazan lpg istasyonu benzeri bir yerde gaz dolumu yaptı. Şehir merkezinden ayrılışımızdan bir, bir buçuk saat sonra da ekili tarım arazilerini, bağ ve bahçelerin süslediği Fergana vadisini arkamızda bıraktık. Dağa doğru çıkarken vadideki ova sıcağının yerini serin dağ havası almaya başladı. Artık yol kenarlarını vadinin düzlüklerindeki tarım arazileri yerine dağ yamaçlarındaki yeşillikler, yaylalar süslemeye başladı. Kullandığımız güzergâhtaki “kamçık” geçidinin hem tarihte ipek yolu için hem de bugün Taşkent-Osh uluslararası karayolu için önemli bir geçit olduğunu sırası gelmişken belirtelim.
Tırmanış bitip inişe doğru geçince önündeki park yerinden anayola kadar taşmış park etmiş araçların bulunduğu bir dinlenme alanında durduk. Kalabalık ve araç fazlalığından gayri tabii bir durum olduğu anlaşılıyordu. Merakımızı park alanında tanıştığımız bir Ahıska Türkü giderdi. Yolun “kamçık” geçidi denilen kısmında ölümlü bir trafik kazası olduğunu, yolun çift yönlü trafiğe kapatıldığını söylemesi ile park alanındaki araç fazlalığının hikmeti de anlaşılmış oldu.
Yaklaşık iki saat dinlenme alanında yolun açılmasını bekledik. Tabelasından adının “İslom Nuri Jome Masjıdı” olduğunu öğrendiğimiz dinlenme alanındaki caminin Özbekçe ifadesi ile “tahorathanesi” (abdest alma yeri) gayet temiz ve bakımlı idi. Ancak bu gezi boyunca en çok ıstırap duyduğumuz konu olan tuvaletlerde taharet musluğu bulunmaması burada da sıra bekleyip çıkandan ibrik (yerel adıyla oftoba) almak zorunda kalındığı için bizi ziyadesiyle rahatsız etti. Otellerde, camilerde, umuma açık mekânlardaki tuvaletlerde gördüğümüz/görebildiğimiz kadarıyla taharet musluğu yok. Onun yerine ibrik kullanılıyor. Bunun dini/kültürel bir saikle yapıldığını duyunca daha da şaşırdım. Avrupa gezisinde en mustarip olduğumuz konu burada da başka bir şekilde karşımıza çıktı. Ülkemizdeki uygulamanın kıymetini bir kere daha takdir ettik.
Yolun açıldığı haberi gelince bu defa yolun açılmasını bekleyen araçların yola çıkması ile oluşan trafik İstanbul’un trafiğini aratmadı. Tren hareket saatinden 5-6 saat önce Taşkent’te olmayı planlarken yaşanan bu durum nedeniyle trenin kalkış saatinden ancak yarım saat önce Taşkent tren istasyonuna ulaşabildik. Yaklaşık yarım saat gecikmeli gelen treni istasyonun dış kısmında bekledik. Ülke değişse de trenin geç gelme klasiği değişmiyor. İstasyondan hareket etmemiz 23:30’u buldu. Bilet kontrolleri yapılıp trene binince 60 kişilik yataklı vagonlardan oluşan trenin kompartımanlarla bölünmediğini gördük. Bu durum bizi yaklaşık 12 saat sürecek tren yolculuğunun zor geçeceği endişesine sevk etti ise de tren hareket edip bir süre yol alınca endişemizin yersiz olduğunu anladık. Zira altmış kişinin bulunduğu vagonda hiç ses ve rahatsız edici bir durum yoktu. Tren klimalı, bakımlı ve temizdi. Vakumlanmış naylon poşetlerde her yolcuya sakız gibi tertemiz pike, çarşaf ve yastık kılıfı verildi. Bir süre sonra yolcular özellikle bayanlar, bulunduğu yatağın etrafını çarşaflarla kapatarak kendilerine özel bir alan oluşturdu. Dışarıda Taşkent’in son ışıkları da gözlerini yumarken bizi de uyku bastı.
Gün ağarırken üstteki yataktan alnımı cama dayadım ve dışarıya baktım. Alabildiğine kızıl kum çölü ve stepler uzayıp gidiyordu. Çöl kumlarına tutunmayı başarmış çalımsı/dikenimsi bitkiler seyrekte olsa görünüyordu. Sabah güneşinin kızıllığı ile birleşen kumun kızıllığı büyüleyici bir görüntü oluşturmuştu. Bu manzara trenin Amuderya’ya (Ceyhun Nehri) ulaştığı yere kadar devam etti. Sonrasında Amuderya’nın beslediği bakımlı, bağ bahçeler ve tarım arazileri başladı ve Urgenç’e, oradan Hive’ye kadar bu şekilde sürdü. Trende yolcular uyanınca karşımızdaki yatakta İtalya’dan gelmiş, tek başına gezen genç bir seyyah ile tanıştık. Türkiye’nin de bazı şehirlerini gezmiş. Şehirler ve kültürümüze dair hafızasında kalanları paylaştı. Ülkemizde de gençler arasında bu genç gibi seyahat tercihleri olanların yaygın olduğunu bildiğimden, dünyanın küçüldüğü inancım pekişti. Her ne kadar dünya, ülke sınırları ile bölünmüşse de ulaşımın kolaylığının sağladığı imkânlarla sınırların aşıldığınıve artık “dünyalı” olmaya doğru bir gidişin olduğunu düşündüm. Hive tren istasyonuna yaklaşık 11:00 civarında ulaştık.Uygulama üzerinden çağırdığımız taksici bizi önceden yer ayırttığımız tarihî mekânların bulunduğu sur içindeki misafirhaneye bıraktı. Misafirhane bir aile işletmesiydi. Bizi mahcup/masum duruşlu genç bir kız ve babaannesi karşıladı. Her giriş çıkışta selamlık bölümünde aynı durumda oturup güler yüzle bizi selamlamaları onları misafirhanenin ayrılmaz bir parçası/demirbaşı gibi hissettirdi. Selamlık bölümünden çocukluğumuzda mabeyn dediğimiz birkaç odanın açıldığı tefrişatı yöresel döşemelerle yapılmış mekândan geçerek odamıza vardık. Odamız da aynı şekilde tefriş edilmişti. En ilgimizi çeken ise ısıtma sistemi oldu. Aynı anda odaları ısıtabilecek şekilde mabeyn ile iki odanın orta kısmına daha önce hiç görmediğimiz kocaman bir ısıtma kazanı/sobası konulmuştu. Hem gezdiğimiz tarihi mekânların bulunduğu sur içinde olması hem sessiz, sakin ve kendine has tefrişatı hem de güler yüzlü işletmecileri nedeniyle kaldığımız iki gece boyunca konakladığımız mekândan ziyadesiyle memnun kaldık.
Eşyalarımızı yerleştirip Hive’yi keşfetmek ve ekibin fotoğrafçısı akademisyen dostumuzun kırılan cep telefonu ekranını tamir ettirmek için misafirhaneden ayrıldık. Yazı dizisini hazırlarken dostumuzun çektiği fotoğrafların, gezinin bazı bölümlerini hatırlamamda büyük katkısı olduğunu ve kendisine müteşekkir olduğumu belirteyim. Uygulama üzerinden çağırdığımız taksi ile belirlediğimiz bir telefon tamircisine yakın bir noktaya vardık. Vardığımız yerde telefon tamircisini bulamayıp ileriye doğru arayışımızı sürdürürken renkli gözlü açık tenli Özbeklere benzemeyen bir kızcağız yanımıza sokuldu ve İngilizce olarak nereden geldiğimizi, nereli olduğumuzu sormaya çalıştı. Ekipteki ak saçlı Avrupai görünüşlü dostlardan bizim Avrupa’dan gelmiş turist olduğumuzu sanan kızcağız İngilizcesini geliştirmek için bunu bir fırsat olarak görmüş. Akıcı İngilizcesi ile kızın sorularına cevap veren akademisyen dostumuz kızdan yakınlarda telefoncu olup olmadığını sordu. Kızcağız tarif etmek yerine tamirciye kadar bize eşlik ettik. Telefon tamircisine meramımızı anlattık. Tamirci ekranın kendisinde bulunmadığını söyledi. Ancak birkaç yeri telefonla aradı ve bir yerde ekran buldu. Fiyat konusunda da yardımcı oldu ve sorunumuzu çözdü. Seyyahların yazılarında Özbeklerin misafirperverlikleri ve yardımseverlikleri ile ilgili yazılar okumuştum. Bu gezide karşılaştıklarımız yazılanları doğrular mahiyette idi. Kandırılma/kazıklanma korkusu yaşamadığımız bir gezi oldu. İlk kez bu gezide birlikte seyahat imkânı bulduğum akademisyen dostumuzun güçlü iletişim becerisi, rahat ve rahatlatıcı üslubu, ekipteki bütün dostlar gibi uyumu ile bize büyük katkı sağladığını da belirterek hakkını teslim edeyim.
Hive şehir merkezi düz bir ovaya kurulmuş, cadde ve meydanlar geniş, şehir planlı şekilde imar edilmiş, park ve bahçe kültürü korunmuş, tarihi mekânların bulunduğu sur içine kale kapısından kontrolle giriş yapılıyor, sur içi toprak sıvalı evlerden tutunda dar sokaklarına varıncaya kadar tamamen tarihî aslına uygun şekilde yenilenmiş. Açık hava müzesi şeklinde düzenlenen kale ve içankalenin eski halini müzelerin içinde bulunan fotoğraflarda gördüğümüzden Hive’de yapılanın, fevkalade bir turizm alanı oluşturma (destinasyon) ve tarihi aslına uygun şekilde yenileme (restorasyon) başarısı olduğunu belirtelim. Nitekim şehir UNESCO tarafından 1990 yılında Dünya Mirası Listesine alınmış, TÜRKSOY Kültür Bakanları Daimi Konseyi 37. Dönem Toplantısı’nda “Türk Dünyası 2020 Kültür Başkenti”ilan edilmiş. Hülasa; Hârizm bölgesi içinde yer alan Ceyhun Nehri’nin güneyinde kurulmuş, bölgenin kadim şehirlerinden, 1512-1920 yılları arasında hüküm süren Hive Hanlığı’nın da bir dönem başkentliğini yapmış Hive, hafızamda fevkalade bir turizm alanı oluşturma (destinasyon) ve tarihi aslına uygun şekilde yenileme (restorasyon) başarısının en iyi örneklerinden biri olarak yer edindi. Ayakta kalmış tarihî bir şehirden ziyade tarihî aslına uygun ayağa kaldırılmış bir şehir demek bana daha isabetli geldi.

Hive’nin tarihte pek çok âlime de ev sahipliği yaptığını, cebir ile algoritmanın kurucusu olarak bilinen, “0” rakamını bulan Hârizmî’nin (ö.847’den sonra), gökbilim, matematik ve doğa bilimleri alanındaki çalışmalarıyla tanınan Bîrûnî’nin(ö.1061 [?]) bunların en meşhurları olduğunu edindiğim bir bilgi olarak paylaşayım. Çölün ortasında Amuderya ile bereketlenen bu topraklarda, bir zamanlar Amuderya gibi ilim dünyasını sulayan alimler yetişirken, bugün neden çorak olduğunu insan düşünmeden edemiyor.
Şehir merkezini yürüyerek biraz turladıktan sonra yemek mekânı arayışına girdik ve karşılaştığımız genç bir Özbek’e yemek yiyebileceğimiz nezih bir yer olup olmadığını sorduk. Genç Özbek tren istasyonu caddesi üzerinde tarif ettiği yeri,bir de telefonumuzda konum olarak işaretledi. Çağırdığımız taksi ile mekâna gittik. Doğal olarak tercihimiz “şaşlık” oldu. Hesabı öderken yemek ücreti dışında bir de bu tür işletmelerde ayrıca vergi alındığı uygulaması ile karşılaştık. Tekrar bir taksi ile sur içine döndük. Misafirhanede biraz dinlendikten sonra akşam üzeri sur içi gezimize başladık. 
Özellikle kale surlarından Kuhna Ark Gözetleme Kulesinden gün batımını seyretmek ziyaretçiler için en önemli faaliyetlerden olduğundan doğrudan kale surlarına doğru yürüdük. Giriş biletli idi. Bilet satışları yirmi dört saat geçerliliği olan onbeş tarihî mekânı kapsayan veya her mekân için ayrı biletleme şeklinde idi. Biz onbeş tarihî mekânı kapsayacak şekilde olanı tercih ettik. Ancak bileti aldıktan sonra kale surlarından gün batımını seyretmenin ayrı biletle olacağını öğrendik. Bilet satışından önce bu bilginin verilmediğini söyleyip itiraz edince, görevli “Türkiye” adını da duyunca itirazımız kabul gördü ve gün batımına ramak kala kale Kuhna Ark Gözetleme Kulesine çıktık. Manzara müthişti. Ziyaretçiler kale surlarına doluşmuş, herkes elindeki fotoğraf makinesi veya cep telefonu ile bu anı kayıt altına almaya çalışıyordu. Bizde bu kervana dahil olduk. Yukarıdan özellikle sur içine doğru bakınca birkaç çatı ve sokak lambası görüntüsü hariç ortaçağda bir köy/kasabayı seyrediyormuş hissine kapıldım. Doğrudan aklıma İran’daki Yezd şehri geldi. Daha önce bir vesile ile gittiğimiz Yezd şehrinin manzarası da bu şekilde idi. Şehir tamamen çamur sıvalı tek katlı veya en fazla iki katlı evlerden, dar, taş döşeli sokaklardan oluşuyordu. Şehirde, ısıtma ve havalandırma sistemi olarak kullanıldığı söylenilen tarihî bacalar dışında yüksek mekân göze çarpmıyordu. Hive’nin sur içi de yukarıdan bakılınca bana orayı hatırlattı. 
Sur dışına doğru bakınca, gün batımının oluşturduğu kızıllık, sıcağın oluşturduğu serap ve havadaki pusun karışımı manzara; doyumsuz bir seyir zevki tattırdı. Çocukluğumda köyümdeki tepeden gün batımını seyrederken gördüğüm, güneşin ufukta kayboluşunu perdeleyen hiçbir engel olmadan ufuk çizgisinde batışı manzarasının aynısı idi. Gün batımını seyrederken milli kıyafetler giyinmiş bir genç, Özbekçe bir şarkı söylemeye başladı. Zaman zaman sesini yükselterek coşkulu, gösterişli şekilde şarkıyı okumasından bunun sürekli veya zaman zaman tekrar eden bir gösteri olduğunu zannettim.Şarkıyı okurken tekrar ettiği mısralardan “Shahzodalar” şehzadeler, “kel” gel, “Atrofingda” etrafında, “sarson” sersem kelimelerini yakalayabildim. Sonra aldığım kayıttan tekrar dinlediğimde şarkının bu günlerde meşhur bir Özbek şarkısı olduğunu anladım. Şarkının adı “sarson” imiş. Özbekistan gezisi boyunca bazılarının konuştuğu Özbekçe kelimeleri büyük ölçüde dikkatli dinlediğimizde anlarken bazılarınınkini hiç anlamadığımızı daha sonra bunun farklı lehçeler kullanılması ile ilgili olduğunu öğrendiğimi de istitrat kabilinden belirteyim. 
Gün batımını seyrettikten sonra kaleden inerek sur içindeki tarihî mekânların gece görünüşlerini fotoğrafladık. Sur dışına çıkarak şehir merkezini gezdik. Sur dışı çok sakin idi. Gece hareketliliği sur içinde yaşanıyordu. Misafirhaneye dönerek yolculuğun ve yoğun geçen günün yorgunluğunu atmak için istirahate çekildik. Sabahleyin kahvaltıdan hemen sonra biletini aldığımız sur içindeki hepsi yürüme mesafesinde olan on beş mekânı gezmeye başladık. Aldığımız biletin arkasında dâhil olan tüm yerler listelenmiş ve haritasında numaralanmıştı. Numaraları takip ederek; Kalan minare, Cuma Camii, İslam Hoca Minaresi, Pahlavan Mahmud Türbesi, Taş Kauli Sarayı, Eski medreselerde faaliyet gösteren ipek atölyeleri….hülasa bilete dahil olan bütün mekânları gezdik. Her minare, medrese ve sarayda gördüğünüz o turkuaz, kobalt ve lacivert çinilerin o harikuladeliği ve çölün kızıl/kahve rengi ile uyumu insanı mest ediyor.
Tarihî mekânlardan sonra gezi geleneğimiz olan her şehirde mutlaka yaptığımız pazar yeri turumuzla Hive gezimizi tamamlamış olduk. Tabii bir de şaşlık yemek. Gezdiğimiz pazar yerlerinden en intizamlı, bakımlı ve büyüğünün Buhara pazarı olduğunu belirtelim. Uygulama üzerinden çağırdığımız taksi ile misafirhaneden eşyalarımızı alıp işletmeci Hanımefendiler ile vedalaştıktan sonra hareket saati 15:12 olan trenimize binmek için tren istasyonuna ulaştık. Kontrol gişelerinden geçerek yaklaşık altı saat sürecek Buhara yolculuğumuz için yataklı trendeki yerlerimizi aldık. Gelecek yazımızda devam etmek üzere….