Cinuçen Tanrıkorur. Klasik Türk musıkisi bestecisi, udî ve müzikolog. 1938’de İstanbul’da doğdu. Musıki eğitimine küçük yaşlarda başladı. Ud çalmayı kendi kendine öğrendi. Klasik Türk musıki usul ve repertuvarı eğitim aldı. Henüz genç yaşta önemli besteler yaptı. Geleneksel makam anlayışına bağlı kalmakla birlikte, yenilikçi üslupla eserler verdi. “Şedd-i sabâ” adlı yeni bir makam oluşturdu. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde mimarlık okudu. Yurt içi ve yurt dışında konserler verdi. Selçuk Üniversitesi’nde Müzik Eğitimi Bölümü’nü kurdu. Beşyüzden fazla eser besteledi. Yahya Kemal, Fuzûlî, Mevlânâ gibi şairlerin şiirlerini notaya döktü. “Ud Metodu” kitabıyla ödül aldı. Ud icrasındaki ustalığı ve zarif tavrı onu kısa sürede tanınır kıldı. Musıki dışında kültür, dil ve sanat üzerine birçok yazı kaleme aldı; çeşitli dergi ve ansiklopedilere katkı sundu. Türk müziğinin tanıtımında etkin rol oynadı. Çok sayıda öğrenci yetiştiren Tanrıkorur, hem ses hem ud icralarıyla tanındı; mikrofon kullanmadan konserler verdi. Aynı zamanda araştırmacı ve yazar kimliğiyle musıki ile lgili makaleler, analizler kaleme aldı. 2000 yılında vefat etti. Ardında hem sanat hem düşünce dünyasında derin izler bıraktı.
Bir kaç gün önce vefatının 25. yıldönümüyle yeniden andığımız Cinuçen Tanrıkorur’u canlı olarak Kubbealtı derneğinde dinlemiştim. İcra ettiği şarkı kendi bestesi olan “Neme yetmez?” idi. Bir edebiyatçı olarak sözlerinden ve icrasından çok etkilendiğimi söylemeliyim. Sözleri Şükufe Nihal’e ait olan bu şarkı derin mi derindi.
Yakut, mine, zümrüt bana birdir kayalarla
Bir gül dikeninden kanayan el neme yetmez?
Kâşâne, sedir, sırma, ışık onların olsun
Bir köhne kitap bir sarı kandil neme yetmez?
…
Bir çölde biten dal gibi ıssızsa da rûhum
Dost âleminin ettiği kem söz neme yetmez?
Vardır anacak bir gün olup ismimi elbet
Bir servinin altında dolan göz neme yetmez?
Nalan, viran, giryanım aman. Mahrum, mahzun, mehcurum aman…
Cinuçen Tanrıkorur’u rahmetle anarak bu güftelerde teslimiyetle göğüslendiği anlaşılan ve elbet bir yerde bir şekilde mükafatlanacak olan mahrumiyet duygusu üzerine bir kaç kelam etmek istedim.
Mahrum olmak, mahzun olmayı getirir. Hayal ettiğimiz, ümitle beklediğimiz, murad ettiğimiz şeylerin varlık mertebesine çıkmaması, onları var iken kaybetmişiz gibi bir his uyandırmaz bizde. Sadece, uzun bir müddet gerçekleşmediklerinde bizi “mahrum” hissettirir. Mahrum olmak, yoksun olduğumuz şeyden eksik hissetmektir kendimizi. Tarif edilmez bir duygudur bu. Gözle görülmez bu eksiklik. Elle de tutulmaz. Ama hissedilir. Derinden, sessizce, usul usul…Bazen bir öğretmendir mahrumiyet. Sabrı, beklemeyi ve teslimiyeti öğretir.
Mahrum olmaya, akılla yaklaşıldığında farklı; gönülle yaklaşıldığında farklı netice elde edilir. Akıl mahrumiyeti mantıksız, gereksiz, telafisi bir an önce yapılması gereken bir eksiklik gibi görüp ona karşı duruken gönül mahrumluğun her zaman mağdurluk olmadığını, aksine eksikliğin de hayatımızda birşeyi tamamlıyor olduğunu söylerek onunla yaşamayı kabul eder.
Yukarıdaki şiirde derin bir mahrumiyet duygusu işlendiği açıktır. Şair önce maddî zenginliklerin kendisi için bir anlam ifade etmediğini kastederek yakut, mine, zümrüt gibi değerli taşlarla sıradan kayalar arasında bir fark görmediğini söyler. Gösterişli saraylar, süslü eşyalar, ihtişam ve ışık başka insanların olsun darken onlara ihtiyaç hissetmediğini, onlarsız da yaşabileceğini dile getirir. Çünkü sade bir hayat, bunların hiçbirine ihtiyaç hissettirmez. Onun için hayatın anlamı bu görünürlüklerde değildir. Eski bir kitap ve sarı bir kandil, onun iç dünyasını beslemeye ve aydınlatmaya yeter. Bu gönüllü bir mahrumiyet, bilinçli bir uzak duruştur. Ruhunu zenginleştiren şey dış dünyadaki ihtişam değil, iç dünyasındaki derinliktir.
İkinci kıtada ise bu kez gönüllü olmayan, hatta biraz acı veren bir mahrumiyet öne çıkmaktadır. Şair, ruhunun bir çölde biten yalnız bir dal gibi olduğunu söylerken içsel bir yalnızlığı, unutulmuşluğu ve hakiki sevgi ve ilgiden yoksun oluşunu anlatır. Üstelik dost bildiklerinin kötü sözleriyle yetinmesi gerektiğini söyleyerek güçlü bir tariz yapar. Hem dosttan mahrum, hem kem söze maruz kalmış şairin gönlü mahzun oluvermiştir. Bununla birlikte onun zaten ıssız ve kırgın olan ruhunda derin bir yara açılmamış, tersine içindeki ince bir umuda sığınmıştır. Hayatında mahrum kaldığı büyük (!) şeyler, mematında küçücük bir “vefa” ile onda mağrurluğa dönüşebilir. Eğer biri, bir servi ağacının altında –yani mezarının başında– gözleri dolarak onu hatırlarsa, bu bile ona yeterlidir. Çünkü vefasızlıktan daha büyük bir mahrumiyet bulunmamaktadır.
Evet, her birimiz birşeylerden mahrumuz. Bunların bazıları maddi bazıları manevi yoksunluklardır. Gönül sahipleri olarak bizler için gerçek eksiklik, maddî şeyler değil, duygusal ve insanî yoksunluklardır. Şiirde de görüldüğü üzere gönül sahipleri, duygusal yoksunluğun getirdiği derin yalnızlığı, gösterişli bir hayatın eksikliğinden daha büyük bir mahrumiyet addeder ve ancak bu tür bir mahrumluktan mahzun olurlar. Ve yine aynı gönül sahipleri, bazen küçük bir hatırlanış ile büyük bir yokluğu unutabilir ve bu vefadan mağrur olabilirler.
Şimdi düşünelim neden mahrumuz, niye mahzunuz, neyle mağruruz?