eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Dr. Münir TEZCAN

1972 yılında Konya ilinin Kadınhanı ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini memleketinde tamamladı. Konya Endüstri Meslek Lisesini bitirdikten sonra 1990 yılında girdiği Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden 1995 yılında mezun oldu. Aynı yıl Kahramanmaraş İmam Hatip Lisesinde öğretmenliğe başladı. Kahramanmaraş’ta çeşitli okullarda öğretmen olarak çalıştı. Sütçü İmam Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslâm Bilimleri Tefsir Anabilim Dalında “Kur’an’ın Engellilere Yaklaşımı ve İslâm’ın Engellilere Tanıdığı Kolaylıklar” adlı tez çalışması ile 2006 yılında yüksek lisansını; Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Tefsir Anabilim Dalında “Kur’an’da İnsanın İç Denetimi” adlı teziyle de 2019 yılında Doktorasını tamamladı. 2009 yılında Erzincan İl Milli Eğitim Müdürlüğüne ilköğretim müfettiş yardımcısı olarak atandı. 2012 yılında müfettiş oldu. Halen 2014 yılında tayin olduğu İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğünde eğitim müfettişi olarak görev yapmaktadır. Yüksek lisans ve Doktora çalışmaları kitap olarak yayımlanmıştır.

    Özbekistan Gezi Notları-3

    Kokand/Hokand

    Tren Kokand’a doğru süzülürken yol yorgunluğuyla tren tekerleklerinin demir yolu boşluklarına düzenli aralıklarla çarpa çarpa çıkardığı ses bize ninni gibi geldi ve ne havanın sıcaklığı, ne kompartımanının konforsuzluğu ekibi uyumaktan alıkoyabildi. Benim dışımdaki diğer dostlar iki saat süren tren yolculuğunun büyük kısmını uyuyarak geçirdiler. Bense yolculuğun büyük kısmını toprağı güzelleştirmiş muntazam dikilmiş, bakımları yapılmış meyve bahçelerini, uzayıp giden tarım arazilerini seyrederek geçirdim. Kompartımanda bizim dışımızda iki Özbek genç daha vardı. Onlardan oturduğu pencere önündeki portatif masanın yanından ara ara dışarıyı seyreden ara ara telefonu ile meşgul olanı, ağırbaşlı duruş ve oturuşu ile dikkatimi çekti. Ekipte daha önceki gezilerimizden bildiğim birkaç kelimeyle, olmadı beden diliyle de olsa insanlarla bir şekilde iletişim kurma ustalığına gıpta ettiğim dostumuzun başlattığı konuşmalardan gencin kendi ifadesi ile “tibbiyot” (tıp) okuduğunu, 3. sınıfta olduğunu öğrenmiş olduk.

    Özbekistan gezisi süresince Andican-Kokand, Taşkent-Hive ve Hive-Buhara arasında ulaşımı trenle sağlamıştık. Kısa mesafe treni olmasına bağladığım Andican-Kokand treni dışındaki diğer iki yolculuğumuzda kullandığımız yataklı trenler gayet temiz, bakımlı ve konforlu idi. Andican-Kokand treni bana doktora yaptığım dönemde Erzincan’dan Kayseri’ye haftada bir gün dersler için gelip giderken kullandığım Doğu ekspresi ile Kahramanmaraş’ta çalıştığım sıralarda Konya’ya gelip giderken kullandığım Toros ekspresini hatırlattı. Tren yolculuklarının kendine has yalnızlık duygusu ve hüznünü yeniden hissettim.     

    Gezi öncesi yaptığımız okumalarda Özbekistan’da şehirlerarası yolculuklarda karayolundan ziyade demiryolu ulaşımının tercih edilmesi tavsiye ediliyordu. Tavsiyenin isabetli olduğu tecrübeyle sabit oldu. Özbekistan’da 1880’li yıllarda Ruslar tarafından başlatılan demiryolu alt yapı çalışması, bağımsızlık sonrası yapılan çalışmalarla batıda Hive, Urgenç, Buhara’dan merkezde Karshi, Termez ve Semerkant’a ve doğuda Taşkent ve Fergana Vadisi’ne kadar büyük şehirleri ve bölgeleri birbirine bağlayacak şekilde geliştirilmiş. Buna bağlı olarak tren istasyonları da asrileştirilmiş. 

    Yolculuk boyunca kondüktörlerin bilet kontrolü ve istasyonda inecekleri ikaz etmek için gelmemesi nedeniyle ineceğimiz istasyonu kaçırabiliriz endişesiyle yardım istediğimiz doktor adayı Genç Özbek, Kokand istasyonuna yaklaşınca bizi uyardı ve yaklaşık iki saatlik bir yolculuk sonrası tren Kokand istasyonuna (Vokzal) ulaştı.Özbekistan’da tren istasyonlarına Rusça vokzal deniliyor.Günlük hayatta Rusça isimlendirmeler yoğun şekilde kullanılıyor. Bölgede 1860’lardan başlayıp bağımsızlığın ilan edildiği 31 Ağustos 1991 yılına kadar süren Rus işgali döneminde  özellikle 1940’lı yıllarda Stalin’in tek dil politikasının bir sonucu olarak diğer bölge ülkelerinde olduğu gibi Özbekistan da kril alfabesi kullanmaya mecbur edilmiş. Ta ki bağımsızlığın ilanı ile birlikte kendi değerlerini oluşturma dönemine giren Özbekistan’ın 1995 yılında Özbekçeyi resmi dil olarak kabul etmesine kadar bu süreç devam etmiş.  Bağımsızlık sonrası Özbekler kendi kendilerinin begi (ÖZ-BEG: Özünün/kendinin beyi) olduktan sonra Özbekçenin resmi dil olarak kabul edilmesine rağmen, Rusçanın hala ülkede yaygın olarak kullanıldığını, okullarda ikinci dil olarak öğretildiğini, bunun biraz uluslararası sisteme dâhil olmayla ilgili bir boyutunun da olduğunu okumalarımdan edindiğim bir bilgi olarak paylaşayım.

    Kokand tren istasyonuna iner inmez uygulama üzerinden çağırdığımız taksi ile önceden yer ayırttığımız, kaldığımız iki gece süre zarfında adı gibi rahat ettiğimiz hotelimize ulaştık. Eşyalarımızı yerleştirip biraz istirahatten sonra hotelden çıktık. Hava kararmış hatta zaman akşamdan geceye doğru ilerlemeye başlamıştı. Bu gece havasını/kokusunu biliyorum. Karasal iklimin olduğu şehirlerde gündüz sıcağının etkisinin kaybolup gecenin serinliğinin hissedilmeye başladığı tarifi zor sıcak serinlik karışımı havaya memleketim Konya’dan aşinayım. İçime çektiğim hava bana doğrudan memleketimi hatırlattı.

    Hotel çıkışında karşılaştığımız genç bir Özbek’e yakınlarda yemek yiyebileceğimiz bir mekân olup olmadığını sorduk. Yakında “şaşlık” yapan bir mekânı tarif etti, tarif etmekle kalmayıp mekâna kadar bize eşlik etti. Elmacık kemikleri çıkık, derine gömülmüş çekik gözleri ile sanki sürekli gülüyormuş gibi yüz hatlarına sahip Özbeklerden gezi boyunca gördüğümüz dürüstlük ve yardımseverlik onlara olan yakınlık hissimi daha da artırdı. Mekân 3-5 iptidai çardağın kenarlarına serilmiş minderler, ortasına konulmuş sehpalar şeklindeki oturma yerlerinde müşterilerini ağırlayan bir nevi sokak lezzeti mekânı denilebilecek bir kebapçı idi. Kebaplar açık alana konulmuş mangalda pişiriliyordu. Gündüz gezerken benzer mekânlar görünce yaygın olduğunu anladık. Gezi süresince vazgeçemediğimiz Özbeklerin “şaşlık” dedikleri kıymadan ve kuşbaşından yapılmış bizdeki adana kebabın, şiş kebabın muadili olan lezzetle ilk burada tanıştık. Mahallî baharatlarla terbiye edileni damağımıza hitap etmedi. Ancak baharatsız olanı çocukken yediğimiz doğal etin enfes tadını hatırlattı. Özbekistan’da yemekler bol kepçe veriliyor. Şiş kebaplar olsun, porsiyonlar olsun miktar olarak Türkiye’dekinin iki katı iken ücret olarak yarısı veya üçte biri oranında. Yemekle beraber Özbeklerin “piyale” dedikleri kulpsuz fincan/kâselerde ikram edilen yeşil çaydan da içtik. Hemen bütün yemek yediğimiz mekânlarda piyale ile yeşil çay servis edildi. Bir nevi millî içecek. Özbekler “ağ çay bar” (bar/var) diyorlar. Gara çay dedikleri bizim kullandığımız çay pek bulunmuyor. Ağ çay dedikleri ise açık yeşil renkli bizim damak tadımıza pek hitap etmedi. Yemekten sonra üstü açık çardağın üzerine serilmiş minderlerde oturarak bir müddet dinlendikten sonra hotelimize geçtik ve ertesi gün gezilecek mekânlarla ilgili planlamayı yaparak istirahate çekildik. 

    Sabahleyin kaldığımız iki katlı otelin ikinci katının terasında kahvaltımızı yaptıktan sonra bir gece daha burada konaklayacağımızdan eşyalarımızı hotelde bırakarak kendimizi dışarı attık ve Özbeklerin “Kûkon” veya “Qo’qon” şeklinde telaffuz ettikleri Fergana vadisinin güneybatı tarafında kurulmuş, tarihi ipek ve baharat yollarının kesiştiği kadim şehir Hokand/Kokand turumuza başladık.

    Gezi öncesi okumalarımdan edindiğim; tarihi iki bin yıl geçmişe kadar götürülen Fergana vadisinin önemli şehirlerinden biri olan Hokand’ın, 1709 yılından 1876 yılına kadar Hokand Hanlığının başkentliğini yaptığı, en şaşalı dönemini o zaman yaşadığı, bölgede varlık gösteren Hive, Buhara ve Hokand hanlıkları arasındaki rekabet ve kardeş kavgasının Rus işgaline zemin hazırladığı ve bölgenin Ruslar tarafından işgal edildiği, zaman zaman işgale karşı başlatılan mücadelelerin Ruslar tarafından kanlı şekilde bastırıldığı, işgal döneminde pek çok tarihi eserin yok edildiği/tahrip edildiğinden günümüze az sayıda tarihi eserin ulaşabildiği, 2021 yılında Hokand’da yapılan Türk Dünyası Turizm Bakanları toplantısında şehrin “Türk Dünyası Turizm Başkenti” seçildiği, ahşap oyma zanaatkârlığını bugün de sürdürmesi nedeniyle 2019 yılında Unesco tarafından Hokand’a “Dünya Zanaatkârlar Şehri” unvanı verildiği bilgilerini. aktarayım. Şehrin adının nereden geldiği konusunda ise farklı rivayetler var. Bana Farsça hûbkand “iyi, güzel şehir” kelimesinden türediği şeklindeki görüş yakın geldi.

    Şehir düz bir alana kurulmuş. Ana caddeler geniş ve bakımlı, meydan ve park kültürü burada da korunmuş. Geniş meydanlar ve parklar mevcut. Yüksek bina yok. Dikey mimari burada henüz keşfedilmemiş. Bir ara ana caddeden ayrılıp avlulu, tek katlı evlerin bulunduğu dar bir sokakta yürürken lise yıllarımdaki Konya Karatay ilçesinin eski mahallelerinde dolaşıyorum hissine kapıldım. Gezdiğim şehirler içinde Konya’nın eski haline en çok benzettiğim Kokand oldu.Mevlana’nın, üçler mezarlığının 80’li, 90’lı yıllardaki arka sokakları hafızamda canlandı. Tarihi eskiye sardıkça, öze döndükçe inanç ve kültür birliğinin tezahürü olan şehir yerleşiminin benzerlikleri artıyor diye düşündüm.

    Yakın zamanda yaptığımız altı başkent üç şehri kapsayan Avrupa turunda da bu durumu gözlemlemiştim. Şehirlerin nazım planları aynı şekilde tasarlanmış. İnanç/kültür şehir ve mekânları şekillendirmiş. Avrupa’da şehirlerin ortak tarihi mekânları; ihtişamlı, keskin motifli mimari çizgileri ile kiliseler, saraylar iken İslam Coğrafyasında kendine has mimari özellikleri ile camiler/minareler, Avrupa’dakilere kıyasla daha mütevazi saraylar. Bir dönem dünya bilim tarihine büyük katkı sağlamış bu coğrafyada firuze kubbeli medreseler. Yine bu coğrafyaya has türbeler. Ancak küreselleşme ile birlikte mekânlar birbirine benzemeye, mahallî farklılıklar ortadan kalkmaya başlıyor. Artık dünyanın neresine giderseniz gidin gördüğünüz göreceğiniz yeni mekânlar gelişmişlik düzeyine bağlı olarak hep birbirinin aynısı; yüksek binalar, iş merkezleri, plazalar, AVM’ler vb. Bu yüzden doğal yapısı henüz bozulmamış, mahallî özellikleri kaybolmamış mekânları gezip görmek tercih edilir olmuş. Nitekim seyahat sıralamalarında henüz mahallî kimliği bozulmamış ülkelerin/mekânların ilk sıralarda yer alması da bunun bir göstergesi.

    Günümüze ulaşabilen az sayıdaki tarihi eserden, Hokand Hanlığınım son hanlarından Hüdayar Han’ın (ö.1882) şimdilerde müze olarak kullanılan sarayı, hanlığın kadın temsilcilerine ait olduğu bilinen Madari Han Türbesi, Dahma-i Şahan Türbesi ve Cuma Camii ziyaret listemizdeki mekânlaridi. Bulunduğumuz mevkiye yakın olması nedeniyle ilk ziyaretimize aynı mezarlık içinde bulunan türbelerden başladık.

    Uygulama üzerinden çağırdığımız genç taksi şoförü bizi içerisinde türbelerin bulunduğu büyük şehir mezarlığının yanımda bıraktı. Yan cephesinden ihtişamını kavrayamadığımız eserin, yürüyüp ön cephesine geçince Narbutek Han Medresesi olduğunu anladık. Hokand Hanlığınım. 18.yy hanlarından Narbutek Han tarafından 1799 yılında yapılmış medrese bir zamanlar kentin en büyük medresesi imiş. Tarihinde 40 medreseye ev sahipliği yapmış Kokand’da günümüze ulaşabilen birkaç medreseden biri olmuş. Giriş kapsının sol tarafında camisi bulunuyor. Daha sonra gördüğümüz benzer yapılara göre tezyinatı az, sade denilebilecek bir yapı. Tuğla işçiliği ön plana çıkmış. Kapılardaki ahşap oyma motifler zanaatkârlık harikası. Caminin iç ve sayfiye kısmında Andican Cuma Camiindeki gibi namaz için serilmiş süslü minderler var.

    Cami ve medreseden oluşan külliyenin hemen yanında Madari Han Türbesi ve Dahma-i Şahan Türbesinin de olduğu şehir mezarlığı bulunuyor. Mezarlığa girince mezarlığa değil de mevtalar için yapılmış evlerin bulunduğu bir yatırlar şehrine girmiş gibi hissettim. Kabirlerin üzerinde mezar taşı yerine küçüklü büyüklü kubbeler, kubbeli kulübeler inşa edilmiş. Bazısına kapı pencere yeri konulmuş. Gezerken inşaatı devam eden bir mezar yapımına da şahitlik ettik. Mezar yeri değil de ev yapıyorlar gibi geldi. Bu mezar kültürünü,eski Türk inancındaki ölümden sonra varoluş ile bağlantılı, binlerce yıldır gelişmekte olan Türk kültürünün önemli bir mirası olan anıt mezar geleneğinin İslamiyet sonrası türbelere/kümbetlere dönüştüğü şeklinde izah etmeye çalıştım.Kabristan temiz ve bakımlı idi. İçerisinde dinlenme yerleri yapılmış. Kabristanın girişinde “ziyaret adabına uyun”uyarısının bulunduğu tabelada; üzerlerine X (yasak) işareti konulmuş “QABRGA SIG’INISH”, (Kabre sığınış)  “CHIROQ QO’YISH”(çıra koyuş, mum yakmak),“DARAXTLARGA BAND BOG’LASH” (ağaca bez bağlayış) “OCHIQ KIYINISH” (açık giyiniş) uyarılarının bulunması bizdeki benzerlerini hatırlattı.

    Dahmai Şahan (hanlar mezarlığı) Türbesinin üzerindeki levhada 1820 yazılı. Türbeye yüksek bir taç kapıdan giriliyor. Taç kapının kemerleri çini mozaiklerle süslenmiş. Bitkisel motifler oyularak süslenmiş ahşap kapı pervazları ve ahşap kapı kanatlarında büyük bir maharetle Arap harfleri ile yazı kuşakları nakşedilmiş. Mescit kısmında ise beni etkileyen kısım tavan süslemeleri oldu. İki ahşap sütun üzerindeki tavan çiçek motifleri ile süslenmiş. Süslemeler yeşil, pembe, sarı, mor, mavi renklerle tam renk cümbüşü oluşturmuş. Külliyenin hazire bölümünde ise hanların mezarları bulunuyor. Büyük mezarlığın içerisindeki Madari Han Türbesinin hanlığın kadın temsilcilerine ait olduğunu, yapının birçok onarım geçirerek günümüze ulaştığını, Dahma i Şahan Türbesi ile aynı tarihlerde inşasının başladığını okumalarımdan edindiğim bir bilgi olarak aktarayım.  

    Kabristan ve türbeleri gördükten sonra, Hokand Hanlığı’nın  günümüze ulaşabilen tek sarayı Hudayar Han Sarayına giderken güzergâh üzerinde faaliyette olan haritada “Tanrı’nın Annesi Kazan İkonu Onuruna Kilise” adıyla kayıtlı bir kiliseyi de görme imkânı bulduk. Avlu içindeki küçük kilise ziyarete açıktı. Kilisenin bana ilginç gelen ve daha önce benzerlerinde görmediğim özelliği çatısındaki haçların üzerinde bulunduğu yuvarlak döküm top şeklindeki kaideleri oldu. Duvar ve tavanlarında canlı renkli resimler, dini merasimlerde kullanılan malzemelerle dolu küçük bir iç mekâna sahipti. 

    Kiliseden ayrılarak ara sokaklardan yürüyüp Hudayar Han sarayının bulunduğu mukimi parkına ulaştık. “Mukimi Medeniyet ve Dinlenme Bağı” büyük temiz ve bakımlı bir park. Özbekistan’ın gezdiğimiz bütün şehirlerinde meydanlar ve parklar temiz ve bakımlı idi. Şahit olduğumuz bu durum, temizlik konusunda bizim müspet cihette mesafe kat etmemiz gerektiğini hep birlikte dile getirmeye sevk etti.

    Biraz yürüdükten sonra Hudayar Han Sarayının yan duvarları göründü. Dikdörtgen şeklinde çok geniş bir alan üzerine kurulmuş, dışarıdan kale gibi gözüken yapının ön cephesi baştanbaşa mavi, sarı ve yeşil çinilerle süslü. Taç kapısı, firûze kubbeleri, oymalı ahşap kapıları, oyma işlemeli ahşap sütunları, iç duvar ve tavanlarını tezyin eden mavi-yeşil-sarı çinileriyle muhteşem bir eser. Hüdayar Han bu sarayı bölge için Rus tehdidinin hissedilmeye başladığı bir dönemde çok büyük bir bütçe ayırarak yaptırmış. Rus işgali döneminde sarayın birçok bölümü tahrip edilmiş, yok olmuş. Son olarak 2008-2009 yıllarında kapsamlı bir şekilde onarılmış. Bana mezarlıklardan ziyade ihtişamlı saraylar dünyanın faniliğini daha fazla anlatıyor. Hüdayar Han kim bilir ne emellerle bu sarayı yaptırmıştı diye düşündüm. Sarayın ana giriş kapısının üzerindeki çinilere nakşedilmiş Mü’min süresinin 16. ayetindeki (Bugün hükümranlık kimindir? Elbette tek ve mutlak hükümran olan Allah’ındır!) bölümünü okudum ve sonra Taşlıcalı Yahyâ’nın şu beytini hatırladım:

    Cihân fânidir ey Yahyâ Hüvel-Hayyü Hüvel-Bâkî  

    Değişmem atlas-ı çarha benim bir köhne şâlım var.

    Hudayar Han Sarayın’ın içinde bulunduğu mukimi parkından ana caddeye çıkarak ziyaret listemizdeki son durağımız Cuma Camii istikametine doğru yürürken bu gezide ekibin hesap işlerinden sorumlu kişisi seçtiğimiz dostumuz tabelasında “Totli Holva” yazan küçük bir helvacıdan bizdeki peynir helvasına benzer bir tatlı ikramı ile ekibi dinlendirdi. Helva tatlısı damağımıza hitap etmedi. Gezdiğimiz şehirlerde baklavacı veya diğer tür tatlı mekânlarını görmememizden tatlı kültürünün yaygın olmadığı kanaati oluştu. Tatlı kültürü bize güneyden gelmiş diye düşündüm. 

    Helva molasından sonra biraz yürüyüp Cuma Camiine ulaştık. Hokand Hanı Ömer Han (1810-1822) tarafından yaptırılan Cuma Camii,  avlusu, avlunun ortasında yükselen 22,5 metrelik minaresi, avluyu çevreleyen ayvanın tavan süslemeleri, ayvanın tavanını ayakta tutan ahşap oymalı sütunları ile müstesna bir yapı. Caminin kapalı alanı küçük, çatıdan aydınlatmalı, iç sütunların sadece alt kısımları oyma işlemeli. Caminin sayfiye kısmı ile ayvan kısmı iç kısmından daha gösterişli. Avlunun çevresinde hücreler ve dershaneler var. Gezerken bir ustayı ahşap sütun oyup işlerken gördük. Ahşap işlerine meraklı dostumuz hem avluda bakıma alınmak için yatık vaziyetteki sütunları, hem de ustanın çalışmasını bir süre izledi/inceledi. Usta işlem yaptığı sütunun karakavak ağacından olduğunu, ceviz ağacından yaptıklarının da bulunduğunu, ceviz ağaçlarının Türkiye’den geldiğini, yenileme işini bir Türk firmasının aldığını söyledi. Dostumuza göre farklı ağaç türlerinden yapılmış, hem el işlemeli hem de fabrikasyon sütunlar vardı. Ahşap oymacılığı diğer şehirlere göre Kokand’da daha yaygın, Unesco’da “Dünya Zanaatkârlar Şehri” unvanını vermek suretiyle bu durumu tescillemiş.Hokand’ın Külliye alanının bir kısmı “Uygulamalı Sanatlar Müzesi ve Esnaf Merkezi” olarak kullanılıyormuş. 

    Cuma camii ziyaretimizi de tamladıktan sonra yemek için uygulamadan bir mekânı belirleyip oraya doğru yürüdük. Mekâna ulaştığımızda hotele yakın akşam “şaşlık” yediğimiz mekân karşımıza çıktı. Bol kepçe enfes şaşlıkları yedikten sonra Taşkent’e ulaşım için yazımın başında belirttiğim bir şekilde insanlarla iletişim kurmanın yolunu bulan dostumuzun başka bir seyahatte bağ kurduğu Kokand’lı bir gencin vesilesiyle ayarladığımız/anlaştığımız taksici ile ertesi gün için teyitleştik. Bu yolculukta taksiyi tercih etmemiz önceden biletini satın aldığımız Taşkent-Hive treninin hareket saatinin 22:48 olması ve bu saate Taşkent’e ulaştırabilecek Kokand’dan tren bulunmamasıydı.  

    Sabahleyin taksici anlaştığımız saatte bizi hotelin önünden aldı ve yaklaşık 300 km’lik 6 saat sürecek Kokand-Taşkent yolculuğumuz başladı. Gelecek yazımızda yolculuğumuza devam etmek üzere…

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.