Son çeyrek asrın en trajik ve paradoksal manzaralarından biri, geleneksel olarak irfanı, hikmeti ve kültürel kökleri aktarmakla yükümlü olduğunu iddia eden eğitimcilerin, Batı’nın en seküler ve araçsal ürünü olan teknoloji karşısındaki derin boyun eğişi ve eleştirisiz hayranlığıdır. Bu, basit bir uyum meselesi değil, ileri sürülen “milli eğitim” düşüncesinin epistemolojik iflası ve Batı karşısındaki yenilmişlik kompleksinin teknolojik fetişizmde tecessüm etmiş halidir.
Söz konusu zihniyete sahip eğitimciler, Batı aklının mahsulü olan teknolojiyi, onun felsefi arka planını ve yıkıcı metodolojik devrimini sorgulamaksızın, yalnızca “çağı yakalama”nın sihirli anahtarı olarak kutsamaktadır. Oysa bu, bir ilerleme değil, araçsal aklın mutlak zaferi ve özgün bir irfan geleneği inşa edememenin acı bir itirafıdır.
Bu paradoksun kökenleri, Batı karşısında yaşanan tarihsel mağlubiyet ve kültürel aşağılanma travmasında aranmalıdır. “Medeniyet” mücadelesindeki geri kalmışlık hissi, bilinçaltında teknolojiyi bir “intikam ve intibak aracı”na dönüştürmüştür. Teknoloji, kaybedilen itibarın iadesi, “muasır medeniyet” seviyesine ulaşmanın ve nihayet “onlar” gibi olmanın somut kanıtı olarak görülür. Dolayısıyla, maddi dünyada kültürel üstünlük iddiasını kanıtlamanın nihai yolu haline gelir; “bizim” hikmetimizin, “onların” teknolojik iktidarıyla taçlandırılmasıdır. Ne var ki bu, kompleksli bir aşağılık duygusunun tersyüz edilmiş halinden başka bir şey değildir.
Hakiki eğitim, vasat bir bilgi aktarımı değil, kendi kültürel temelinden hareketle özgün bir tefekkür tarzı inşa edip, buna uygun bir eleştirel şuur, tarihsel idrak ve değerler sistemi ile donanmış bir feraseti aşılamaktır. Oysa Batı karşısında ezik bu anlayış, özgünlük iddiasını çoktan yitirmiş, “Nasıl yetişirsek onlar gibi oluruz?” sorusuna kilitlenmiştir.
İki sistem (kültürel akıl ile Batı’nın araçsal aklı) arasındaki bu uzlaşmaz gerilim, “bilgi”yi onun en zahiri ve pazarlanabilir katmanına, “teknolojik donanım”a indirgemeye zorlamıştır. Böylece Batı’nın metodolojik hegemonyası ve dayattığı insan modeli sorgulanmazken, onun maddi meyveleri ve ölçme araçları (testler, dijital puanlamalar) bir kurtuluş reçetesi gibi benimsenmiştir. Bu, “cihazı alırız, zihniyeti kapışırız” şeklindeki trajik modernleşme paradigmasının ta kendisidir. Farkında olunmayansa, cihazın içine kodlanmış olan bireyci, tüketici, performans odaklı insan modelinin, geleneksel “insan-ı kâmil” idealini kemirmesidir.
Gündelik pratikte bu çelişki, derin bir ontolojik bölünme olarak tezahür eder. Eğitimciler, “çağdaşlık” miti uğruna dijital araçları kutsal bir iştahla benimserken, bunların yol açtığı epistemik kırılmalara ve ahlaki çözülmelere aynı ölçüde bigâne kalırlar. Akıllı tahtalar ve sanal kütüphaneler, bilginin metalaştığı, öğretmen otoritesinin silikleştiği, çocukluk mahremiyetinin piyasa değerine dönüştüğü sessiz bir pedagojik dönüşümü inşa eder. Eğitim, verimlilik putuna adanmış endüstriyel bir ritüele dönüşür.
Dış dünyanın ayartıcı imgeleri, ekranların aracılığıyla öğrenmenin iç sığınağına dek sızmıştır. Eğitimcinin rolü, bu sızıntıya karşı eleştirel bir mesafe inşa etmek değil; aksine, onu “milli dijital” kutsalı altında meşrulaştırmak ve kutsamaktır. Bu durum, akıl ile aracın, öz ile biçimin birbirinden koptuğu; teknolojinin araçsallığının nihai bir amaç haline geldiği kontrolsüz bir adaptasyondur. Seçici bir modernleşme değil, düşüncenin teknolojik determinizme felsefi bir teslimiyetidir.
Oysa Batı’nın araçlarının kompleksli bir hamalı olarak kalmak yerine, kendi medeniyetinin hikmetiyle o araçları terbiye edecek kurucu bir özne olmak gerekmektedir. Bunun için, insanı bir veri noktası değil, hikmetle donanmış bir özne olarak gören; teknolojiyi, aşkın insani ve ahlaki değerlerin hizmetine sokacak yeni bir pedagojik hikmet arayışına girmelidir.
Bu, teknolojiyi sınıfa sokup dersleri “eğlenceli” kılmakla yetinmek değildir. Aksine, onun dayattığı düşünme biçimini, zaman algısını ve insan modelini teşhis edip, öğrencinin sabrını, derin düşünme kapasitesini, ahlaki muhakemesini ve kültürel aidiyetini güçlendirecek şekilde terbiye etmek demektir.
Esas mesele, teknolojinin “nasıl kullanılacağı” değil, “niçin ve hangi insan için kullanılacağı” sorusuna, kendi kültürel birikimimizden hareketle cevap verebilmektir. Eğitim, teknolojinin parıltılı yüzeyinde süzülmek yerine, onun derin akıntılarına yön verecek bir hikmet ve özgüven geliştiremezse, bu sessiz iflas, nesillerin ruhunda Batı’nın formatlayıcı aklının zaferi olarak kayda geçecektir.
Zira mesele, çağa ayak uydurmak değil, kendi kültürümüzle çağı hizaya çekmek ve teknolojiye, kültürel ahlakın mührünü vuran kurucu bir kudret olabilmektir.