Osmanlı şu iki kavram arasına sıkıştı ve çırpına çırpına battı: İnhitât ve Terakkî. Cumhuriyet de kadavrayı üçe ayırdı. Yükselme-Duraklama-Gerileme dönemleri.
Devlet-i Ebed Müddet derken Osmanlı’da işler tersine gitmeye başlamış, önceleri bir şeye benzetemediğimiz ülkeler bizi fena halde hırpalar hale gelmişti. II. Viyana bozgunundan kısa bir süre sonra Karlofça ve Pasarofça anlaşmaları sahip olduğumuz toprakların çoğundan yenilgi ile çekilmemizle sonuçlandı. Çözüm üretmeliydik, Nizâm-ı Kadîme dönme teklifi kabul görmemiş ve “Bize bir Nizâm-ı Cedîd lazım” sloganı benimsenmişti. Devlet aklı her nedense Fransa’yı kendine rol model olarak seçmiş ve 28 Çelebi Mehmed’i 450 kişiyle Fransa’ya göndermişti. “Bakın bakalım onlarda olup da biz de olmayan ne var? Bizim için “evfak ve erfak” olanların tespitini yapıp gelin! Osmanlı’dan 450 kişilik bir heyetin Fransa’ya geleceğini duyunca Fransızlar da şaşırmıştı, nereden çıktı bu ziyaret diye. Osmanlı’nın Fransa’yı örnek alacağına inanamamışlardı. Bir de zamanın Fransa Kralı XV. Louis daha 10 yaşında bir çocuktu. Koskoca Osmanlı bu çocukla ne konuşacaktı?
Osmanlı – Fransa yakınlaşması zaman zaman sekteye uğrasa da yaklaşık 250 yıl sürdü. Galatasaray Lisesini açarak Devlet adamı ve Âsâkîr-i Mansûre-i Muhammediyye kurarak asker yetiştirme işinde Fransa’yı rehber edinmiştik. Aslında Napolyon’un Code Civil (Fransız Medenî Kanunu)’ini de hemen alacaktık ama Cevdet Paşa merhum “Mecelle” diye tutturunca o iş 50 yıl kadar gecikti. Fransızlaşma serüvenimizin en etkili ve ızdıraplı dönemi, Jakobenlerin Katoliklere karşı yaptığı laiklik politikasını Robespierre’erahmet okutacak tarzda ülkemizde İslâm’a ve ulemaya reva görülen tek parti dönemiydi. Eski bir politikacımızın dediği gibi Fransa’yı değil de İngiltere’yi örnek alsaydık belki Sanayi devrimi yapardık da ülkenin kalkınmasına faydası olurdu.
Her ne kadar bizden önceki kuşağın konuşmalarına yansıyan bir Paris muhabbeti varsa da birinci dünya savaşının galip devleti İngiltere’ydi ve bizim ülkemizden gitmeleri 1941 yılını buldu. Çünkü Lozan’da toplum mühendisliği için elde ettiği kazanımların icrası gerekiyordu. Nihayet II. Dünya Savaşının bitiminde ABD koltuktan İngiltere’yi kaldırıp kendi oturmuştu. Ve o gün başlamıştı bizim Amerikan rüyamız. Tam 80 yıl oldu. Biz de lider ülke olmak istiyorduk, küresel güç olmak istiyorduk en azından kendi bölgemizde. Ha bu arada 300 yıl önceki ihtişamlı günlerimize dönmek istiyor muyduk?Orası hâlâ meçhul. Galiba pek isteyen kalmadı.
Pekiyi yeni rol modelimiz Amerika kimdi? Sam Amca diyorlardı. Uncle Sam (U. S). Fırsatlar ülkesi, macera dolu Amerika. Dünyanın süper gücüydü. Sahi neden ona süper güç deniliyordu? Hasma korku veren bir askeri güç, zenginliği tanımlayan bir ekonomik tahakküm, teknolojide rakipsiz olmak, dünya genelinde yüzlerce askeri üsse sahip olmak, dünyadaki gayrı safi milli gelirin dörtte birine sahip olmak, dünyanın en büyük ithalatçısı ve en büyük ikinci ihracatçısı olmak. Dünyanın en iyi 500 üniversitesinden MIT, Princenton, Harvard ve Stanford gibi markalaşmış 100 tanesine sahip olmak. Kişi başına düşen milli gelirin 90.000 dolar olması bunda etkili olmuş olsa gerektir.
Artık Fransa’da doktora yapmanın hiçbir havası yok. Varsa yoksa Amerika. Harvard’dan akseptans almak gençlerimiz ve onların aileleri için Aşere-i Mübeşşereye girmekten daha değerli. Oraya giden Fırka-i Nâciye’ye dâhil olmuş gibi gelir gelmez tekrar gitmek istiyor. “İngilizcen nasıl?”, “Beyaz Saray’da İftara davet mi? Vaaaav! Kesinlikle Iphone abi. Yeni sürümünü gördün mü? Türkiye’ye henüz gelmedi mi? Amerika’nın taranan dergilerinde makale yayımlatamadıysan şayet Gazâli olsan faydası yok. Üniversitelerin Senatolarınca cahilin tekisin. Ülkesinin kadınlarına saçlarını Trump için yelpazelendirenleri tarih nasıl yazacak acaba? Ya da eline temas edebilme güdüsüyle kameralara bile aldırmayan First Leydileri?
Biz Cumhuriyeti kurarken muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmayı kafaya koymuştuk bir kere. Bunun için nelerden vazgeçebileceğimizi tahmin bile edemezdiniz. Adamların 1 doları bizim paranın 4500 katı. Yıllardır uğraşıyoruz, kişi başına düşen milli gelir ancak 18.000 dolara çıkabilmiş. Adamlarda 90 bin dolar.
Pekâlâ, o zaman Amerika’ya biraz daha yakından bakalım.
Amerika’da kadınların 4/5’i anne babasından ayrı yaşamayı tercih ediyor. Bunların %66’sı ayrı yaşamak için evlenmeyi gerekli görmüyor. Evlilik öncesi ilişkiyi benimseyenlerin oranı %80. Kararları erkekler vermeli diyenleri oranı %20. Her yıl 13-19 yaş aralığında olan kızların bir milyonu hamile kalıyor.
ABD’de boşanmaların %67’si eşe ihanetten kaynaklanıyor. Erkeklerin %75’i kadınların %70’i kocalarını aldatmaktadırlar.Hamile annelerin alkol ve uyuşturucu almaları sonucu her gün 1000 bebek sakat, deforme olmuş ve beyni tahrip edilmiş olarak doğmaktadır. Okuldaki öğrencilerin %20’si birbirlerine bıçak çekmekte, %16’sı öğretmenlerini darp etmektedir. Çalışan kadınların %72’si en az bir kez erkek iş arkadaşları tarafından sarkıntılığa uğramış. Kız öğrencilerin %39’u her gün okulda cinsel tacize maruz kalmakta, bunlardan %4’ününokul idareci ve öğretmenleri tarafından taciz edildiği belirtilmektedir.
ABD’de artık toplum yok. Bireylerden oluşan, kendinden başka kimseyi düşünmeyen, ana, baba, aile, vatan gibi manevi değerleri bilmeyen sürüler var. Aile kutsiyetini yitirmiş, cinsel özgürlük evliliği saf dışı bırakmış, zina sorun olmadığı gibi ihanet de özgürlük olarak kabul görmüştür. Uyuşturucu krizi sebebiyle ölenlerin sayısı yıllık 100 binin üzerindedir. Cinsiyetsiz toplum dayatmaları insanlığı bitirme aşamasına gelmiştir. Kadına benzeyen erkekler, özgürlüğü erkek gibi olmak zanneden kadınlar, cinsiyetin bir tercih olduğuna inandırılan çocuklar…Günde ortalama 20 kişi intihar ediyor.
ABD’de doğan her 4 çocuktan biri evlilik dışı ilişki sebebiyledir. Her yıl 1 milyondan fazla ortaokul ve lise çağındaki kız hamile kalmaktadır. Bunlardan sadece %41’i kürtaj yaptırmaktadır. Amerikan halkının %91’i yalan söylemeyi sakıncalı görmüyor. Bunlardan %36’sı ciddi meselelerde mühim yalanlar söylediklerini itiraf ediyor. %86’sı anne ve babalarına, %75’i arkadaşlarına, %73’ü kardeşlerine, %69’u eşlerine devamlı yalan söylemektedir.
Hal böyleyken halkın %94’ü Tanrıya inanıyor, %90’ı kendince ibadet ediyor ve %88’i Tanrının kendilerini sevdiğine inanıyor. Tabii burada Tanrının kim olduğu, ibadetin ne tür bir şey olduğu ve Tanrı’nın onları sevdiğini nasıl anladıklarını herkes kendi belirliyor. Tıpkı Türkiye’deki din anlayışının hızlı bir şekilde evrildiği tarzda. Her şey vicdanda başlar ve biter.
Amerika önce kendini düşünür, bireyselcidir. Kendi refahı için başkalarının yok olması gerekiyorsa onları yok eder. ABD’yi çocuk tecavüzcüsü olmakla suçlananlar yönetiyor ama bu para varsa sorun teşkil etmiyor (mu?) Mazlum Filistin halkını, masum yavruları yok etmek için her türlü yardımı yapıp bu zulmü durdurmak isteyenlere de her türlü engeli çıkarmak Amerikalı olmak demektir. Paranız varsa liderlerinizin ahlaksızlığını sorun etmeyin.
Amerika çöktü çöküyor. Zaten aksi de düşünülemez. Çünkü zulm ile âbâd olunmaz. Tarih boyunca hep yaşandığı gibi biri batarken birileri çıkacaktır. Türkiye bir açıdan bakarsanız yükselen ülkeler arasında. Sorun ne? Yükselmek için nelerden vazgeçmemiz gerektiği ile ilgili. Önce İngiltere’ye sonra Amerika’ya destek verenler artık kimlik gizleme ihtiyacı bile duymadan masada karşımıza oturuverdiler. Kimler mi? Bunların kim olduğu belli de halkı inandırmak zor. Söyleseniz inanmazlar, sussanız gönül razı olmaz. Bunlar bazen Siyonist olur ve Sultan Abdülhamid’in karşısına çıkar bazen maskesiz olarak doğrudan Rus Çarı II. Nikolay’ın karşısına dikilip “Ya Petrolünü ve doğal gazını bize vereceksin ya da canından ve devletinden olacaksın derler. Bunlar geçen milenyumun üç kudretli devletini Cermen İmparatorluğunu, Rus Çarlığını ve Osmanlı Devletini tarihe gömenlerdir, tabii ülkelerin içerisindeki hainlerin yardımıyla. Tek tek birbirlerini bile tanımayabilirler.
Karar bize ait. Attığımız taş ürküttüğümüz kurbağaya değecek mi? Bütün seyyiatımızı Cuma günü ölmek hasenata tebdil eder mi? Mesnevide anlatıldığı gibi ya üç öğün yemek, konforlu bir yatak ve tasma ya da kışın ayazında dağlarda aç kalma ve başına buyrukluk gezebilme özgürlüğü? Ya evin tok iti ya dağın aç kurdu olmak. Elbette bu teklifi yapanların kendilerinden başka ilah tanımadıkları malum. Meçhul olan teklifi alanın neler için nelerden vazgeçip geçemeyeceği? Bütün mesele bu. Gerisi lafügüzaf