Osmanlı Devleti Şer’î hukukla yönetilen bir yapıya sahipti. Bu yapı Tanzimattan sonra başlayan Kanunlaştırma Hareketleriyle birlikte hukukun çeşitli alanlarındaki değişikliklerle giderek laik bir yapıya dönüştü. Mesela 1858 tarihli Ceza Kanunname-i Hümayunu batıdan mülhemdi. Nihayet 1926 İsviçre Medeni Kanunundan yapılan iktibasla bu süreç tamamlanmış oldu. 1683 tarihli ikinci Viyana kuşatmasıyla başlayan inhitat, 1699 Karlofça, 1718 Pasarofça ile devlet nizamının sorgulanmasına sebep olmuş, 28 Çelebi Mehmet Başkanlığında oluşturulan 450 kişilik bir heyet Fransa’ya giderek adeta “Sizde olup da bizde olmayan ne var” sorusunun cevabını aramışlardır.
Batıda Haçlı seferlerinin kısa bir süre öncesinde, Yedi Yüzyılı aşkın bir süredir devam eden Kilise-Devlet çatışmasında kilise galip gelmiş ve Papa Avrupa Krallarını peşine takarak Kudüs’e yürümüştür. Haçlı Seferlerinin bir sonucu da ülkelerine dönen haçlıların, Kudüs’te yakından tanıma imkânı buldukları İslâm’la kendi dinlerini mukayese etmiş olmalarıdır. Hür düşünceye, yeniliğe, sanayideki keşiflere karşı Kilisenin katı tutumu eleştirilmeye başlamış, akabinde engizisyonla Kilise otoritesi korunmaya çalışılmış, 14. Yüzyılın sonunda Rönesans, 31 Ekim 1517 Martin Luther manifestosuyla da Dinde reform hareketleri toplumda ve devletlerde karşılık bulmuş ve nihayet din Kilisenin bahçesine hapsedilmiştir.
Batıdaki bu terakkiyi incelemeye alan Osmanlı münevverleri arasında iki farklı görüş zuhur etmiş: ulema ve meşayihın başını çektiği grup kötü gidişin sebebini aslî değerlerden uzaklaşmak ve dünyevileşmek olarak açıklamış ve “Nizâm-ı Kadîm”e geri dönülmesi çağrısında bulunmuş, Batılı değerlere öykünen diğer grup ise “Bize bir Nizâm-ı Cedîd gerek” tezini savunmuş ve dış baskının da desteğiyle bu görüş devlet tarafından benimsenmiştir. En kaba ifadesiyle “Din terakkiye manidir” fikri başta cılız seslerle daha sonra giderek güçlü nefeslerle dillendirilmiş, M. Akif’in dizelerinde yer alan “Bir selâmet yolu varmış…o da neymiş? Mutlak, dini kökten kazımak…” ifadeleriyle gelinen nokta trajedik bir şekilde ifade edilmiştir.
Devletten dinin uzaklaştırılması önce alternatif yapıların tesisiyle başlamış, Vaka-i Hayriye ile kapatılan Yeniçeri Ocağının yerine kurulan Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye’nin başına Türk’e harp sanatını öğretsin diye batıdan hocalar getirtilmiş, yargıda mevcut olan Şer’iyye Mahkemelerinin yanına laik hukuka göre işlem yapan Nizâmiyye mahkemeleri kurulmuş, eğitimin yegâne kurumu olan medreselerin yanına mektepler açılmıştır. Cumhuriyete geçişle birlikte bu ikili yapıdan vazgeçilerek dinî olan yapıların aleyhine olarak tevhid etme kararı verilmiş, Şerîyye Mahkemeleri ve Medreseler kapatılmıştır.
Din eğitimi veren kurum olarak kurs mahiyetinde açılan İmam-Hatip Mektepleri 1929’da, Darülfünun İlahiyat Fakültesi de Üniversite Reformunun akabinde 1933 kapatılmıştır. Bundan sonraki 16 yıllık sürede ülkede din eğitimi tamamen yasaklanmış ve bu tür faaliyetlerde bulunan kimseler ciddi mahiyette tecziye edilmiştir.
İkinci Dünya Savaşı bitmiş, Amerika, İngiltere ve Sovyet liderleri Yalta’da bir araya gelerek dünyayı yeniden paylaşmışlardı. Bu taksimattan sonra ülkemiz âdeta Amerika’nın payına düşmüş, İç ve dış güvenlik, siyaset, eğitim ve din eğitimi yeniden dizayn edilmişti. İktidar partisi olan CHP Ankara’da bir İlahiyat Fakültesi kurulması için yasa tasarısı hazırlamış, alt komisyonlardan geçen konu Genel Kurula getirilmişti. Acaba din eğitimi yeniden mi başlıyordu? CHP kapattığı medreseyi tekrar mı açacaktı? Madem açacaktı, neden kapatmıştı? Madem kapattı neden yeniden açmak istiyordu? Değişen neydi? CHP’li vekiller haklı olarak soruyorlardı: “Gazi Paşa Hazretlerinin kapattığı medreseyi hortlatmak mı istiyorsunuz?”. Tasarıyı hükümet adına zamanın Milli Eğitim Bakanı Tahsin Banguoğlu ve eski Darülfünun İlahiyat hocalarından Şerefettin Yaltkaya savunuyor, Gazi Paşa Hazretlerinin kapattığı medreseyi açmak değil, kapatmakla ne kadar isabetli bir karar aldığını bu yeni fakülte sayesinde ispat etmeyi amaçladıklarını söylüyorlardı. Bir dizi repliğinde Türkiye’de görev yapan bir Amerikalı “Bırak Muhammed’in getirdiği kitabı okusunlar. Nasıl olsa bizim istediğimiz manayı veriyorlar” derken niyetleri ifşa etmişti.
Fakülte açıldı ve eğitim hayatına başladı. Fakat yıllardır din eğitimi veren okul hasreti çeken halkın biraz kafası karışmıştı. Gerek bazı hocalarında gerekse bazı öğrenci profilinde bir tuhaflık vardı. Okutulan dersler de yine şaşırtıyordu. Sanki bir din âlimi değil de bir din tenkitçisi yetiştirmeyi amaçlıyordu. İşin aslı şuydu: Din eğitimini yasakladığınızda marjinal yapılar baş göstermişti, denetim dışı bir illegal tedrisat başlamıştı ve bu rejimi sorgular bir tehlikeye dönüşebilirdi. Öyle bir politika geliştirilmeliydi ki, halk hem din öğrendiğini zannetsin hem de öğrendikçe dinden soğusun. Yıllar sonra bir duayen hoca “Türkiye’de din eğitimi serbest bırakılmadı, Mısır modernizmi modelinde bir din tedrisatına izin verildi” demişti. Tasavvuf şirk kabul edilecekti. Dini yaşayışta klasik mezheplere gerek yoktu. Sünnet güvensizdi. Hadislerle birlikte Peygamber otoritesi de sarsılmalıydı. Kur’ân-ı Kerîm ise birçok hususta günümüze hitap etmiyordu ve tarihin bir yerlerinde kalmıştı. Bu zehirli fikirler ekilmiş ve öyle gür meyve vermişti ki, Tefsircilerin birçoğu Kur’an’ı itibarsızlaştırma yarışına girmiş, Hadisçilerin akademik çalışmalarının kâhir ekseriyeti hadis tenkidine hasredilmiş, fıkıhçılar mezhebe bağlılığı bir fantezi olarak görür olmuş, Kelamcılar Zât ile sıfat ayırımını tehlikeli boyutlara ulaştırırken akıl ile vahyi karşı karşıya getirerek aklın zaferini ilan etmiş, tasavvufçular da ilimsiz irfana, şeriatsız mistisizme seyretme yolunu tutmuştu. Elbette bu kurumlarda görev yapan her hoca böyle bir savrulmuşluk yaşamamıştı. Derdi ve davası olan hocalar da vardı ama diğerlerinin etkisi karşısında yetersiz kalıyorlardı. Bazısı da köşesine çekilmiş, kimseye bulaşmak istemiyordu. Bir de renklilik çok fazlaydı, sadece siyah ve beyaz tonlar yoktu. Önceden tembih edilmiş öğrenci, hocaları tartmaya çalışıyor, hangisine güvenebileceğini belirlemeye uğraşıyordu. Bir hoca geliyor ve bütün hadisleri inkâr edip, aklın nakilden üstün olduğunu söylüyordu. Öğrenci “demek ki bu hoca sakıncalı” diyor ve bir kenara yazıyordu. Sonra Fakülte mescidinde de gördüğü bir başka hoca geliyor ve dersin başlarında “hadis inkarcılarına verip veriştiriyor, öğrencinin ruhunu okşayacak cümleler kuruyor ve gönülleri fethediyordu. Öğrenci içinden “hah işte bu, buna güvenebilirim” diyor ve artık onun din diye anlattığı her şeyi tereddütsüz kabul ediyordu. Oysa bazen zehiri bala batırıp da yutturanlar vardı.
İlk yıllarda kurulan Yüksek İslâm Enstitülerinde verilen eğitim daha farklıydı. Osmanlı bakiyyesi hocalardan da derslere giren vardı. Dolayısıyla yetişen nesil daha mutedil idi. Bu arada İmam- Hatipler açılmış ve davanın derdini çeken hocalar, yetiştirdikleri ilk nesillere bu derdi aktarabilmişti. 12 Eylül askeri darbesi bütün Yüksek İslâm Enstitülerini İlahiyat Fakültelerine çevirmişti. Geçen on yıllarda İslâmî İlimler Fakülteleri açılmıştı ama her halde ismi taşıyamamaktan dolayı onlar da birer ikişer İlahiyata dönüştüler.
Nesiller değişmiş, dava ruhu yozlaşmış, çelebi meşrep hocalar yerlerini dini günlük hayatına sokmayan öğretmenlere bırakmıştı. Mukaddesata saldırma yarışına giren öğretmen sayısı giderek tehlikeli boyuta ulaştı. Öte yandan zorunlu eğitim 12 yıla çıkarılmıştı. Halk istese de istemese de çocuğunu okula göndermek zorundaydı. Önceleri “her şeye rağmen imam hatip” diyenler sonradan “çocuğum bari mukaddesata saygısını yitirmesin” diye alternatif arayışlarına girmişti. Alternatif ne olabilirdi ki? Ya düz liseler ya özel okullar.
Asıl mesele sağlıklı bir din eğitimi nasıl alınacaktı? Okullardan ümitler kesildi. Bu durumda derneklerin, vakıfların düzenlediği programlar zorunlu alternatiflere dönüştü. Fakat hangi müessese güvenilir, kime bağlı, kimin kitaplarını okutuyor, gizli ajandaları var mı? Toplum mühendisliği yapan ve kökü dışarıda olan birçok yapı ekonomik gücü sebebiyle kısa zamanda cazibe merkezine dönüşebiliyor. Alanın uzmanı olmayan veliler kendilerince kriterler geliştiriyor, kimi binaya, kimi müessesenin başındaki şahsın ve eğitim kadrosunun titrine, kimi kıyafetine, kimi sosyal imkanlarına, kimi söylemlerine, kimi de eylemlerine bakıyor. Tabii bir de ekonomik imkân tercihte etkili oluyor.
Şu hâlde yine başa döndük ve 1950 öncesi risklerle karşı karşıyayız demektir. Machiavelli’nin hükümdara dediği gibi “dine ve ekonomiye çok dikkat etmelisin. Bu alana ne tam olarak müdahil ol ne de karşına al. Her ikisi de zaman içinde öyle tehlikeye dönüşür ki günü gelir seni tahtından eder”. Dini yasaklarsanız din eğitimi vadeden bir siyasi yapı sizi alaşağı eder. Tamamen serbest bırakırsanız bozuk inançlar önce bireyleri sonra aileleri sonra toplumu sonra da devleti yıkar.
Fetö yapılanmasının ortaya çıkışını hatırlayacak olursak, üniversiteye giriş sınavında öyle bir kriter geliştirdiler ki devlet okullarının verdiği eğitim üniversiteye girişte son derece yetersiz kaldı. Dershaneye gitmeyen öğrencinin üniversite sınavında başarı elde etmesi mucize gibi bir hale geldi. İster istemez herkes elinde avcunda ne varsa dershaneye vermek zorunda kaldı ve halen kalmakta. Türk gencine Türkçe metin verip doğru anlamasını test etmek gibi tuhaf ölçme kriterleri getirdiler. Soruyu soran gibi anlamıyorsanız cahilin tekisiniz demektir. Sonuçta kendilerine körü körüne bağlı bir nesil yetiştirip devleti yıkmaya çalıştılar.
Şimdi din eğitiminde de iş tehlikeli yerlere doğru gidiyor. Elbette canla, başla safiyane niyetlerle gayret gösteren çok değerli hocalarımız ve müesseselerimiz var. Tamam da böyle mi olmalıydı? Devletin bu kadar okulu, bu kadar hocası ve onların devlete getirdiği bu kadar külfet ne olacak? Mesela İmam Hatip Lisesini bitirip İlahiyata kaydolan ve oradan mezun olup Diyanet İşleri Başkanlığına görev için başvuran bir kimseyi doğrudan istihdam edemiyorsunuz. Mihraba geçirmek için yeniden eğitimlere, seminerlere tabi tutmak, akademilerde okutmak zorunda kalıyorsunuz. Çünkü resmi eğitim sadra şifa düzeyde değil.
Sonuç olarak bu alan hiç de ihmal edilebilecek bir alan değil. Zaman zaman devletimiz bu meseleye el atıp yetkililerce akredite isimleri bir araya getiriyor ve iyi niyetle bir şeyler yapma gayreti içine giriyor ama çağırılan isimlere şöyle bir göz attığınızda bütün hevesiniz kursağınızda kalabiliyor. Fakat ne olursa olsun bu işi devlet yapmalıdır. Kolay değil, okuluna sahip olmadığınız nitelikte yetişmiş eleman bulma zorunluluğu kimi zaman sizi belli cemaatlere mahkûm edebilir. Oysa cemaatler iyi niyetli de olsa önce kendine adam yetiştirir. Devlete hizmet ikinci planda kalabilmektedir. Niyetimiz halis ise Cenab-ı Hak yolumuzu da bahtımızı da açacaktır. Olmazları olduran O’dur. Yılmak yok. Geldiğimiz noktada öyle alanlarda başarı elde ettik ki hayallerimiz bile gerilerde kaldı. Devletimiz bu işi yine de başkalarına bırakmamalı kendi tesis etmelidir. Vesselâm.