Siyâset-i Şer’iyye’den… Hikmet-i Hükûmete…
İnsan yeryüzüne çifte sorumlulukla gönderilmiştir. Hem kulluk edecek hem de Yaratan ile diğer kullar arasında aracılık edecektir çünkü Halife seçilmiştir. Her canlı gibi hayatta kalmasını sağlayan ihtiyaçlarının yanı sıra görevi gereği belli kurallar dâhilinde yaşamak zorundadır. Uhdesine yüklenen Din, hem yaratıcıya yönelik emirleri hem de diğer kullarla ilişkileri düzenleyen vecibeler içermektedir. Bu yükümlülüklerin yerine getirilebilmesi kolektif organizasyonlar gerektirmektedir ki bunun en bilindik ve kapsamlı olanı devlettir. Devlet yoksa hukuk da yoktur. Hukuk yoksa sınır yoktur. Sınır yoksa can ve mal güvenliği yoktur. Öte yandan bir devletiniz yoksa devleti olanların kölesi olursunuz. Hâsılı devletin tarihi insanlığın tarihi kadar eskidir.
Devletin gerekliliğinden ziyade meşruiyeti tartışma konusu olmuştur. Devlet halk için mi var olacak, Din için mi var olacak yoksa halk devlet için mi var olacaktır? İnsanlar devlete niçin itaat etmek zorundadır? Bilinen en eski devlet Mısır’dadır. Meselâ Hz. İbrahim zevcesi Sare ile Mısır’a gittiğinde orada bir devlet vardır. Antik Mısır mitolojisindeki şöhretli hükümdar II. Ramses’in, şahin başlı tanrı Horus’untemsilcisi kabul edildiğinden, onun başında bulunduğu devlete itaat Tanrıya itaat sayılırdı. Firavun “Ben sizin en yüce tanrınızım” diyordu. İnancın gereği devlete itaat düşüncesi binlerce yıl devam edegeldi. Özellikle Batıda hükümdarların dine sırtını dayayıp halka istedikleri gibi davranmaları, Din adamlarının kendilerini sorgulatmadan mutlak itaati talep etmeleri, Haçlı seferlerinden sonra sorgulanır hale geldi. Kilisenin vaat ettiği zenginlik elde edilememiş, aksine baskıcı ve bağnaz olduğu anlaşılmıştı. Martin Luther’in Kiliseyi protesto etmesiyle başlayan ve kısa sürede Avrupa’nın birçok ülkesine yayılan başkaldırı zamanla devletin de ne olduğu ile ilgili tartışmaları başlattı.
Hobbes, Locke ve Rousseau gibi düşünürler, devletin temelinin Toplum Anlaşmasına dayandığını, insanların ilkel hayatın riskleri karşısında bazı haklarını koruyabilmek adına bazı fedakârlıklarda bulunarak Devlet denilen mekanizmayı oluşturduklarını ve bu devletin zamanla devasa bir yaratığa (Leviathan) dönüştüğünü, devletle birlikte “vatandaş” fikrinin de geliştiğini ve halkın devlet için değil, devletin halk için var olduğunu savundular. Bu düşünceler ilerleyen zamanlarda adına demokrasi denilen halkın yönetime ortak olması modeline evirildi. Fransız İhtilâline kadar devlette kral, rahipler ve aristokratlar söz sahibi iken, sermayeyi ele geçiren burjuva “Temsil yoksa vergi de yok” (No taxation withoutrepresentation) sloganıyla yasama meclisinde yerini aldı. Aslında bu halkın değil sermayenin yönetimi ele geçirmesiydi. O gün bugündür Batıda ve onu rol model alan devletlerde durum budur. Yani Devrime kadar halk devlet için varken devrimden sonra halk bir de sermaye için var olmaya çalışmakta ve böylece cumhurî bir idare değil güdümlü bir demokrasi doğmuş olmaktaydı.
İslâmî zaviyeden olaya bakacak olursak, Kur’an-ı Kerîm’de ismi geçen peygamberlerden ikisi aynı zamanda devlet kurup yönetmiştir. Hz. Süleyman ve Hz. Muhammed (a.s.). Bilindiği gibi Müslümanlar Medine-i Münevvereye hicret ettikten sonra dini yaşayışlarında tam bir özgürlüğe kavuşmuş, hicretten kısa bir süre sonra da ancak devletle uygulaması mümkün olan ahkâm âyetleri nâzil olmaya başlamıştır. Bu da İslâmî yaşayışta Müslümanlara ait bir devletin oluşturulmasını zorunlu hale getirmiştir. Mekke’de can güvenliği ve inanç özgürlüğü bulamayan ilk Müslümanlar Medîne-i Münevvereye Dârü’l-İslâm derken, Mekke’ye de Dârü’l-Harbdemişlerdir. Efendimiz artık devleti olan bir peygamberdir. Buna göre devlet Allah’ın emri gereği kurulmuştur. Tabii bu devleti Firavun için var olan devletle karıştırmamak gerekir. Devletin varlığı halkın iki cihan saadetini temin için gerekli görülmüştür. Dolayısıyla baştaki sorulara dönecek olursak halk devlet için gerekli değildir. Devlet halk için dinen gerekli görülmüştür.
Efendimizin vefatından sonra Hz. Ebû Bekir halife seçilmiş ve şöyle bir konuşma yapmıştır: “Ey insanlar! Size yönetici seçildim. Ben sizin en hayırlınız değilim. Doğru şeyler yaparsam bana yardım ediniz. Yanlış şeyler yaparsam benihizaya çekiniz. Doğruluk kutsal bir emanet iken yalancılık bir hıyanettir. İçinizde zayıf olanlar, Allah’ın izniyle kendilerine hakları teslim edilinceye kadar benim nezdimde güçlü kimselerdir. Toplumda güçlü olarak bilinenler, kendilerinden toplumun hakkı olanı alana kadar benim katımda zayıf kimselerdir…”.
Bu vurgu devletin halk için olduğunu göstermektedir. Dinin de bir devlete ihtiyacı yoktur. Halkın dinini doğru bir şekilde öğrenip yaşayabilmesi için, inancının gereğini rahatça yerine getirebilmesine yardımcı olan bir devlete ihtiyacı vardır. Nitekim Hz. Ebû Bekir, halka namaz kıldırmak için doğrudan Rasûlüllah’ın Halifesi diye anılmış ise de ondan sonra seçilen Hz. Ömer “Emîrü’l-Müminîn” yani Müslümanların yöneticisi olarak çağırılmış ve böylece mülki otorite meşruiyetini halktan almıştır.
Devlet denen yapının meşruiyetini bu şekilde kısaca özetledikten sonra asıl konumuz olan Devlet Aklı söyleminin izini sürelim. Bir devlette mer’î olan hukuk, beşer iradesinin ürünü ise onu şekillendiren devlet aklı başka, İlâhî iradeye dayalı ise yine başkadır. Devlet, bu iki iradeden birine dayanarak ortaya bir hukuki yapı koysa da bazen hukukun üstüne çıkmayı gerektiren haller söz konusu olabilir. Çünkü lafzî hukukun gereği her zaman devletin makrohedefleriyleörtüşmeyebilir. Nitekim İmam Ebû Hanîfe, kıyas sonucu elde edilen hükmün, İslâm’ın aslî gayeleriyle uyum arz etmediği durumlarda “İstihsan” adını verdiği bir metot geliştirerek,sosyal realiteyi göz ardı etmeyen bir hukuk anlayışı ortaya koymuştur.
Adına ister Siyâset-i Şer’iyye diyelim ister Hikmet-i Hükûmet diyelim bu güç Efendimizin vefatından sonra kendisini ilk kez Halife seçiminde hissettirmiştir. Cenazenin gecikmeden defnedilmesi yönündeki nebevî tavsiyelere rağmen ashâbınçoğunluğu bir araya gelerek devlet başkanı seçme gayretine girmişlerdir. Her ne kadar bu tavır bazılarınca eleştirilmiş, seçime katılanların hırpalanmasına vesile olmuşsa da ve aradan 1400 küsur yıl geçmesine rağmen aklı eren ermeyen herkesin ileri geri konuşmasına sebep olmuşsa da ortaya konan gerçekten bir devlet aklıdır. Şayet o esnada başsız kalan devlete bir yönetici seçilmeseydi çatışmaların, taassupların, fitnenin ve kırgınlıkların önü alınamazdı. Burada doğrudan Peygamber Efendimizin rahle-i tedrisinden geçmiş olan ve o kriz anlarında metanetini, basiretini ve firâsetini kaybetmeyen Hz. Ebû Bekir, ümmetin en büyüğü olduğunu ispat etmiştir.
Hz. Ebû Bekir’den sonra devlet başkanı seçilen Hz. Ömer’in ortaya koyduğu takdire şayan idareciliğe rağmen Siyaset-i Şer’iyyede tek adam olmadığı bilinmektedir. Başta Hz. Ali olmak üzere Peygamberin doğrudan iltifatına mazhar olmuş sahabîleri Medine-i Münevvere’de tutmuş ve onların hicret etmelerini yasaklamıştır. Sonraki dönemlerde farklı manalara gelse de “Ehlü’l-Hal’ ve’l-Akd” denilen danışma heyeti ismen de olsa asırlar boyu var kabul edilmiştir. Elbette ilk dönemler hükümdarı kontrol eden bir yapı olarak düşünülse de sonraki dönemlerde hükümdarın kontrol ettiği bir kurul haline gelmiştir.
Allah Rasûlünün şahsî olarak bir şura heyetine ihtiyacı yoktu zira Üsve-i Hasene (rol model) olması sebebiyle sürekli bir manevî murakabe altındaydı ve gerekli hallerde İlâhî Müdahale devreye giriyordu. Buna rağmen Kur’ân-ı Kerîm’de kendisine istişare emrediliyor ve Efendimiz de bunu zaman zaman icra ediyordu. Böyle yapmasının sebebi kendisinden sonra devletin başına geçecek olan kimselerin kendilerini istişareden müstağni görmemeleri içindi. Zira hiçbir beşer hatadan masun değildir. Hükümdarı “her şeyin en iyisini o bilir” diye değerlendirmek devletin inhitatına vesile olur. Bu manada toplum da hükümdara yardımcı olmalı, yanlış yaptığında “bu yanlış” diyebilmelidir.
Nizamü’l-Mülk’ün Siyasetnamesindeki ifadesiyle; “Memleketi yıkıma sürükleyip raiyyeti perişan eden en büyük şey padişaha ulaşmaktaki zorluktur. Buna mukabil padişaha erişme kolaylığı halk için en büyük saadettir. Halkın padişaha kolay ulaşabilmesi bürokrat ve memurların ayaklarını denk alıp zorbalık yapmamasına vesile olur”. Dolayısıyla ideal devlet için sadece iktidarın yetkinliği değil muhalefetin de etkinliği gerekmektedir. Hz. Muaviye Emevî Devletini kurup hilafet makamına oturunca kendisini ziyarete gelenlerin: “Neden Ömer gibi âdil bir hükümdar değilsin?” diye sorduklarında onlara cevaben “Siz Ebû Zerr olmayı becerdiniz mi ki benden Ömer olmamı bekliyorsunuz” demiştir.
Horasan bölgesi merkezli kurulan İslâm devletleri münevverlerinin, gerek sultanlardan gelen talep gerekse şahsen vazife bilmeleri sonucunda hükümdarlara nasihat bağlamında eserler kaleme aldıkları bilinmektedir. İmam Mâverdî’nin ve Ebû Ya’lâ el-Ferrâ’nın el-Ahkâm el-Sultaniyye’leri, Nizâmü’l-Mülk’ün Siyasetnâmesi, Gazâlî’ninNasîhatü’l-Mülûk’ü bu kabildendir.
Bu eserlerde ağırlıklı hükümdarların Şer-i Şerîfe sadakatleri istenmiştir. “Sarıkla taç birbirine bağlıdır. Sarığı indiren sultanın tacı kendiliğinden düşer”. “Din ve hükümdar birbirlerinin kardeşi gibidir. Dinde bir fesat vücuda gelirse memlekette nizam kalmaz ve mayası bozuklar palazlanarak padişahın itibarını sarsarlar, kalpler kararır, sapkınlık ayyuka çıkar ve âsiler galebe çalar”. “Allah azze ve celle katında padişahların işledikleri günahtan daha büyük günah yoktur”. “Adâlet sultanın gücüdür”.
Kendisini İslâm Devleti olarak tanımlayan devletlerde naslar, hükümdarlara her alanda istediklerini yapabilme özgürlüğü vermez. 228 âyet ve 500 civarında hadis kamu yönetiminde belli sınırlar çizer, kırmızıçizgiler çeker. Bununla birlikte yine de bazı alanlarda oldukça geniş bazılarında daha dar boşluklar kalır. İşte bu boşlukların doldurulmasındaki etkin mekanizma kimi zaman Siyaset-i Şer’iyye kimi zaman Hikmet-i Hükûmet olarak ifade edilen Devlet Aklıdır.
Veliyyü’l-ahd’ların, şeyhzâdelerin eğitimleri ne kadar ciddi ve sıkı olsa da küçük yaşlarından itibaren devlet yönetecek çapta bir donanıma sahip olmaları sağlansa da tek başlarına yine de böyle bir güce sahip olamazlar. “Gayemiz kuru bir cihangirlik değil, îlâ-yı kelimetullah’dır” diyen Osman Gazi, kurduğu cihan devletinin sacayağından sadece biridir. Diğer ayaklardan biri kayınpederi Şeyh Edebalı, diğeri ise bacanağı Tursun Fakih’tir. Şerî ilimlere onca vukûfiyetine rağmen çağ açıp çağ kapayan, Doğu Roma’yı yıkan Sultan Fatih’i Akşemseddin’sizya da Hızır Beysiz düşünmek gaflettir. Osmanlı Padişahlarının en âlimi olarak bilinen Yavuz Sultan Selim, İbn Kemal Paşazade’siz ve Halimî Çelebisiz sefere çıkmamıştır. Kanunî Sultan Süleyman sırtını Beşiktaşlı Yahya Efendiyle Şeyhulislâm Sultânü’l-Müfessirîn Ebussuud Efendiye dayamıştır. Ankara savaşında Emir Sultan’ın kayınpederi Yıldırım Bayezid’i yenen Emir Timur, şeyhi Seyyid Bereke’yine hayatında ne de vefatında yanından ayırmamıştır. Semerkant’taki kabrinin başucunda Şeyhi Seyyid Bereke, ayakucunda torunu Uluğ Bey medfundur. Bunun anlamı: “Ben şeyhimin gölgesinde palazlandım, bilim de benim gölgemde hayat buldu” demektir.
Devletin varlık sebebinde ve de aklında bir eksen kayması olduğu düşüncesi Koçi Bey’i, IV. Murad’a bir rapor sunmak zorunda bırakmıştır. Koçi Bey Risalesinde, Osmanlı devletinin ilk on padişahının çok cengâver, çok zeki ya da çok mahir devlet adamları oldukları için değil, Sünnet-i Seniyye’ninyaşanmasında çok hassas oldukları için kendilerine Cenâb-ı Hakkın bir cihan devleti bahşettiğinden söz etmiş, “Onlar Peygamberin Sünnetini, Allah da onların devleti korudu” demiştir. Devletin önemli kurumlarına yapılan keyfî atamaların devletin yıkılışını hızlandıracağını söyleyen KoçiBey “Söz ve gösterişten uzak durulduğunda, ulufeliçalışanların sayılarının azaltıldığında, rüşvet tamamen ortadan kaldırıldığında, ilmiye sınıfına gerçekten ilim ehli kişiler getirildiğinde, askerî sınıfa yabancı ve vasıfsız kişiler alınmadığında, tımar ve zeametin hak sahiplerine verildiğinde, padişah divana ve savaşlara bizzat katıldığında, İslâmiyettenuzaklaşmadan Muhammed aleyhisselâmın ipine sımsıkı sarılındığında Allah’ın yardımıyla Osmanlı’nın yine eski gücüne kavuşacağını” kaydetmiştir.
Rapor 1631’de sunulmuş ama kötüye gidişin önü alınamadığı gibi nasihat de kâr etmemiştir. Nitekim hemen elli yıl sonra II. Viyana bozgununda Osmanlının âdeta nevri dönmüş, kıblesi şaşmıştır.
“Ve her kimesneye evladımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm-ı âlem için katletmek münasiptir” diyen Fatih Kanunnamesi tam bir devlet aklı örneği verirken, “Zarâr-ı âmmı def’ içün zarâr-ı hâss ihtiyar olunur” külli kaidesini esas kabul ederken yani “Ben bu devlet yaşasın diye canımdan, kanımdan vazgeçerken kimsenin paşa gönlü olsun diye devletimi yıktırmam, devletin bekası için birinin kanının dökülmesi kaçınılmazsa bu önce kendi canımdan başlar” diyen Osmanlı’nın Devlet Aklı, peş peşe gelen ağır yenilgilerle karışmıştır.
“İmtisâl-i câhidu fi’llah oluptur niyyetim/Dîn-i İslâm’ın mücerred gayretidir gayretim” diyen devlet aklı artık “Bize bir Nizâm-ı Cedîd lazım” demeye başlamış ve batı karşısında mağlup medeniyet olduğu fikrini benimsemiştir. Onlara göre Osmanlı’nın klasik devlet anlayışı ve yapısı zamanın değişimine ayak uydurmakta başarısız olmuştur. Sanayi devrimi sadece ekonomiyi değil toplumların ve devletlerin varlık sebeplerini de altüst etmiş, geneli itibariyle “iyi insan olmak” ülküsü yerine “zengin insan olmak” ana hedef haline gelmiştir. Sermaye sahip olduğu güçle devletleri, halkın tercihlerini, ideallerini, hayallerini, düşüncelerini ciddi ölçüde değiştirmiştir.
Osmanlı aslında eski ihtişamlı günlerini aramaktadır. Münevverlerin farklı fikir ve önerilerinin birbiri ardına geldiği o dönemlerde nihayet batıya iltifat kaçınılmaz olmuş, rol model ülke olarak Fransa seçilmiş ve “Vesâit-i umran ve maarifine dahi kesb-i ıttıla ederek kâbili tatbik olanların takriri” talimatıyla Yirmisekiz Çelebi Mehmet ilk Osmanlı Sefiri olarak Paris’e gönderilmiştir. Osmanlının başlarda bir Fransa olmak niyetinin olmadığını bu talimattan da açıkça anlamaktayız. Fakat zaman içinde amaçla araç /makâsıd ile vesâil birbirine karışmış ve ölçüsüz benzeme temayülü devletin sonunu getirecek çılgınlığa dönüşmüştür.
Rol model olan Fransa’nın devlet aklı ise farklı çalışmaktadır. 1643-1715 yılları arasında 72 yıl boyunca Fransa’yı yönetmiş olan XIV. Louis’ye göre Devlet kralın kendisidir (L’État, c’estmoi). Buna göre halk devlet için vardır. Ve bu devletin Raisond’État diye ifade edilen ve devletin çıkarını ön planda tutan bir anlayışı vardır. Biz bunu “Devlet aklı” olarak çevirmekteyiz.
Gerek başlardaki ifadesiyle Siyaset-i Şer’iyye gerek Horasan bölgesi merkezli Türk devlet adamlarının ifadesiyle Hikmet-i Hükûmet gerekse Lale Devrinden günümüze kadar benimsenmiş haliyle Devlet Aklı Türk toplumu tarafından genellikle “Vardır Devletin bir bildiği” düşüncesiyle sorgusuz sualsiz kabul edilegelmiştir. Bu noktada yeniden başa döndüğümüzde, Devlet-Din-Halk olarak ifade ettiğimiz üç unsurdan hangisi lehine diğer ikisi üzerinde tasarrufta bulunulabileceği sorusu önümüze gelmektedir. 1720’den itibaren artık asıl korunması gereken devlet olmuştur. Zira galip medeniyet kabul edilen batıda artık Makyavelist ve Hegelci Devlet anlayışı ön plandadır. Din devleti anlayışına karşı geliştirilen vatandaş devleti fikri reddedilmekte, devlet yönetiminde duygulara yer olmadığı öne sürülmekte ve halkın,yasalara ve devletin kurumlarına uyum sağladığı ölçüde özgür olabileceği fikri benimsenmektedir. Devlet canlı bir organizmadır ve devletin çıkarları bireyin ve toplumun çıkarından üstündür. Hatta her türlü hukukî ve ahlâkî değerden de üstündür.
Bütün bu kabuller akla bir başka soruyu getirmektedir. Devlet bir tüzel kişilik gibi görünse de aslında gücü elinde bulunduran özel kimselerden oluşmamakta mıdır? Buna göre devlet aklı aslında kimin aklıdır? Bütün toplumun çıkarını ve hatta devlet denilen o yapının çıkarını, siyasetini, hukukunu, felsefesinin belirleyen, tek tek fertlerin çıkarının üstünde tutan akıl kimi aklıdır? “Devletin bekası için…”diye başlayan cümlelerin sahibi ya da sahipleri kimlerdir? “Söz konusu vatansa gerisi teferruattır” demekle “Devletin bekâsı söz konusuysa gerisi teferruattır” demek aynı şey midir? Meselâ “Söz konusu vatansa gerisi teferruattır” diyen Vahideddin, Mustafa Kemal Paşa’yı geniş yetkilerle donatarak Anadolu’ya göndermiş, Kurtuluş Savaşı başlamış, vatan düşmandan temizlenmiş ve nihayet hareketi başlatan Padişahın başında olduğu devlet yıkılarak yerine başkası kurulmuştur. Bu da Vatan ile Devletin aynı şeyler olmadığını göstermektedir.
Batı tarzı devlet aklının belli zamanlarda zulme kaynaklık ettiği, devlet adına konuşuyorum diye mikrofonu eline geçirenlerin ne türlü zulümlere imza attıkları siyaset tarihinde sıkça rastlanan travmalardır. Nitekim bu tarz siyaseti eleştiren Cumhurbaşkanı Erdoğan yapmış olduğu bir konuşmada: “Hikmet-i Hükûmet, kerâmeti kendinden menkul devlet yönetimi artık geride kalmıştır. Bireyi devlet karşısında koruma hassasiyeti doğru bir ilkedir” demek suretiyle konuya yaklaşımını ortaya koymuştur.
Gerek tarihi gerçekler gerekse fiilen yaşanmakta olan siyasi gelişmeler devlet adına birilerinin politika üretmeye devam ettiğini göstermektedir ki bunun aksini düşünmek zaten imkânsızdır. Akla takılan, bu birilerinin vukûfiyetleri, donanımları, dünya görüşleri ve düşünce sistemlerini şekillendiren değerlerinin ve hedeflerinin ne olduğudur. Ne kadar milli ya da ne kadar dinî olduğudur ve ne denli küresel manipülasyonlardan etkilendikleridir. Bir diğer sorun da devletten beslenenlerin devlete gerçekleri söylemekte ne denli güvenilir olduklarıdır.
Sadece doğruların ve gerçeklerin olduğu kutsal Kitabımıza bakacak olursak, devlet yönetmek gibi fevkalâde bir sorumluluk ve kapasite gerektiren bu uğraşta takip edilecek en güvenli yol İlâhî aklın sevk ettiği yol olarak görünmektedir.
“Allah’a verdiği söze sadakat gösteren kimseye Allah mutlaka bir çıkış yolu gösterir; doğru ile yanlışı ayırt edebilme kabiliyeti bahşeder”. Davası îlâ-yi kelimetullah ve nizam-ı âlem olanlara ve bu yolda gayret gösterenlere yolun doğrusu gösterilir buyurulmaktadır.