Bugünlerde devlet arşivlerine araştırma yaparken daha evvel birçok kez karşıma çıkan bir evrakı incelerken buldum kendimi. Osmanlıca yazılmış bu belge beni bugünün dünyasından alıp Osmanlı’nın maarif nizamına ve ahlak dünyasına götürdü. Belge, bir muallim namzedine ait “Hüsn-i Hal Mazbatası” idi. Şöyle bir durdum, elindeki diplomaları, sertifikaları, upuzun özgeçmişleri birer zırh gibi kuşanıp mülakat kapılarında bekleyen modern zaman insanını düşündüm. Sonra da arşivdeki o sararmış kâğıt parçasındaki o muazzam derinliği… Biz galiba bir yerlerde, mektebin ruhunu kaybettik. Gelin, bugün o kaybettiğimiz ruhun izini, Osmanlı maarifinin kalbinde, o zarif mazbatanın satır aralarında beraberce sürelim.
Bugün bir işe başvururken, hele ki istikbalimizin teminatı olan evlatlarımızı teslim edeceğimiz bir muallimlik söz konusu olduğunda, ilk bakılan şey nedir? Şüphesiz ki şehadetname, yani bugünün diliyle diploma. Hangi üniversiteyi bitirmiş, hangi kurslardan sertifika almış, yabancı dili var mı, bilgisayar programlarına ne kadar hâkim… Elbette bunlar da mühim, elbette ilim ve fende maharet kesbetmek, yani ehliyet ve liyakat sahibi olmak işin temelidir. Osmanlı da bunu göz ardı etmemişti elbet. Darülmuallimîn’den mezuniyet, ders geçme kâğıtları, hepsi usulünce aranır, tetkik edilirdi. Fakat eski maarif nizamımızda çok iyi bilinen bir hakikat vardı ki, o da ilmin tek başına insanı insan etmeye yetmeyeceğiydi. İşte tam bu noktada, zarif ve bir o kadar da ağır mesuliyet yükleyen belge devreye giriyordu: Hüsn-i Hal Mazbatası.
Nedir bu hüsn-i hal? Kelime manasıyla “güzel hal, temiz ahlak, övgüye değer yaşam sürüş” demektir. Bir kişinin sadece aklıyla değil, kalbiyle, ruhuyla, cemiyet içindeki duruşuyla da tartılmasıdır. Osmanlı maarifinde bir kimse muallimlik makamına talip olduğunda, devletin resmi kurumları, mahallesinin imamı, muhtarı, ileri gelen eşrafı ve hatta komşuları bir araya gelir, o kişinin ahlakına, iffetine, dürüstlüğüne ve insani vasıflarına şahadet ederlerdi. “Biz bu zâtı biliriz, yalan söylemez, harama el uzatmaz, kul hakkı gözetir, çevresine güzel numunedir” diye mühür basarlardı o kâğıda. Düşünsenize, bir insanın mesleğe adım atabilmesi için önce “iyi bir insan” olduğunu kendi cemiyetine tescil ettirmesi gerekirdi.
Çünkü eskiler gayet iyi bilirlerdi ki, mektep sadece dört duvarı olan, sıralarında kuru kuruya malumat ezberletilen bir taş bina değildir. Mektep, bir “şahsiyet dükkânıdır”, bir insan sarrafhanesidir. Çocuk oraya sadece okuma yazma öğrenmeye, coğrafya ya da riyaziye (matematik) tahsil etmeye gitmez, orada bir duruş devralır, bir karakter kuşanır. Muallim ise o dükkânın baş mimarıdır. Şimdi eğri oturalım, doğru konuşalım. Eğer bir muallim kendisi ahlaki ve insani vasıflara haiz değilse, ruhen bir olgunluğa, yani kemalâta erişmemişse, o körpe zihinlere nasıl şahsiyet eğitimi verebilir? Kendisinde olmayan bir şeyi başkasına nasıl ikram edebilir insan? Kendisi istikametten sapmış bir rehber, arkasından gelenleri hangi doğru yola çıkarabilir?
İşte bu yüzden, Osmanlı’nın eğitim felsefesinde talim ile terbiye hiçbir zaman birbirinden ayrılmamıştır. Talim, bilgi yüklemektir, terbiye ise o bilgiyi ahlakla yoğurup hayata zarafet katmaktır. Bugünün dünyasında talimi çok büyüttük. Çocuklarımızı adeta birer bilgi depolama makinesine çevirdik. En yüksek puanları alanlar, en prestijli okulları bitirenler baş tacı ediliyor. Fakat bakıyorsunuz, o diplomaların arkasında bazen kibrinden yanına varılmayan, empati yeteneğinden mahrum, bencil, cemiyete faydası dokunmayan bireyler yetişiyor. Neden? Çünkü terbiyeyi, yani o eski tabirle “hüsn-i hali” ıskaladık.
Eskiler bir muallimde sadece derin bir ilim (malumat) aramazlardı, onun “mürebbi” vasfını öne çıkarırlardı. Mürebbî, yetiştiren, terbiye eden, ruh üfleyen demektir. Muallimin dersteki duruşu, talebeye hitap şekli, sokakta yürüyüşü, bir yoksula merhametle bakışı bile birer ders niteliğindeydi. Lisan-ı hal, lisan-ı kalden entaktır derler. Yani insanın duruşu ve davranışları, dilinden dökülen kelimelerden çok daha tesirlidir. Bir öğretmen saatlerce dürüstlükten bahsetse ama kendisi buna tezat bir davranış sergilese, o çocuğun ruhunda açılan yarayı hangi müfredat kapatabilir? Çocuklar duyduklarını değil, gördüklerini taklit ederler. Muallim, talebesinin aynasıdır. Aynanın arkası ne kadar sırla kaplıysa, önü de o kadar net gösterir. Hüsn-i hal mazbatası, işte o aynanın sırrının temiz olduğunu garanti altına alan bir vesikaydı.
Şimdi modern zamanların o şaşaalı plazalarından, harf ve rakam yığınlarından başımızı kaldırıp bir düşünelim. Yapay zekânın kapımızı çaldığı, bilginin bir tıkla saniyeler içinde önümüze serildiği şu çağda, öğretmenin rolü nedir? Eğer öğretmen sadece bilgi aktaran bir vasıta ise, inanın bana yapay zekâ bunu herhangi bir insandan çok daha hızlı, eksiksiz ve hatasız yapıyor. Formülleri, tarihi tarihine savaşları, dil bilgisi kurallarını robottan da öğrenebilir insanoğlu. Fakat o robota merhameti, adaleti, ahde vefayı, vatan sevgisini, birinin acısıyla dertlenmeyi nasıl yükleyeceksiniz? İşte tam da bu dijitalleşen, mekanikleşen çağda insana, insanın ruhuna dokunacak muallime her zamankinden daha çok muhtacız. Bilgiyi makine verir ama şahsiyeti ancak ve ancak şahsiyet sahibi bir insan inşa edebilir.
Gönül isterdi ki, bugün de öğretmen atamalarında, mülakat odalarının soğuk koridorlarında sadece teknik sorularla yetinilmeyip, o adayın ruh güzelliğine, insan sevgisine, ahlaki olgunluğuna da bakılabilsin. Komşularından, mahallesinden, dokunduğu insanlardan birer “hüsn-i hal” şahadeti aranabilsin. Tabii ki bugünün büyük şehir hayatında, o eski mahalle kültürünün yok olduğu bir iklimde bunu aynen tatbik etmek muhal, yani imkânsız. Ancak bu kâğıdı geri getiremesek bile, onun temsil ettiği o asil fikri zihinlerimizde yeniden canlandırabiliriz.
Eğitim sistemimizin merkezine sadece “başarı” hedefini oturtmaktan vazgeçip, “iyi insan” yetiştirme mefkûresini yerleştirmek mecburiyetindeyiz. Bir okulun kalitesini, üniversiteye gönderdiği öğrenci sayısı kadar, o okuldan mezun olan çocukların sokaktaki beyefendiliği, hanımefendiliği, dürüstlüğü ve vicdanı belirlemelidir. Muallimlerimizi seçerken ve yetiştirirken de onların sadece zihinlerini test kitaplarıyla doldurmakla yetinmemeli, kalplerini ve ahlaklarını da bu kutsal vazifenin ağırlığına hazırlamalıyız.
Yazımın sonuna gelirken, o belgede gördüğüm sararmış kâğıdın üzerindeki mühürlere bir kez daha bakıyorum. O mühürler aslında geçmişten bugüne verilmiş birer mesajdır: “Ey insanoğlu! İlmi her yerde bulursun, defterde de yazar, bilgisayarda da. Sen asıl ahlakın, edebin, hüsn-i halin peşine düş. Çünkü mektebi mektep yapan binası değil, içindeki muallimin kalbidir.”
Ne dersiniz, sizce de bugün eğitimde düştüğümüz o derin boşluğun sebebi, diplomalarımızın eksikliği mi, yoksa hüsn-i halimizin kayboluşu mu? Cevabı, sınıflarda gözlerinin içi parlayarak bir şeyler öğrenmeye çalışan o körpe çocukların temiz yüreklerine ve onlara yön veren muallimlerin vicdanlarına bırakıyorum.
İşte bugün öğretmende, muallimde, ıskalanan nokta tamda burası. Hüsn-ü hal, iyi hal.
Kaleminize sağlık