Bugün sabah bir bildiri dolayısıyla Şerafeddin Gölcük hocanın hatıratı olan ÜMMET’LE BİRLİKTE Yaşanan Bir Hayat ve Hatıralar (Kitap Dünyası 2018, 2. Baskı) adlı eserininErzurum hatıraları bölümünü incelediğim sırada vefat haberini aldım. Ülkemizin ve Ümmetin önemli bir değerini kaybetmemiz dolayısıyla herkes gibi bendeniz de üzüldüm. Ama hak vaki olduğunda, ecel geldiğinde bizim de gideceğimiz yere Hocamızı uğurlamış olduk. Rabbim rahmetiyle yarlığasın ve bizleri cennetinde buluştursun.
Muhterem hocamızın doğrudan öğrencisi olmadım ama birlikte bulunduğumuz her bilimsel etkinlikte ve kelam koordinasyon toplantılarında öğrencisi olacak kadar hocamızdan istifade etmeye çalıştım. İlk baskısı Ensar Neşriyat tarafından 2013 yılında basılan Ana Hatlarıyla Kelam Tarihi kitabımın “Cumhuriyet Döneminde Kelam” başlığı altında merhum Hüseyin Atay ve merhum Bekir Topaloğlu hocalarımızla birlikte 1950 sonrası dönemde kelam ilminin üç öncü şahsiyetinden biri olarak hayatını ve düşüncesini kaleme aldım.
Burada kitabımızın Şerafeddin Gölcük hocamızla ilgili kısmını sizlerle paylaşıyorum.
Hayatı ve Düşüncesi
Şerafeddin Gölcük, İzmir’in Ödemiş ilçesi Yağcılar köyünde 1940 yılında doğdu. 1964 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesini bitirdi. 1967 yılında Millî Eğitim Bakanlığı kontenjanından Sorbonne Üniversitesinde doktoraya başladı ve 1972 yılında doktorasını tamamladı. 1973 yılında Atatürk Üniversitesi İslami İlimler Fakültesine intisap etti. 1985 yılında Konya Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesine geçti. 1992’denitibaren Din İşleri Yüksek Kurulu üyeliği de yapan ŞerafeddinGölcük, yayınladığı kelama dair eserleri ve yetiştirdiği öğrencilerle Türkiye’de adını sıkça duyuran kelamcılar arasında yerini aldı. Kelam ilmi alanında Kelam Açısından İnsan ve Fiilleri, Allah Kur’an İnsan, Kelam Tarihi, Kur’an ve İnsan, Bakıllanî ve İnsan Fiilleri, İslam Akaidi ile Din ve Toplum adlı eserlerini kaleme aldı. Hem öğrencisi hem de meslektaşı olan Süleyman Toprak ile Kelam ve Kelam Tarihi –Ekoller Problemler- adlı eserleri hazırladı.
Ankara İlahiyat Fakültesindeki eğitiminin yanı sıra Sorbonne’da doktora yapmış olması Gölcük’ün ayrıcalıklı tarafını oluşturur. Zira daha önceki iki kelamcıdan Hüseyin Atay, lise ve fakülte eğitimini Bağdat’ta, Bekir Topaloğlu ise İmam-Hatip Lisesi’ni ve Yüksek İslam Enstitüsü’nü İstanbul’da okumuştu. Fransa’daki eğitimi sırasında hem resmi hem de gayr-ı resmi mahfillerde dinlediği Muhammed Hamidullah’ın Şerafeddin Gölcük’ün üzerinde büyük tesir bıraktığı açıktır.
Kelam ilmini, Kur’an’ın felsefesi şeklinde tanımlayan Şerafeddin Gölcük, Kur’an’ın yüzde doksanının akıl vasıtasıyla yorumlanabileceğinin imkanına dikkat çeker. Çünkü Kur’an, aklın idrakine sunulan en büyük bağıştır. O insan aklıyla değer kazanır, aklın olmadığı yerde değerinin anlaşılması da söz konusu olmaz. Nitekim Kur’an, müşrikleri ve kafirleri “akıllarını kullanmayanlar” diye nitelendirir. Bu yüzden de onlar Kur’an’ın değerini anlamayanlardır. Bu açıdan bakıldığında Kur’an ile akıl yan yanadır ve bu haliyle de biri diğerinin mütemmim cüzüdür. Hem Mutezile kelamı hem de Sünnî kelam aklı bir vasıta olarak kullandı. Her ne kadar zaman ve mekâna göre bazı değişiklikler geçirse bile netice itibariyle kelam ilmi, Kur’an’ın aklî yorumudur. Dönemsel ihtiyaçlar diğer ilimlerde olduğu gibi onun ilim haline gelmesini gerektirdi. Başlangıçta yanlış inançlara karşı mücadele amaçlı ortaya çıkmasına karşın zaman içinde felsefeyi hasım gören bir konuma geldi. Bunun sebebi de Allah ve alem tasavvuru konusunda kelam ile felsefe arasındaki derin zihniyet ayrılığıdır.
Kelam ve konuları bugün itibariyle önemini daha fazla hissettirmektedir. Ancak bu önemin anlaşılabilmesi için kelamcıların geriye dönük ciddi bir muhasebe yapmalarına ihtiyaç vardır. Baş döndürücü bir hızla ilerleyen teknoloji ve ona paralel gelişen yeni kültür karşısında kelamın ne ifade etmesi gerektiği düşünülmeli ve ortaya bir proje konulmalıdır.
Kelam’ın temel konusu Allah ve insandır. Bu iki varlık unsuru arasında irtibatı sağlayan vahiydir. Vahyi anlamada yegane araç akıl ve ona yardımcı olan da duyulardır. Nasıl ki, dünün kelamcısı Allah’ı ve insanı tanımada vahyi esas almış ise, bugünün kelamcısı da zamanın şartlarını ve gereklerini düşünerek yeni bir üslup ve dil ile vahyi yeniden gündeme getirmeli, anlatmalı, izah ve ifade etmelidir. Sürekli geçmişte olanı anlatmak ve tekrarlamak kelam tarihi yapmaktır. Bu da tarihte kalmak, bugüne gelememektir.
Öyleyse asıl kaynak Kur’an’dan istifade edilerek, bugünün insanının anlayabileceği ve tatmin olabileceği bir ifadeyle Allah ve insan konusunu bütün açıklığı ile ortaya koymak gerekir. Bu doğrultuda olmak üzere okullarda okutulan kelam dersleri %25 kelam tarihi, %25 klasik kelam konuları ve %50 Kur’an öğretisi şeklinde taksim edilmeli ve öğretme yoluna gidilmelidir. Neticede kelam ilmi, Kur’an’da geçtiği şekliyle Allah’ı ve insanı tanıma ve tanıtma kutsal görevinden asla ayrılmamalıdır.
Nasıl ki, Kur’an bütünüyle insanı hedef alan bir kitap ise, ondan doğan kelam ilmi de bütünüyle insanı hedef almalı, onun ihtiyaç ve beklentilerine cevap verecek bir konuma ve içeriğe kavuşturulmalıdır.
Ancak şu unutulmamalıdır ki, neticede insan da Allah’ın yarattığı bir varlıktır. Bu da insanın ve içinde bulunduğu alemin varlığının devamının Allah’a bağlı olması anlamına gelir.
Bu düşüncesiyle Şerafeddin Gölcük, insanı adeta varlığın merkezi olarak gören bazı modern düşüncelerden uzaklaşmakta ve klasik kelam düşüncesinde öngörülen çizgiyi temsil etmektedir. Çünkü Allah yaratıcı olmanın yanı sıra rızık veren, hayatı idame ettiren ve alemin işleyişini belirleyen ve sürdürendir. Öyleyse başta insan olmak üzere bütün varlıkların devamı O’na bağlıdır. Ancak Gölcük’ün insan vurgusu ile söylemek istediği ilahî vahyin muhatabı olmak bakımından insandır. Çünkü ilahî vahiy, insanı hedef almıştır ve insana hitap etmektedir. Kur’an’da sık sık geçen “Ey insanlar!” ifadesi de bunun açık delilidir.
Şerafeddin Gölcük “bugün kelam ilmi nasıl olmalıdır?” sorusuna şu cevabı verir: “Amacı, Kur’an’ın inanç esaslarını şerh, izah, yayma, aklî ve naklî delillerle anlaşılır hale getirme ve bu bakımdan gerçek anlamda İslam Felsefesi veya Kur’an Felsefesi olan kelam, behemehal metot ve muhteva yönünden tarihteki tecrübesinden de istifade ederek yeni diriliş sürecine girmelidir. Kelamın hayatiyet kazanması diğer İslamî disiplinlerin canlanmasına, dinin daha iyi anlaşılıp öğretilmesine sebep olacaktır. İslamî kültür ve medeniyetin kurulup gelişmesinin, bütün insanlığa ışık saçmasının temelinde kelamî münakaşaların olduğu bir gerçektir. Temelinde yine Kur’an’ın yer alacağı sağlam bir iman zemini üzerinde İslam kültür ve medeniyetinin Müslümanlara ve dolayısıyla bütün beşeriyete faydalar sağlaması, çağımızın istek ve gereklerine sırt çevirmeyen bir kelamla mümkün olacaktır.” (Şerafeddin Gölcük, Kelam Tarihi, s. 390).
NOT: Metin tamamı, Cağfer Karadaş, Ana Hatlarıyla Kelam Tarihi, Ensar Neşriyat 2021 (6. Baskı) adlı eserin 280-283 sayfaları arasındadır. Cağfer KARADAŞ
28 Rebiülahir 1448 / 9 Ekim 2026