Hayatın en büyük yüklerinden biri, dünyanın zihnimizde kurduğumuz düzene uygun işlemesini beklemektir. İnsanı yoran çoğu zaman olaylar değil, olayların gerçekleşmemesi gerektiğine dair beklentileridir. Bundan olsa gerek insan farkında olmadan hayatı bir mahkeme gibi düşünür. Ve bu mahkemede iyiler ödüllendirilecek, kötüler cezalandırılacak, çalışanlar kazanacak, hak edenler yükselecek, emek verenler karşılığını alacaktır.
Fakat hayat böyle işlemez. Tarih bunun sayısız örneğiyle doludur. Liyakatsizlik yeni değildir. İhanet yeni değildir. Nankörlük yeni değildir. Güç sahiplerinin adaleti kendi lehlerine yorumlaması yeni değildir. İnsanlık tarihi biraz da bu hikâyelerin tarihidir.
Bugün hayatta karşılaştığımız birçok şeyin bizi şaşırtmasının nedeni, onların yaşanmaması gerektiğine inanmamızdır. Bu nedenle şaşkınlık çoğu zaman bilgi eksikliğinden değil, beklenti fazlalığından doğar.
İnsanlık yüzyıllardır kötülüğün neden var olduğunu anlamaya çalışıyor. Oysa hayatın içinde yaşayan insan için daha önemli olan soru bu değildir. Çünkü kötülüğün neden var olduğu sorusu çoğu zaman bizi teorik tartışmalara götürür. Hayat ise teorilerden çok tecrübelerle ilerler. Bu nedenle asıl soru şudur: Kötülüğün varlığı karşısında nasıl ayakta kalacağız? Çünkü kötülüğü bütünüyle ortadan kaldırmak insanın elinde değildir. Liyakatsizliği tamamen yok etmek mümkün değildir. Haksızlığı tarihten ve günlük yaşayışımızdan silmek mümkün değildir. Her şeyden önce insanın zaaflarını bütünüyle ortadan kaldırmak mümkün değildir. Fakat bütün bunlara rağmen dürüst, adil ve vicdanlı kalmak mümkündür. İşte hayatın anlamı belki de burada saklıdır.
Hayatı bir mahkeme olarak gördüğümüzde sürekli hayal kırıklığı yaşarız. Çünkü mahkemede hüküm hemen verilmelidir. Haklı ile haksız aynı anda ve hemen ayrılmalıdır. İyi ile kötü derhal birbirinden ayrıştırılmalıdır. Oysa hayat mahkeme değildir. Bir eğitimci olarak söyleyebilirim ki hayat daha çok bir sınav salonuna benzer. Mahkemede hükümler vardır, sınav salonunda ise sorular vardır. Mahkemede karar verilmiştir, sınav salonunda ise süreç devam etmektedir. Mahkemede sonuç esastır, sınavda ise insanın ne yaptığı esastır.
Hayatı bir mahkeme gibi okuduğumuzda sürekli sonuçlara bakarız. Kim kazandı? Kim kaybetti? Kim yükseldi? Kim geride kaldı? Oysa hayatı bir sınav salonu olarak okumaya başladığımızda sorular değişir. Bu olay bana ne öğretti? Bu haksızlık karşısında nasıl davrandım? İhanet beni nasıl değiştirdi? Makam beni bozdu mu? Başarı beni kibirli yaptı mı? Çünkü hayatın asıl soruları çoğu zaman bunlardır. Üstelik bu sınav salonunda herkes aynı sorularla da karşılaşmaz. Kimi yoksullukla, kimi zenginlikle, kimi makamla, kimi mahrumiyetle, kimi sadakatle, kimi ihanetle, kimi başarıyla, kimi başarısızlıkla, kimi evladıyla, kimi yalnızlığıyla, kimi sağlığıyla, kimi de gücü eline geçirdiğinde ne yapacağıyla sınanır.
Bu yüzden başımıza gelen her olayı yalnızca adalet terazisinde tartmaya çalıştığımızda cevap bulamayız. Çünkü hayatın bütün soruları adalet sorusu değildir. Bazıları dayanıklılık, bazıları sabır, bazıları karakter sorusudur.
İnsanı olgunlaştıran şey, dünyanın kusurlu olduğunu bilmesine rağmen iyi kalabilmesidir. Bir başka deyişle insan olmak, dünyanın kusurlu olduğunu gördüğü hâlde kendi iyiliğinden vazgeçmemektir. Evet, olgunluk, kötülüğün bulunmadığı bir dünyada yaşamak değil, kötülüğün varlığını bilerek iyiliği seçebilmektir. Liyakatsizliğin varlığını bilerek liyakati savunabilmektir. Haksızlığın varlığını bilerek adaletten ayrılmamaktır. Bu yüzden beşer olmaktan insan olmaya yükselmek, dünyanın kusurlarını fark ettikten sonra başlayan bir süreçtir.
Evet, şaşkınlığın sona erdiği yerde teslimiyet değil, olgunluk başlar. Ve insan ancak o zaman hayatı olduğu gibi görmeye başlar.
Ne eksik ne fazla.
Olduğu gibi.