Çocukluktan kalan bir zaman hikâyesi:
”Annem ne kadar kızıp, ikaz etse de o mutlaka arka sokaklara dalar, orda başına bir müsibet sarar, yetmez gibi de bitlenir gelirdi eve. Annem biti fark edince delilenir, kafasını gazyağı dolu kovaya sokardı. Sık dişli fildişi bir tarağı vardı, saçlarımızı taramaz, kafatasımızı yüzerdi o tarakla. ”
Batının şirin bir sahil kasabasıydı gözlerimi dünyaya açtığım yer. Sağa dönsen iki cadde, sola dönsen iki cadde. Bir elin parmaklarını geçmeyen, her tüketim gurubuna hitap eden anlı şanlı iki konfeksiyon. Her sokağın köşesinde bir bakkaliye. İki bilemedin üç kırtasiye oyuncakçı derlemesi, bir o kadar tuhafiye ve manifaturacı.
Manifaturacı… Şimdiki x, y, z, elif, vav çoklu adlı dolayısıyla çoklu tanımlı, çoklu kültürlü olmasına rağmen Türk Coğrafyası’nda adları hâlâ “delikanlı” olanların anlamını kuvvetle muhtemel bilmediği bir sektör. Tuhafiyeyi de bilebileceklerini sanmıyorum elbette. Ve elbette onlar benim okuldan eve gelip bir çırpıda üzerimi değişip sokağa fırladığım ve “Remzi aabiii!!! dönem ödevim var, Meydan Larousse’a bakabilir miyim?” diye karşı apartmanın ikinci katına seslenmemi de anlamayacaklar…
Bu kasaba en fazla iki katlı evlerin bahçe içlerinde yuvalandığı bir yer. Her evin bahçesinde yok yok ağaçları var. Geceleri sokak lambalarıyla değil balkonların, bahçelerin ışıklarıyla aydınlanan meydanda biz; p, r, s ve t kuşakları toplanır şarkı söyler, kitap okur, tiyatro oynardık.
Uzayıp giden daraşık sokağın ikinci yarısındaki Çinili Fırın’dan yayılan taze francala kokusu ramazanlarda yerini mis gibi pideye bırakırdı. Camiden çıkan cemaat makul bir kuyruk oluşturur üçerli beşerli paketlenen pideler elden ele evlere dağılırdı. Fırıncı kocaman göbeği olan şişman bir teyzeydi. Kadın demezdiniz görseniz. O koca küreği yüklenip iki eliyle ateşin içine daldırır, bir batında beş on pideyi çeker alırdı. Çok ufak tefektim, sadece beni mi öyle severdi yoksa tüm mahalleyi mi bilmem. Bildiğim o fırının ekmeği muhabbet unundan ve sevgi suyundandı. Başka türlü o kadar lezzetli olması mümkün değildi.
Evin en küçüğü olduğumdan, ki; babam çok içerlerdi buna, sürekli bana “evin küçüğü olacağına kapının gudiği ol” der, gülerdi, ufak çarşı işleri benden sorulurdu.
Kadayıfçı Kadir amca bir yandan omzundaki beyaz mermerşahiden mendile terini siler, bir yandan ayağıyla kadayıf tezgahını döndürür, hamuru sıcak saca döker, pişince yayar, kurutur, paketler müşteriye dağıtırdı. Yazın sıcağında sıcak tezgahın başında yana yakıla iş yaparken bile daima mütebessim daima tatlı dilliydi.
Akşamüstleri ailece sahile gidilirdi. Gazinolardan gelen şarkı sesleri eşliğinde kıyıda oturup çekirdek çitlemek büyük zevkti. İkindi vakitleri apartmandaki kızlarla bahçedeki asmanın altına toplanır, şarkılı türkülü günün kritiği yapılırdı. En büyük derdimiz ses yarışmasında Zehra’nın ikinci olmasıydı. En büyük neşemiz Itır’ın doktorun burnundan çekip çıkardığı, baş ağrılarının sebebi kokulu silgiyi ne zaman oraya soktuğunu hatırlamamasıydı.
Ramazanlarda herkeste şirin, sevecen, munis bir sevinç temayüz ederdi. Bazı aileler bahçesinden topladığı sebzeyi, meyveyi kasalarla kapı önüne koyar, Allah rızası için dağıtır, almayana hakkım haram derdi.
Sahur vakitleri sevinçli telaşlarla yenilen yemekler ardından tüm mahalleli camiye toplanır, birlikte namaz kılınıp, hatim dinlenirdi. Bayrama yakın evleri saran temizlik ateşi camiyi de sarar, öğle ile ikindi arası halılar şadırvana yatırılıp yıkanır, beyaz sabun kokusu avluyu aşıp sahile ulaşırdı.
Her akşam kılınan teravih sonrası hiç bir genç, çocuk evine girmez sahura kadar oynar, zıplardı.
Erkekler ikindi namazından sonra cami avlusunda muhabbete koyulurdu. Hemen her iftar vakti babam aceleyle kapıyı çalar, “hemen bir tepsi hazırlayın, iftarlık” derdi. Annem kime diye sorunca da ucundan kulağından anlatırdı. “Biz avluda otururken biri geldi, yolcuymuş, oruçluymuş, lokanta sordu…”
Ortanca ablam bugünün hiperaktif olarak tanımladığı ancak o günlerin “rabbi yessiri” eksik kalmışlarındandı. Annem ne kadar kızıp, ikaz etse de o mutlaka arka sokaklara dalar, orda başına bir müsibet sarar, yetmez gibi de bitlenir gelirdi eve. Annem biti farkedince delilenir, kafasını gazyağı dolu kovaya sokardı. Sık dişli fildişi bir tarağı vardı, saçlarımızı taramaz, kafatasımızı yüzerdi o tarakla. Gazyağı işlemi bitince kaynar su operasyonu başlardı. “Yandım anne, yapma” dedikçe kafasına gümüş hamam tasıyla bir tane indirir “sus, gebermeyesice, bitlenirken bana mı sordun” diye bağrınırdı. Annem temiz narin bir kadındı, besbelli cüssesi dirhem etmeyen zavallı bitciklerden iğrenirdi.
O yüzden saçlarımızı hep kısacık keserdi. Sesim güzel olduğu için sokak oyunlarında assolist bendim. Mazbut, muhafazakâr ailelerdik sahne kostümü bizde ne gezer. Annemin namaz eteğini göğüs üstüne çekince tuvalet olurdu. Altına ablamın topukluları… Komşumuz İnci ablanın kullanmaktan bıktığı, bitiremediği ve çöpe de atamadığı için bizlere verdiği rujlar, ojeler sürülür, süslenilirdi. Her şey on numara ama benim boynum bükük. Neden? Saçlarım kısa. Ama ben assolistim hiç saçsız assolist olur mu? Olmaz tabi. Annem o yıllarda hep ipek şal örtüyor. Şallar da nasıl kıymetli. Kadın ellerini pudralamadan dokunmuyor bile onlara. Bu tutumu benim de çok hoşuma gidiyor, çünkü aslında onlar şal değil, onlar benim saçlarım. Evet, evet saçlarım. Eni seksen santim, boyu iki metre kadar olan bu şalları kafama öyle bir monte ediyorum ki Emel Sayın da bile yok böyle saç.
Repertuarımda en sevdiğim şarkı “Enginde yavaş yavaş günün minesi soldu/ Derdim bana arkadaş bugün de akşam oldu”
Engin karşı komşunun oğlu, ben ona aşığım. Deniz gibi masmavi gözleri, Atatürk gibi sapsarı saçları var. Mine Enginin aşık olduğu kız. O şarkıda o Mine solmuyor mu, oh o an benim içimin yağları eriyor…eriyor…
Ben kız çocuğu olduğum kadar Engin’e ayak uyduracağım diye erkek çocuğu da olmaya çalışıyorum. O yüzden yandaki kaknem Ayşe teyzenin armutluğuna dalıyor, yemediğim halde avuç avuç armut aşırıyor anneme yakalanıyor ve bir araba haram, helal, komşu hakkı zılgıtı yiyorum. Ama Allah var hiç dayak yemiyorum. Çünkü annem aynı zamanda anlayışlı da kadın. Ben böyle değildim bu Enginler buraya taşındıktan sonra böyle oldum bunu biliyor ama nasılsa aşık olduğumu anlamıyor. Her yakalanma sonrası Engin’le bir hafta oynamama cezası alıyorum. Off ki ne of… Hasret çekmek ne zor…
Bir gece bekçi sessizce arka bahçeden sesleniyor:
“Nurettin bey, Nurettin bey.”
“Allah, Allah bu saatte ne oldu?” diye fırlıyor babam yataktan biz de arkasından.
“Nurettin bey ihtilal oluyor, yasak çıkar, kalk ekmek al…”
Babam beni üst kattaki komşulara yolluyor. Ciciannem “tamam yavrucuğum, sağol” diyor herzamanki sevecen, müşfik tonuyla sesinin. Karşı kapıyı çalıyorum. Coşkun abi çıkıyor.
“Abi” diyorum “ihti…”
“Biliyoruz herhalde” diyor, kapıyı yüzüme çarpıyor. Ne olduğunu anlamıyorum.
Ertesi sabah evin ön ve arka kapılarına birer tank yanaşıyor. Açık kapaktan dışarı çıkmış birer adam ellerindeki megafonla bağırıyor.
“Vatan haini çık dışarı…Evdesin biliyoruz.”
Kimse çıkmıyor.
Bu kez tanktan aşağı atlayıp apartmandaki her kapıyı dipçikliyorlar.
Ben o an cici annemdeyim, annem yoğurt mayası almaya yolladı. Ciciannem kapıyı açıyor, ezile büzüle “buyrun” diyor.
Adam: “Eşin nerde hanım, adı ne diyor.”
Cici annem:
“İşte” diyor, “K K Korsan Recep, Recep Korsan…Recep Günay…İskelede kahya benim eşim, çağırdılar gitti…”
Adam bu kez karşı kapıyı işaret edip
“Coşkun burda mı oturuyor” diyor.
Ciciannem korkudan iyice tutuluyor mu, ne diyeceğini mi bilemiyor anlamıyorum, başıyla evet diyor, gözlerini yumuyor.
“Nerde biliyor musun?” diye soruyor bu kez.
“Gittiler” diyor, “gece çıkıp gittiler…”
Kapıyı bir iki kez daha zorluyor ve çekip gidiyorlar.
Bayramlarda caddeden ve bizim sokaktan geçen, geçerken milli gururumuzu kabartan tanklar o gün tüm sevimliliğini yitiriyor…
O gün ilk kez Mine’yi umursamıyorum, çünkü o gün aklım gece yarısı çaldığım kapıyı yüzüme çarpan Coşkun abide ve onu deliler gibi seven iki kızında asılı kalıyor…
Coşkun abi beş yıl yiyor biz çocukluğumuzu yakıyoruz o gece…Yaşasın mı acaba büyümek?
Artık ikindilerde asmanın altında kritik yapılmıyor, çünkü hangi mevzuyu açsak Itır’la Çisil babalarını hatırlayıp ağlıyor.
Hepi topu beş arşınlık bu kasaba bir seçim kampanyasıyla İstanbul’un bağrından kopartılıp il oluveriyor. Yaşasın şehir büyüyor…Yeni yeni mahalleler kuruluyor. Kırk yıllık dar sokakların adı değişiyor cadde tamlamarıyla. Caddelerde mantar gibi mağazalar açılıyor. Yeni açılan mağazaların kocaman ve çok renkli vitrinleri var . Sokakta tanımadığımız insanlar geziniyor. Kaldırıma park eden kamyonlardan eşyalar iniyor. Nereye kim taşınıyor kimse bilmiyor.
Bizim evlerin bahçeleri imarda hamurlanıp, parselleniyor. İki kat yedi kata çıkıyor. Her sokağın köşesinde yıllardır duran sahipsiz ceviz ağaçları kesiliyor önce, şehir önce onları yutuyor. Sonra oynadığımız, piknik yaptığımız çamlıklar, içinde tüm mahallenin imece yaptığı elmalıklar…Armutluklar da sökülüyor elbet ama bir tek onlara üzülmüyorum galiba. Çünkü o geceden sonra Engin’ler de Mine’lerin oturduğu beş katlı apartmana taşınıyor.
Deniz de o kadar mavi değil zaten, içinde yeşil yeşil yosunlar var…