Mustafa Kutlu’nun Bahtımın Yıldızı kitabında anlatılan Meryem ile Emin Çakır’ın hikâyesi, Türkiye’de Müslüman aydının modernlikle kurduğu ilişkinin de hikâyesidir. Meryem, dinî hayatla bütünüyle ilgisiz olmayan, fakat modern hayatın alışkanlıklarını benimsemiş bir ailede yetişir. Babası cuma namazına gider, aile ramazanda oruç tutar. Ancak gündelik hayatları büyük ölçüde seküler çevrenin kabullerine göre şekillenmiştir. Meryem lisedeyken başını örter. Ailesi bundan hoşnut olmaz. O ise okuyarak, düşünerek ve inanarak karar vermiştir. Arkeoloji okumak üzere İstanbul’a gitmesiyle aile, bu tercihin çevresindeki görünürlüğünden bir ölçüde kurtulur. İstanbul’da tanışıp evlendiği Emin Çakır, Anadolu’dan gelmiş, gazetecilik ve yazarlıkla tanınmış Müslüman bir aydındır. Yıllar geçtikçe Emin’in meşguliyetleri artar, ailesine ayırdığı zaman azalır. Meryem ise kendi mesleki ilgilerini gerçekleştirmek ister. Arkeolojik kazılara katılmak için kızını da yanına alarak evden ayrılır. Aylar sonra eşine gönderdiği fotoğrafta başı açıktır. Gençliğinde ailesine ve çevresine rağmen örttüğü başını, yıllar sonra kendi iradesiyle açmıştır.
Kutlu bu değişimi anlamaya çalışır. Özgürlük isteği, eşinin ilgisizliği, çevre baskısı gibi ihtimaller üzerinde durur. Bazılarını reddeder, bazılarını cevapsız bırakır. Sonunda kesin bir hüküm vermez. Edebiyat bakımından bu tercih anlaşılabilir. Ancak hikâyenin asıl dikkat çekici tarafı, modern çevrenin beklentilerine rağmen başını örten bir kadının, yıllar sonra Müslüman bir aydınla kurduğu hayatın içinde başını açmasıdır. Dolayısıyla yalnızca Meryem’in neden değiştiğini değil, Emin Çakır’ın temsil ettiği düşünce dünyasının nasıl bir hayat kurabildiğini de sormak gerekir.
Türkiye’de Müslüman aydının yaklaşık iki asırlık serüveni, modernlikle hesaplaşmanın tarihidir. Batı’nın insan, toplum, aile ve devlet anlayışı eleştirilmiş; İslam’ın kendine mahsus bir medeniyet tasavvuru bulunduğu savunulmuştur. Ancak zamanla düşüncede itiraz edilen modernlik, gündelik hayatta benimsenmiştir. Bugün asıl mesele modernliğin Müslümanların hayatına girmesi değil, Müslüman aydının düşünme ölçüsü hâline gelmesidir. Hayatı İslam’ın ölçülerine göre değerlendirmek yerine, İslam’ı hayatın değişen şartlarına göre açıklama eğilimi güçlenmiştir.
Başörtüsü meselesinde yaşananlar bunun örneklerindendir. Türkiye’de başörtüsü uzun yıllar dinî bir yükümlülüğün yanında modernleşme politikalarına karşı kültürel bir duruş olarak görüldü. Bugün ise bazı kadınların başlarını açmaları karşısında Müslüman aydınların bir kısmı daha çok erkeklerin ihmalkârlığından, aile içindeki eşitsizliklerden ve kadınların karşılaştıkları baskılardan söz etmektedir. Bunlar gerçek sorunlar olabilir. Ancak erkeğin ailesini ihmal etmesiyle kadının dinî bir yükümlülük karşısındaki tutumu ayrı meselelerdir. Bir davranışın sebeplerini anlamak, onu doğru bulmak değildir.
Kutlu’nun hikâyesinde Meryem’in başını örtmesi okumakla, düşünmekle ve Allah’ın lütfuyla açıklanırken başını açması özgürlük, aile ilişkileri ve kişisel tercihler üzerinden tartışılır. Böylece başörtüsünü takmak inançla, çıkarmak hayatın şartlarıyla ilişkilendirilir. Oysa şartlar davranışı açıklayabilir, fakat doğruluğunu belirleyemez. Hayatın şartları dinî hükmün yerine geçtiğinde, artık hayatı inançla değerlendirmekten değil, inancı hayatla açıklamaktan söz ediyoruz demektir.
Bu çelişki aile anlayışında da görülmektedir. Müslüman aydın bir taraftan gelenekli aileyi savunmakta, diğer taraftan modern bireyciliğin kabullerini benimsemektedir. Gelenekli Müslüman ailede kadınla erkeğin farklı sorumlulukları bulunurken modern aile, bireysel hakları ve kendini gerçekleştirmeyi öne çıkarmaktadır. Burada mesele kadının okuması veya çalışması değildir. Ailenin bireysel amaçların gerçekleştirildiği bir birliktelik mi, yoksa ortak sorumluluk ve fedakârlık üzerine kurulu ahlaki bir düzen mi olduğudur. Emin Çakır’ın modern hayata alternatif ararken kendi ailesini ihmal etmesi, düşüncede eleştirilen modernliğin evin içinde yeniden üretilmesidir.
Emin’in “kanaat ekonomisi”, “otoriter demokrasi” ve “yeniden Mecelle” düşüncelerinden hareketle bir ahlak nizamı tasavvur etmesi de benzer bir kararsızlığın işaretidir. Kanaat İslam ahlakının, demokrasi modern siyasal düşüncenin, Mecelle ise Osmanlı hukuk tecrübesinin kavramlarıdır. Bunları yan yana getirmek tutarlı bir toplum düzeni kurmaya yetmez. Tanzimat’tan beri Müslüman aydının sorunu da budur: Kendi medeniyetini savunmak isterken modern dünyanın kavramlarıyla düşünmek. Oysa mesele kavramları birleştirmek değil, onları doğuran insan ve toplum anlayışını yeniden düşünmektir.
Burada Müslüman aydının asıl sıkıntısının bilgi eksikliği olduğunu düşünmüyorum. Kendi kültürünü sevmekte, tarihinden ve medeniyetinden övgüyle söz etmektedir. Fakat onun ilkeleriyle bugün de bir hayat kurulabileceğine aynı ölçüde inanmamaktadır. Bu yüzden modernliği eleştirmekte, fakat modern hayatın temel kabullerinden vazgeçememektedir. Meryem’in başını açmasından daha dikkat çekici olan da bu değişimin yaşandığı hayatın mahiyetidir. Gençliğinde modern çevrenin beklentilerine direnen Meryem, yıllar sonra Müslüman bir aydının eşiyken başını açmıştır. Demek ki modernlik, ona karşı çıktığını söyleyenlerin hayatında da hükmünü sürdürmektedir.
Elbette edebiyatın görevi fetva vermek değildir. Ancak bir davaya mensup yazarın hikâyesinde, inandığı hakikatin bir istikamet olarak hissedilmesi beklenir. Kutlu, modern hayatın çelişkilerini gösterirken bu çelişkilerden nasıl çıkılacağına ilişkin belirgin bir yol ortaya koymamaktadır. Oysa hakikate inanan yazarın görevi yalnızca insanın çıkmazlarını anlatmak değil, çıkışın mümkün olduğunu da hissettirmektir. Meryem’in başını açması bir hikâyenin sonu olabilir. Fakat Müslüman aydının bu hadise karşısındaki tereddüdü, Tanzimat’tan beri devam eden daha uzun bir hikâyenin parçasıdır. Bugün asıl meselemiz, modernliğe itiraz edecek düşüncelerimizin bulunmaması değil, bu itirazların gerektirdiği hayatı kurmaya yeterince inanmamamızdır. Çünkü insanın bahtının yıldızı, modern hayatın sunduğu imkânlarda değil, inandığı hakikatle kurabildiği hayatta parlar.