Bir ülkenin eğitim sisteminin başka ülkelerin eğitim anlayışına bağımlı olduğunu nasıl anlarız? Yabancı uzmanların gelmesi, başka ülkelerin modellerinin alınması veya uluslararası kuruluşların eğitim politikaları üzerinde etkili olması bunun görünür biçimleridir. Türk eğitim tarihinde bunların hemen hepsini görmek mümkündür. Yaklaşık iki asırlık modernleşme tarihimiz, bir yönüyle, dışarıda kurulmuş eğitim modelleriyle kendi eğitim dünyamız arasında istikamet arayışının tarihidir.
Fakat bugün mesele geçmişteki kadar açık değil. Artık Fransa’dan, İngiltere’den veya Amerika’dan bir eğitim modeli getirip aynen uyguladığımız söylenemez. Bazı özel (vakıf) okullarda bu görülse de, en azından kamu okulları için bunu söyleyemeyiz. Üstelik kendi kültürümüzü, değerlerimizi ve medeniyet birikimimizi eğitimin merkezine taşıma yönünde önemli bir arayış da var. Buna rağmen iki asır içerisinde oluşmuş bir eğitim zihniyetinin bütünüyle aşılması kolay değil. Çünkü müdahale sona ermiş, fakat müdahalenin oluşturduğu istikamet yaşamaya devam ediyor. Bu duruma müktesep bağımlılık diyebiliriz.
Müktesep bağımlılık, başlangıçta dışarıdan alınmış bir düşünme biçiminin zamanla kurumlara, kavramlara ve alışkanlıklara yerleşerek dışarıdan müdahaleye ihtiyaç duymadan kendisini üretmesidir. Başlangıçta başkası sizi belli bir yöne sevk eder; bir müddet sonra aynı istikamette yürümek için onun sizi itmesine gerek kalmaz.
Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren yabancı uzmanlar gelmiş, raporlar hazırlanmış, Avrupa ve Amerika’daki eğitim kurumları incelenmiş, modeller ve kavramlar ülkemize taşınmıştır. O dönemde bu tür etkilerin kaynağı görülebiliyordu. Bugün ise model üniversitede, akademik literatürde, öğretmenin dilinde, velinin beklentisinde ve öğrencinin başarı tasavvurunda yaşamaktadır. Dolayısıyla mesele bugünkü bir modelin tercihinden çok daha derin ve tarihîdir.
Bugün “yeterlik”, “performans”, “insan kaynağı”, “verimlilik”, “ölçülebilir çıktı” ve “rekabetçilik” gibi kavramları bize kimse zorla kullandırmamakta. Asıl mesele de bu. Çünkü kavramlar yalnızca şeyleri adlandırmaz, onlara nasıl bakacağımızı da belirler. İnsana “insan kaynağı” dediğinizde başka, “emanet” dediğinizde başka türlü bakarsınız. Öğretmeni “meslek profesyoneli” olarak görmekle “muallim” olarak görmek aynı eğitim tasavvuruna götürmez. Bu nedenle eğitimde asıl bağımlılık, model bağımlılığından önce kavram bağımlılığıdır.
Kendi tarihimizden ve kültürümüzden unsurların müfredatta daha fazla yer bulması bu bakımdan kıymetlidir. Fakat kültürün eğitimde bulunması ile eğitimin kültürden hareketle kurulması aynı şey değil. Bir öğrenci Yunus Emre’yi okuyabilir; fakat başarıyı yalnızca sınav, diploma ve gelir üzerinden anlamlandırıyorsa Yunus Emre onun eğitim tasavvurunun merkezine yerleşmiş değildir. Kültür, eğitimin konusu olabilir; asıl mesele onun eğitimin kurucu istikametine dönüşebilmesidir.
Müktesep bağımlılığın en zor tarafı da budur. Karşımızda artık açık bir dış müdahale değil, tarih içerisinde içselleştirilmiş bir düşünme alışkanlığı var. Bir insanın ayağına zincir vurursanız belli bir mesafenin dışına çıkamaz. Fakat zinciri çıkardığınız hâlde yine aynı mesafenin dışına çıkamıyorsa artık mesele zincir değildir. İnsan, sınırı içine taşımıştır.
Bu nedenle asıl soru şu: Hiç kimse bize bir şey dayatmasa kendi eğitim düşüncemizi kurabilir miyiz? Okulun ne olduğunu, öğretmenin kim olduğunu, bilginin niçin öğretildiğini ve nasıl bir insan yetiştirmek istediğimizi kendi tarihimizden, kültürümüzden ve medeniyet tasavvurumuzdan hareketle tarif edebilir miyiz?
Bu soru millî bir eğitim arayışının ne kadar derin bir mesele olduğunu göstermek için önemlidir. İki asırlık bir zihinsel istikamet yalnızca program ve müfredat değişikliğiyle bütünüyle dönüşmez. Asıl dönüşüm, eğitimin arkasındaki insan, bilgi ve hayat tasavvurunun yeniden düşünülmesiyle mümkündür.
Eğitimde bağımsızlık Batı’da üretilmiş her şeyi reddetmek değildir. Medeniyetler birbirlerinden öğrenirler. Fakat öğrenmek başka, tâbi olmak başkadır. Bir medeniyetin gücü, aldığını kendi anlam dünyası içerisinde yeniden kurabilmesindedir. Bu yüzden mesele kopmaktan önce kurmaktır: Kendi kavramlarımızı, kendi insan tasavvurumuzu ve kendi eğitim istikametimizi kurmak. Çünkü gerçek bağımsızlık, başkasından hiçbir şey almamakla değil; aldığımıza kendi istikametimizi verebilmekle başlar.