Günümüz modern eğitiminden geçen bir genç, haritalardaki çizgileri dünyanın kendisine ait doğal çizgiler zannediyor. Oysa ne dağlar o çizgileri bilir ne nehirler ne de gökyüzü. Anlaşılan o ki modern eğitim, sınırları önce haritalara çizmiş, sonra devletlerin hukukuna ve nihayet insanların zihinlerine yerleştirmiş. Bunun getirdiği vahamet ise bu gencin düşüncesini ve vicdanını da bu sınırlar içinde yaşamayı sürdürmesidir.
Evet, modern ulus devletin en büyük başarısı hem toprağı hem de insanın tahayyülünü sınırlandırmasıdır. Bu da ulus devlet anlayışının sadece bir yönetim biçimi olmadığını, aynı zamanda insana dünyayı nasıl göreceğini öğreten bir düşünme biçimi olduğunu ortaya koyar. Zira bu düşünme biçimiyle kimin bizden, kimin yabancı, hangi meselenin iç mesele, hangisinin dış mesele, hangi ölümün millî matem, hangisinin uluslararası haber olduğunu belirleyen görünmez bir tasnif sistemi kurulmuş gibidir.
Kuşkusuz insan kendisini nasıl hayal ediyorsa sorumluluğunu da öyle tahayyül eder. Kendisini yalnızca bir ulusun ferdi olarak gören insanın sorumluluk coğrafyası, sınır kapısında sona erer. Başka bir ülkede ölen çocuk onu üzebilir fakat ona karşı kendisini sorumlu hissetmez. Zira sorumluluk parçalandıkça vicdan da parçalanır. Devletler düzeyinde bunun karşılığı millî çıkardır. Böylece insanların başına gelenler ahlâkın değil, jeopolitiğin diliyle konuşulmaya başlanır. Bir yerde çocuklar öldürülmektedir ama mesele bölgesel dengelerdir. Bir halk aç bırakılmaktadır ama mesele güvenlik politikasıdır. Bir ülke yok edilmektedir ama mesele ulusal çıkarlardır. Böylece kelimeler değiştiğinde vicdan da değişir. Ve insan kötülüğü kabul ederek değil, ona başka bir isim vererek yaşayabilir hâle gelir.
İşte bu nedenledir ki modern ulus devlet düzeni ve anlayışı, bizim coğrafyamızı yalnızca siyaseten parçalamadı; hafızamızı da parçaladı. Böylece, maalesef, dün bizim dünya dediğimiz yerler zamanla “yurt dışı” oldu. Bir çizginin ötesindeki şehir (örneğin Halep, Filistin, Yemen, Fizan, Semerkand, İsfahan, Şam vb) artık sadece başka bir devletin toprağı değil, yurdun da dışıdır. Böylece coğrafî mesafe, giderek ahlâkî mesafeye dönüşmüştür.
Fransız İhtilali sonrasında Avrupa’da güçlenen milliyetçilik düşüncesinin Osmanlı coğrafyasındaki yıkıcı etkilerinden biri de burada ortaya çıktı. Fransız tipi merkeziyetçi ulus anlayışı, siyasal topluluğu mümkün olduğunca tek bir millî kimlik etrafında tanımlamaya yöneldi. İmparatorlukların çok katmanlı aidiyetlerinin yerine daha homojen vatandaşlık tasavvurları geçti. İnsan aynı anda bir şehre, bir dine, bir medeniyete ve geniş bir kültür dünyasına mensup olabiliyorken, modern ulus devlet bu aidiyetlerden birini merkezîleştirerek diğerlerini ikincilleştirdi, hatta ötekileştirdi.
İbn Haldun’un asabiyet dediği toplulukları ayakta tutan dayanışma kuvveti, daha yüksek bir ahlâk tarafından terbiye edilmezse insanı kendisine benzeyene yaklaştırırken ötekinden uzaklaştırır. Bu yüzden İslam, kabile asabiyetini tamamen yok etmekten ziyade onu daha geniş bir ahlâkın içine yerleştirir. Kan bağının üzerine iman kardeşliğini, kabilenin üzerine ümmeti, yakınlığın üzerine adaleti koyar. Modern milliyetçilik ise birçok yerde bu hareketi tersine çevirdi. Böylece geniş aidiyetten dar aidiyete doğru gidilerek ümmetten millete, milletten devlete, devletten vatandaşa ve nihayet vatandaştan bireyin çıkarına doğru daralan bir halka oluştu.
Kuşkusuz kendi milletini sevmek insanın başka milletlerin acısına körleşmesini gerektiriyorsa orada sevginin kendisi sorunlu hâle gelir. Çünkü gerçek sevgi insanın sadrını küçültmez, tam aksine genişletir. Ailesini seven insanın başka ailelerden nefret etmesi gerekmediği gibi vatanını seven insanın da başka coğrafyalardaki acılara yabancılaşması gerekmez. Eğer kendimizi yalnızca modern ulus devletin vatandaşları olarak tarif edersek sorumluluğumuz da devletin sınırlarıyla daralacaktır. Buna karşın kendimizi tarihî, dinî ve medeniyet bakımından daha büyük bir hikâyenin parçası olarak görürsek sorumluluk alanımız da genişleyecektir.