İnsan yalnızca kelimelerle konuşmaz; kelimelerle düşünür de. Hatta bir müddet sonra dünyayı kullandığı kelimelerin / kavramların içinden görmeye başlar. Çünkü kavram yalnızca bir şeyi adlandırmaz; o şeye nasıl bakacağımızı da belirler. Mesela eğitime “insan yetiştirme” dediğimizde başka, “insan kaynağı geliştirme” dediğimizde başka bir dünya kurulur. Eğitimin gayesini “şahsiyet inşası” olarak gördüğümüzde başka, “yetkinlik geliştirme” olarak gördüğümüzde başka bir eğitim tasavvuru ortaya çıkar. Başarıyı “erdemli insan yetiştirmek” diye tanımladığımızda başka, “performans üretmek” diye tanımladığımızda başka bir okul anlayışı oluşur. Çünkü kavram değiştiğinde yalnızca kelime değişmez; insanın ne olduğu, eğitimin ne için yapıldığı ve okulun neye hizmet ettiği de değişir.
Akademik hayatımızın üzerinde yeterince durmadığımız meselelerden biri budur. Müracaat ettiğimiz literatür bize yalnızca bilgi vermiyor; aynı zamanda bir bakış, bir problem alanı ve bir kavram dünyası da sunuyor. Böylece başka toplumların tarihî tecrübeleri içerisinde doğmuş kavramlar, çoğu zaman hiçbir sorgulamadan geçmeden bizim toplumumuzu açıklayan evrensel hakikatlermiş gibi kullanılıyor. Oysa hiçbir kavram tarafsız değildir. Her kavramın bir tarihi, bir coğrafyası ve arkasında bir insan tasavvuru var. “Birey”, “başarı”, “kariyer”, “performans”, “öğrenme çıktısı”, “beşerî sermaye” veya “yeterlik” dediğimizde yalnızca teknik ifadeler kullanmış olmayız; insanı, toplumu ve eğitimi belirli bir yerden okumaya başlamış oluruz. Bu yüzden bilim adamının görevi kavramlardan kaçınmak değil, onların şeceresini bilmektir. Hangi tarihî tecrübede doğduklarını, hangi problemi çözmek için üretildiklerini, neyi görünür, neyi görünmez hâle getirdiklerini sorgulamaktır. Çünkü tercüme yalnızca diller arasında yapılmaz; düşünceler arasında da yapılır.
Mesela eğitimi ele alalım. Bizim medeniyetimiz eğitimi öncelikle insan olma yolculuğu olarak görür; modern batı medeniyeti ise insan kaynağı geliştirme süreci olarak tanımlar. Birincisi “Nasıl bir insan yetiştirmeliyiz?” sorusunu merkeze alırken, ikincisi daha çok “Nasıl daha nitelikli bir çalışan yetiştirebiliriz?” sorusuna odaklanır. İlkinde eğitim karakter, vicdan, irade ve şahsiyet inşa eder; ikincisinde bilgi, beceri ve yetkinlik üretir.
Burada yetkinlik ile şahsiyet birbirinin alternatifi değildir. Yetkinlik insanın ne yapabildiğini gösterir; şahsiyet ise yaptığı şeyi niçin ve hangi ahlaki istikamet içerisinde yaptığını belirler. Beceri meslek kazandırır; şahsiyet yön kazandırır. Performans başarıyı ölçebilir; fakat başarının hangi amaç için kullanılacağını söyleyemez.
Aynı durum ekonomik verimlilik için de geçerlidir. Eğitim elbette üretime katkı sunacak, kalkınmayı destekleyecek, beceri geliştirecektir. Fakat eğitimin amacı yalnızca ekonomik verimlilik hâline geldiğinde okul bir kültür mekânı olmaktan çıkar; ölçülebilir çıktılar üreten bir organizasyona dönüşür. Öğrenci insan olmaktan çok beşerî sermaye, öğretmen şahsiyet oluşturan bir rehber olmaktan çok insan kaynağına dönüşür.
Gerçek şu ki insanın zihni, kullandığı dile uzun süre direnemiyor. Eğitimi sürekli “yatırım”, öğrenciyi “beşerî sermaye-müşteri”, öğretmeni “insan kaynağı”, okulu “öğrenme organizasyonu”, başarıyı “performans”, öğrenmeyi ise “çıktı” kavramlarıyla konuşursak, bir süre sonra eğitim gerçekten bunlardan ibaret görünmeye başlar. Çünkü dil önce dünyayı tarif eder; sonra sessizce dünyayı yeniden kurar.
Bu yüzden özellikle eğitim bilimlerinde bir tür kavramsal gümrüğe ihtiyacımız var. Dışarıdan gelen düşünceyi yasaklayan değil; onu karşılayan, nereden geldiğini soran, taşıdığı anlam yükünü açan ve kendi kültürel dünyamızda nasıl karşılık bulduğunu araştıran bir zihnî gümrüğe ihtiyacımız var. Çünkü meselemiz dünyaya kapanmak değil. Meselemiz, dünyayı kendi yerimizden (kültürümüzden) görebilmektir.
Bu sebeple bir akademisyenin ahlakı yalnızca veriyi çarpıtmamakta, kaynak göstermekte veya intihal yapmamakta aranamaz. Bunların yanında bir de kavram ahlakı var. Kavram ahlakı, kullandığı kelimenin nereden geldiğini bilmek, hangi insan tasavvurunu taşıdığını fark etmek ve kendi toplumunu başkasının kavramları karşısında savunmasız bırakmamaktır. Çünkü zihinsel bağımlılık, başkasının fikirlerine inanmakla başlamaz. Başkasının kavramlarıyla düşünmeye başladığımız gün başlar.