Geçenlerde İlahiyat Fakülteleri ve mensupları için çok tekrarlan genellemelerden biri dikkatimi çekti: “Bugün ilahiyatçılar arasında hatırı sayılır bir ateist zümre bulunmaktadır. Bu yanlış seyir ilahiyatlarda dini eğitimin yanlış kurgulanmasından da kaynaklanmıştır. Ali Fuad Başgil’in ifadesiyle bu okullar ancak din münekkidi yetiştirir. Öyle de olmuştur. Bunun önünün alınması dinin doğru anlaşılmasıyla mümkündür.” (https://www.maarifinsesi.com/profan-ve-ilahiyatci-ateistler/)
Genelleme bir ölçüde gerekli ve doğrudur. Zira ilim ve bilimde genelleme kaçınılmazdır, aksi takdirde düşünceleri, teorileri, tezleri ve antitezleri ortaya koymak mümkün olmaz. Ama bunun ölçüsünü iyi tutturmak ve yerli yerinde kullanmak lazımdır. Öte yandan genellemelerin “kat’î ve yakîn bilgi” değil, “zan ifade ettiğini” bilmek gerekir. O yüzden şahıs, grup ve toplumlar ve milletler hakkında genelleme yaparken son derece dikkatli ve titiz olmakta yarar vardır. Unutmayalım ki genelleme bir zan olduğuna göre yaptığımız şey “Ey inananlar, çokça zanda bulunmaktan kaçının. Çünkü zanların bazısı günahtır… “ (Hucurât 12) ayeti kapsamına girer.
Gelelim İlahiyat Fakültelerine. Türkiye’de İlahiyat Fakültesi II. Abdülhamid Han tarafından 1900 yılında kurulan üniversitenin o zamanki ismi olan Dârulfünun-i Şahâne içinde Ulûm-i Aliye-i Diniyye adıyla yer alan üç fakülteden biridir. Bugün itibariyle bu kurum, yüz yirmi altı yaşındadır. 1912 İttihad Terakki hükümeti tarafından Ulûm-i Şeriyye şeklinde isim değişikliğine gidilmiş, 1914’te Islah-ı Medâris Nizamnâmesiyle kapatılmış, 1924’de medreselerin ilgasıyla İlahiyat Fakültesi ismiyle tekrar açılmış, 1933 yılında Üniversite Reformuyla kapatılmış, 1949 yılında Ankara Üniversitesine bağlı olarak tekrar açılmıştır. Bunun yanı sıra dinî yüksek eğitim için 1959’da Yüksek İslam Enstitüleri kurulmuş, 1972’de Erzurum Atatürk Üniversitesine bağlı İslami İlimler Fakültesi açılmıştır. 1980 ihtilali sonrası YÖK’ün kurulmasıyla birlikte bütün dinî yüksek okullar İlahiyat Fakültesi adı altında toplanmıştır. Son yıllarda sayıları oldukça artmış ve bugün itibariyle 100’ün üzerinde bir sayıya ulaşmıştır.
İlahiyat fakülteleri bu süreçte binlerce hocası olmuş, on binlerce öğrenci yetiştirmiştir. Bunlar içerisinde çeşitli fikirlerde insanların olması hayatın doğal akışının sonucudur. Çünkü ilahiyat fakültesi robotik yapıda çalışan ve tek tip insan ve şahsiyet üreten fakrikavari bir kurum değildir. Tarih boyu medreseler baktığımızda nice iyi ve istikamet sahibi alimin yanında mülhid hatta hain diyebileceğimiz insanların yetiştiği bir gerçektir. Bir mülhide bakarak “medreseler mülhid yetiştiriyor” demek ne kadar yanlışsa, istikametini kaybetmiş bir ilahiyat hocası ve mezununa bakarak “ilahiyatçılar kötü yetişiyor ve ilahiyatlar iyi eğitim vermiyor” demek o kadar yanlıştır.
Medreselerin dönem dönem kendilerini yenilediği ve ıslah ettiği dönemler olduğu gibi bugünün ilahiyat fakülteleri yaklaşık onun üzerinde program değişikliği olmuş ve hâlâ iyileştirmeye ihtiyacı vardır ve istikamet üzere gitmesi yönünde samimi ve yerinde eleştiri ve çabalara açıktır. Ancak bu eleştiriler ihtiyaca uygun olmalı, belli bir zaman dilimi için söylenmiş olan “tenkitçi yetiştirirler” şeklinde genellemeler türünden olmamalıdır. İbn Haldun’un teorisiyle devletlerin doğuş, yükseliş, gerileyiş ve çöküş dönemleri olduğu gibi insanî bir kurum olan medrese ve ilahiyatlar için de böylesi bir sürecin bulunması gayet tabidir. Öt yandan İnsanlar hatırlatma ve öğüde ihtiyaç duyduğu gibi toplumlar, devletler, gruplar ve kurumlar da hatırlatma ve öğüde ihtiyaç duyarlar. Ahlak kitapları ve Siyasetnâmeler bu ihtiyaca binaen yazılmıştır.
Burada bizim itirazımız, aşırı ve ölçüyü kaçıran genellemeleredir. Eski ulemamızın muhakkik olanları bir grubu, meşrebi veya mezhebi eleştirirken tümünü zan altında bırakmamak için “bazı” tabirini kullanır ve “bazı” derken “bir grubu değil, bir şahsı” kastettiğini de zaman zaman açıklarlar. O yüzden eski metinlerde geçen “bazı” kavramı Türkçedeki kullanımda olduğu gibi birkaç kişi veya bir grubu değil, belli şahsı ifade etmektedir.
Günümüzde ilahiyat camiası içerisinde tabi ki ifrat veya tefritte aşırı giden, istikametini kaybeden, kendi düşüncesini bütün ilahiyatlara mal etmeye çalışan veya kendi düşüncesini tüm ilahiyatlara dayatan, hatta karşı mahalleye geçip kendi mahallesini taşlayan birtakım tiplerin olduğu herkesçe bilinen bir durumdur. Bunlar üzerinden genellemeler yaparak “Peki ilahiyatçılar neden İslam’ın nurunu bırakarak ona yabancılaşarak hatta söndürmeye kalkışarak ateizmin kucağına atlıyor, zulümatına teslim oluyorlar?” gibi bir genelleme tüm İlahiyat camiasını zan altında bırakan son derece haksız bir ithamdır.
Burada şunu sormak lazım “Kaç ilahiyatçı böyle?”, “İlahiyat camiası içerisinde bunların oranı nedir?” “Bu konuda herhangi bir araştırmanız olmuş mudur? Ya da yansız ve dürüst bir araştırmaya dayanıyor musunuz?”
Sözgelimi 14 ilahiyat hocası veya mezununun yazdığı “İslam Şeriat Değildir” talihsiz bildirgesi için karşı mahalleden bir gazetenin “İlahiyatçılardan ortak bildirge “İslam Şeriat Değildir” başlığını atması ile bizim mahalleden bir köşe yazarının “İlahiyatçıların Şeriat Bildirisi” başlığını atması arasında genelleme bakımından ne fark vardır. Görüldüğü gibi söz konusu bildirgeye imza atanların sayısı hepsi topu 14 kişidir.
O talihsiz bildiriye karşı yazdığımız cevabî yazı için bk. https://www.maarifinsesi.com/seriat-islam-degil-midir/
Benzer şekilde “Bugün ilahiyatçılar arasında hatırı sayılır bir ateist zümre bulunmaktadır.” yargısı da yine bir genelleme ifadesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu genellemeden hareketler “Bu yanlış seyir ilahiyatlarda dini eğitimin yanlış kurgulanmasından da kaynaklanmıştır. Ali Fuat Başgil’in ifadesiyle bu okullar ancak din münekkidi yetiştirir. Öyle de olmuştur. Bunun önünün alınması dinin doğru anlaşılmasıyla mümkündür” genellemesine gidilmesi ise ikinci bir yanlış anlamaya meydan vermektir.
Genellemede sözü edilen merhum Ali Fuat Başgil 1967 yılında vefat etmiştir. Onun yaşadığı dönemde tek ilahiyat fakültesi vardır o da Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesidir. Halbuki anılan fakültede, Yüksek İslam Enstitüleri programlarının etkisiyle sonraki yıllarda ciddi değişmeler ve gelişmeler olmuş, farklı eğilim ve düşüncede birçok kıymetli bilim adamı yetişmiştir. Dolayısıyla Ali Fuat Başgil gibi bir siyasetçi bilim adamının kendi dönemi için yaptığı bir yargıyı, genelleyerek bugüne taşımak anakronizmdir.
Kuruluşundan itibaren 126 yıllık geçmişi bulunan İlahiyat programlarındaki yenilik ve değişimleri öğrenmek için İslam Araştırmaları Vakfı (İSAV) ve Kayseri Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesinin ortaklaşa düzenlediği “BUGÜNÜN İLAHİYATI NASIL OLMALI?” Taştışmalı İlim Toplantı’da sunduğumuz şu bildiriye bakılabilir: Cağfer Karadaş, “İlahiyat Fakülteleri Lisans Programları Üzerine Genel Değerlendirme ve Öneriler”, Bügünün İlahıyatı Nasıl Olmalıdır? -Sorunlar ve Çözümleri, Ol- 04 Haziran 2014 Kozaklı/Nevşehir, İstanbul: Ensar Neşriyat 2015.
Bildiri metni için bk. https://isamveri.org/pdfdrg/D235983/2015/2015_KARADASC.pdf
Bildiri kitabı için bk. https://www.isav.org.tr/img/20150616__4956170917.pdf
1 Safer 1448 / 15 Temmuz 2026
Cağfer Karadaş