Mehmet Âkif, Safahat’ın beşinci kitabı olan Hatıralar’da “Gökten inmez bir de hiçbir şey… Bütün yerden taşar; / Kendi ahlâkıyla bir millet ölür, yâhud yaşar.” (Hiçbir şey gökten inmez, bütünüyle yerden taşar. Bir millet, ahlakı sayesinde yok olur veya yaşar.) diyerek ahlakı, milleti yaşatan veya yokluğa götüren bir sebep olarak görür. “Oyuncak sanmayın! Ahlâk-ı millî, rûh-ı millîdir; / Onun iflâsı, en korkunç ölümdür: Mevt-i küllîdir.” (Oyuncak zannetmeyin; millî ahlak, millî ruhtur. Onun yok olması, en korkunç ölümdür; bir milletin her şeyiyle yok olmasıdır.)mısralarıyla da millî ahlakı millî ruh olarak telakki eder.
Yaklaşık iki yıl önce yine Maarifin Sesi’nde yayımlanan Ahlak Meselemizbaşlıklı yazımda ahlakın anlamı üzerinde durmuş, insanı nasıl kıymetlendirdiğini vurgulayarak bu konuda genel ve özel anlamda yaşadığımız bazı müşkülleri dile getirmiştim.
İnsanı ve içinde yaşadığı cemiyeti varlığa veya yokluğa götüren ahlakın eğitimi olur mu, olursa nasıl olmalı ya da nasıl verilmelidir? Yasayla, müfredatla, projeyle, etkinlikle, yönetmelikle, tüzükle, dersle, vaazla, nasihatle, envaiçeşit kuralla bu eğitim ne kadar mümkündür?
Manevi kaygılar taşıyan, içinde yaşadığı cemiyetin ahlaki bakımdan nasıl tekâmül edebileceğine kafa yoran, ahlaki değerleri özümsemiş kimselerin zihnini bu ve benzeri soruların meşgul ettiğine yürekten inanıyorum.
Öncelikle “Şöyle ol, böyle olma; şöyle yap, böyle yapma!” demekle meselenin hallolacağına ihtimal vermiyorum. Ol demekle oldurmak Allah’a mahsustur. Ahlak konusunda söylemden çok eyleme, eskilerin diliyle kâl’den ziyade hâl’e ihtiyaç var. Hatta eylem ile söylem, yani hâl ile kâl uyumuna.
Ahlâk eğitimi için öğüt vermek yetmez, yaşayarak örnek olmak gerekir. Yoksa kibirlinin, alçak gönüllülüğü; yalancının, doğruluk ve dürüstlüğü; bencil ve menfaatperestin, yardımlaşma ve dayanışmayı; adabımuaşeret kurallarına uymayanın, edebi ve saygıyı tavsiye etmesi neye yarar? Onların ahvali, Ziya Paşa’nın “Onlar ki verir lâf ile dünyâya nizâmât / Bin türlü teseyyüb bulunur hânelerinde.” (Nice insanlar vardır ki lâfla dünyayı düzeltmeye çalışırlar, oysa onlarda (evlerinde, çevrelerinde) bin bir çeşit tembellik bulunur.) mısralarındaki gibidir.
“En hayırlılarınız ahlakça en güzel olanlarınızdır.” buyuran Hz. Peygamber (s.a.v.), kutlu sözüyle “güzel ahlakın ehemmiyetini” vazıh bir şekilde ortaya koyduysa bir Müslüman, öncelikle fiziğini değil kimyasını, yani ahlakını güzelleştirme arayışında olmalıdır.
Bizim kültürümüzde güzel ahlakın üstünlüğüne, kötü ahlakın çirkinliğine dair ayetler, hadisler, kıssalar, menkıbeler, kelamıkibarlar, mısralar, masallar, hikâyeler, fıkralar saymakla bitmez. Bunlara rağmen ahlak meselemiz bir türlü hallolmaz. Bunun yegâne müsebbibi hâl ile kâl, kâl ile hal arasındaki uyum sorunudur.
Fransız yazar Joseph Joubert’in “Çocukların öğütlerden çok, iyi örneklere ihtiyacı vardır.” sözünü genelleyecek olursak sadece çocukların değil aklıselim sahibi herkesin hâl diline, yani iyi örneklere ihtiyacı vardır. Nurettin Topçu’nun “Çocuklar için ahlakın kaynağı, aile ocağıdır.” ve “Aile, çocuğun yüksek ahlak okuludur.”, Namık Kemal’in “Terbiye, ana kucağında başlar; her söylenen kelime, çocuğun şahsiyetine konulan bir tuğladır.” sözlerinden hareketle önce anne babaların; sonra diğer aile üyelerinin, akrabaların, tüm yetişkin ve rol modeli olabilecek şahsiyetlerin (öğretmen, amir, memur, din görevlisi, iş insanı, sporcu, sanatçı, siyasetçi, esnaf, tüccar…) yaşayarak, tutum ve davranışlarıyla çocuklara, gençlere, herkese örnek olmasına ihtiyaç vardır.
Muallim Naci’nin düşünce, ahlak, kalp ve ruh arasında ilişki kuran “Düşüncelerin bozukluğu, ahlak bozukluğunu doğurur; ahlak bozukluğu ise kalbi ve ruhu ifsat eyler.” sözü, güzel ahlakın kaynağının güzel düşünce olduğunu ortaya koyuyor. Burada Sünbülzâde Vehbî’nin “Ehl-i edeble görüş sen de olursun edîb.” (Güzel ahlak sahibi kimselerle beraber olursan sen de güzel ahlaklı olursun.) tavsiyesini kulak ardı etmemek gerekiyor.
Ahlak konusunda Napolyon’un “Ahlak olmayan yerde kanun bir şey yapamaz.”; Tolstoy’un “Sakın ahlak kurallarını çiğnemeyin, çünkü intikamını çok çabuk alır.”; Alex Carrel’ın “Din ve ahlak kurallarının zayıflaması, zekânın zayıflaması kadar tehlikelidir.” uyarılarını da nazarıdikkata almak lazım.
Söyleyeni bilinmeyen “Edeb bir tâc imiş nûr-ı Hüdâ’dan / Giy ol tâcı, emin ol her belâdan.” (Edep | güzel ahlak, Allah’ın nurundan bir taç imiş. O tacı giy ve her türlü kötülükten kendini koru.) ve merhum Mehmet Âkif’in “Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdândır; / Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır.” (Ahlaka yükseklik veren ne irfandır ne vicdandır. İnsanlardaki fazilet duygusu Allah korkusundandır.) mısraları bu bahiste kulaklara küpe edilecek cinstendir.
Velhasılıkelam; gerçek terbiye, ahlakı hayata geçirmekle mümkündür. Dini değerlere, geleneğe, göreneğe, töreye, medeniyete rağmen “hâl ile kâl (eylem-söylem)” uyumsuzluğu var olduğu müddetçe, hangi metot veya eğitimle vermeye çalışırsak çalışalım ahlaki değerleri benimsetme konusunda sorun yaşamaya devam edeceğiz.
__________
Kıymetli Hocam,
“Ahlaki Değerler Hangi Eğitim ile Verilebilir?” başlıklı yazınızdaki tespitleriniz çok önemliydi. Allah razı olsun.
Gerçekten ebeveyn olarak evlatlarımız, öğretmen olarak öğrencilerimiz, hoca olarak da cemaatimiz; bizim ne dediğimize değil, ne yaptığımıza bakıyor. Dudaklarımızın dediğini değil, ayaklarımızın izini takip ediyorlar.
Rabbim bizlere üsve-i hasene olmayı nasip eylesin.
Çok teşekkür ederim
Eline sağlık abi, kitabın ortasından yazmışsın. İnşallah aynaya bakarız.
Güzel Allah’ım, evlatlarımızı, bizleri, eşlerimizi, tüm insanlığı daima güzel ahlaklı yaşayanlardan ve güzel ahlaklı kalanlardan eylesin.
Mustafa Hocam yine bir yaramıza daha neşter vurdunuz. Yazınızı keyifle okudum. Kaleminize kelâmınıza hayranım. Kaleminiz de kelâmınız da daim olsun.
Değerli hocam en büyük toplumsal sorunumuz. Ahlaklı bireylerin yetismesi, Ailelere ve biz eğitimcilere bu konuda çok büyük sorumluluk düşüyor. Bir atasözümüzü de buraya eklemek gerekir. “Üzüm, üzüme baka baka kararır.” Kaleminize sağlık Saygı ve selamlarımla