Edebiyat tarihimiz son derece titiz çalışır aziz dostlar.
Şairin şiirine bakmadan önce burnunu inceler. Doğduğu şehri nüfus müdürlüğüne sorar. Sofrada çatalı hangi eliyle tuttuğunu araştırır. Çocukluk yaralarını tespit eder. Kiminle küstüğünü öğrenir. Sonra bütün bu bilgileri özenle üst üste koyar ve şiire ulaşamayacak kadar yüksek bir duvar örer.
Duvar tamamlanınca hüküm verilir:
“Şair kapalıdır.”
Elbette kapalıdır.
Önüne duvarı siz ördünüz.
Ahmet Hâşim’in başına gelen tam olarak budur. Adam şiir yazmış, çevresindekiler antropoloji heyeti kurmuştur. Mısralar masada beklerken burun ölçülmüş, köken araştırılmış, tabak incelenmiş, akşam vakti hakkında bilirkişi raporu hazırlanmıştır.
Hâşim’in “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden” dediği bilinir.
Edebiyat tarihçimiz daha ilk basamakta durdurur:
“Merdivene geçmeden önce doğum yerinizi öğrenebilir miyiz?”
Bağdat.
İşte yakaladık!
Şiir soruşturması burada biter. Kimlik soruşturması başlar.
Bağdat, Hâşim doğduğunda Osmanlı şehridir. Ne var ki edebiyat tarihinin bazı gümrük memurları haritayı sonradan çizilmiş sınırlarla okur. Hâşim’i pasaport kontrolüne alır. Şiirlerinin bavulu açılır. Kelimeler tek tek masaya dizilir.
“Bunlar nereden geliyor?”
Türkçeden.
“Peki şu melâl?”
O da Türkçeden.
“Akşam?”
Türkçe.
“Merdiven?”
Bildiğimiz merdiven.
Görevli ikna olmaz. Çünkü şair Bağdat’ta doğmuştur. Bağdat’ta doğan kişinin Türkçeyi böyle kullanması yönetmeliğe aykırıdır. Yahya Kemal Üsküp’te doğunca medeniyet terkibi olur. Yakup Kadri Kahire’de doğunca imparatorluk çocuğu sayılır. Hâşim Bağdat’ta doğunca sınır dışı işlemleri başlar.
Edebiyat coğrafyamız geniştir.
Terazisi biraz dardır.
Bazı doğum yerleri insana kültür zenginliği kazandırır. Bazıları doğrudan kusur hanesine yazılır. Şehrin etkisi kişiye göre değişir. Üsküp şaire tarih şuuru verir. Kahire romancıya ufuk açar. Bağdat ise Hâşim’in dosyasına şüpheli paket bırakır.
Bu hesabı hangi matematikle yaptıklarını bilmiyoruz.
Muhtemelen şiir bilgisiyle değil, mahalle nüfusuyla.
Hâşim’e “Arap” demekle yetinilmez. Türkçeyi bilmediği de ilan edilir. Türkçeyi bilmeyen adam, Türkçenin en güzel şiirlerinden bazılarını yazmıştır. Bize Göre’yi, Gurabahane-i Laklakan’ı, Frankfurt Seyahatnamesi’ni de herhâlde tercüme uygulamasına yazdırmıştır.
Bugün yaşasa telefonuna şu bildirim gelebilirdi:
“Türkçenizi geliştirmek ister misiniz?”
Hâşim de bildirimi kapatıp “Merdiven”i yazmaya devam ederdi.
Türkçeyi bilmediğine hükmedenlerin önemli bir üstünlüğü vardır: Hâşim kadar iyi yazmamış olmaları. İnsan hâkim olmadığı konuda daha rahat karar verir. Futbol oynamayan kişi teknik direktörü kovar. Roman okumayan kişi romancının nerede hata yaptığını açıklar. Hayatında iki mısrayı yan yana getirmeyen kişi, Hâşim’in şiir dilini yetersiz bulur.
Bilgi bazen insanı tereddüde düşürür.
Bilgisizlik çok daha kararlıdır.
Üstelik mesele yalnızca dil de değildir haddizatında. Hâşim’in dış görünüşü de uzun yıllar edebî incelemenin asli malzemesi sayılmıştır. Şairin yüzü, burnu, bedeni ve hastalıkları şiirlerinin gizli açıklaması gibi sunulmuştur. Adam “akşam” der, eleştirmen burnuna bakar. “Göl” der, çocukluk travması çıkar. “Karanlık” der, aşağılık kompleksi teşhis edilir.
Şiir tahlili değil, uzaktan muayene.
Doktor hastayı görmemiştir.
Eleştirmen şiiri okumamıştır.
Teşhis yine de kesindir.
Hâşim’in burnu yıllarca şiirlerinden daha fazla mesai yapmıştır. Edebiyat tarihinde hiçbir burun, estetik kuramına böylesine ağır hizmet vermemiş olabilir. Ses, ritim, imge, çağrışım, iç ahenk gibi ayrıntılarla uğraşmak zordur. Burun ise ortadadır. Bakarsınız, konuşursunuz, hükmü verirsiniz.
Metin cevap verebilir.
Burun veremez.
Eleştirmen açısından büyük kolaylık.
Hâşim’in her mısraını bedensel huzursuzluğuyla açıklayan anlayışa bakılırsa güzel insanların kötü şiir yazması imkânsızdır. Simetrik yüz, sağlam poetika demektir. Burun kemiği düzgünse vezin kendiliğinden gelir. Saçlar gürse imge sistemi kusursuz çalışır.
Bu yöntemi genişletirsek edebiyat bölümlerini kapatıp estetik cerrahi klinikleri açmamız gerekir.
Dersin adı da hazır:
“Burundan Mısraya Türk Şiiri.”
Hâşim’in sofradaki hâlleri de unutulmaz. Ne yediği, nasıl yediği, görgülü olup olmadığı anlatılır. Şiir tarihimiz yeri geldiğinde son derece iştahlıdır. Şairin kitabını açmadan tabağına uzanır.
İşin ilginç tarafı, aynı sofra ölçüsü herkese uygulanmaz. Sevilen isimlerin tuhaflıkları hoş hatıra sayılır. Sevilmeyen şairin en küçük davranışı karakter belgesine dönüşür. Yahya Kemal’in sofrada takma dişlerini temizlemesi sevimli bir büyük şair anısıdır. Hâşim’in herhangi bir hareketi ise medeniyet krizidir.
Diş aynı diş.
Sofra aynı sofra.
Peçetenin ideolojik konumu farklı.
Edebiyat tarihimiz bazı sanatçıların kusurlarını kadife kutuda saklar. “Büyük şairimizin ne hoş hâli!” diye anlatır. Hâşim’in dosyasına gelince kutu değişir. Delil torbası çıkarılır.
“Sanığın yemek yerken şiir estetiğine aykırı davrandığı görülmüştür.”
Peki şiiri?
“Şimdi sırası değil.”
Zaten Hâşim’in şiiri söz konusu olduğunda sıra bir türlü gelmez. Önce köken konuşulur. Sonra yüzü. Ardından mizacı. Sofrası, yalnızlığı, kırgınlıkları, akşam merakı derken dergi kapanır. Şiire gelecek sayıda geçilecektir.
Gelecek sayı yüz yıldır çıkmamıştır.
Hâşim’e yöneltilen suçlardan biri de memleket meselelerine uzak kalmasıdır. Şiirinde yeterli miktarda memleket bulunmadığı düşünülür. Şairin her mısrasında bir sınır kapısı, iki sancak ve uygun yerde harekete hazır süvari birliği beklenir.
Oysa devletin davet ettiği kimi edebiyatçılar Çanakkale cephesini görüp destan yazmak üzere giderken Hâşim orada askerlik yapar. Garip bir iş bölümü ortaya çıkar. Biri savaşın ziyaretçisidir, millî şair olur. Diğeri savaşın içindedir, memlekete ilgisiz sayılır.
Demek ki cephede bulunmak yetmiyor.
Cephe hakkında uygun tanıtım çalışması da yapmak gerekiyor.
Hâşim burada ciddi iletişim hatası yapmıştır. Savaşmakla yetinmiştir. Dönüşte basın toplantısı düzenlememiş, hatıra fotoğraflarını servis etmemiş, “Bugün vatan için cephedeyiz” diye paylaşım yapmamıştır. Hashtag kullanmadığı için millî duyarlılığı kayıtlara geçmemiştir.
Tarihte görünürlük önemlidir.
Kurşunun önünde durabilirsiniz.
Kameranın önünde durmadıysanız sayılmaz.
Memleket işgal altındayken kimin nerede bulunduğu, ne yaptığı ve nasıl davrandığı belgelerle araştırıldığında manzaranın değiştiği anlaşılıyor. Yıllarca Hâşim’e milliyet dersi verenlerin kendi yoklama kâğıtları açılınca sınıfta bazı boş sıralar görülüyor.
Fakat edebiyat tarihimiz yoklama konusunda naziktir.
Hâşim’in adı üç kez okunur.
Diğerleri için “izinli” yazılır.
Şairin bireysel şiir yazması da başlı başına kabahat sayılmıştır. Çünkü bazı eleştirmenlere göre insan ruhuna eğilmek toplumdan kaçmaktır. Göl, akşam, merdiven ve melâl şüpheli faaliyetlerdir. Şiirin görevi talimatnameyi ahenkli biçimde tekrar etmektir.
Şair ne hissettiğini anlatmamalıdır.
Eleştirmenin hissetmesini istediği şeyi anlatmalıdır.
Hâşim burada da düzeni bozar. Şiiri bir düşüncenin servis aracı yapmaz. Mısrayı miting kürsüsüne çıkarmaz. Kelimelerden bildiri dağıtmasını istemez. Ses, ritim, renk ve çağrışım üzerinde durur.
Bunun üzerine hüküm hazırdır:
“Anlamsız.”
Anlamı bulamayan eleştirmenin anlamı şairde araması güzel bir gelenektir. İnsan kendi anahtarını evde unutunca kapıya kızar. Hâşim’in şiiri hemen teslim olmayınca şiirde mana bulunmadığı ilan edilir.
Hâlbuki Hâşim manayı ortadan kaldırmaz. Onu tek cümlelik özete teslim etmez. Şiiri düzyazı hâlinde açıklayınca geriye yalnız konunun kaldığını, şiirin kaybolduğunu söyler.
Biz yine de ısrar ederiz:
“Şair burada ne demek istemiştir?”
Belki de şair, tam olarak söylediği şeyi söylemek istemiştir.
Bu cevap eğitim sistemimizi sarsabilir.
Çünkü şiirin altına dört seçenek koymak isteriz. A, B, C, D. Mümkünse doğru cevap anahtarın arkasında bulunsun. Oysa Hâşim beşinci seçeneği yazmıştır:
“Şiiri yeniden okuyunuz.”
Bu, zamana karşı işlenmiş bir suçtur.
Biz hızlı insanlarız. Romanın özetini, filmin sonunu, şiirin mesajını isteriz. Hâşim ise ağır ağır merdiven çıkarmaya çalışır. Daha ilk basamakta sabrımız tükenir.
“Asansör yok mu?”
Hâşim’in asıl hatası belki de çağının sosyal medya kurallarını önceden öğrenememesidir. Şiirlerini paylaşılabilir cümlelere bölmemiştir. Her mısranın altına açıklama yazmamıştır. Akşam görüntüsüne konum eklememiştir. “Melâl” kelimesinin yanına üzgün yüz emojisi koymamıştır.
Okurdan dikkat beklemiştir.
Affedilir şey değil.
Hâşim karşıtlığının en eğlenceli tarafı, birbirine benzemeyen çevreleri aynı masada buluşturmasıdır. Biri yeterince millî bulmaz. Öteki toplumsal gerçeklikten uzak sayar. Bir başkası dilini ağır bulur. Diğeri Batı taklitçisi ilan eder.
Normal şartlarda aynı cümlede bulunamayacak insanlar, konu Hâşim olunca aile fotoğrafı çektirir.
İdeolojiler ayrıdır.
Hedef ortaktır.
Herkes Hâşim’in kendi düşüncesine hizmet etmemesinden şikâyetçidir. Şairden şiir yazması değil, ilgili mahallenin duyurusunu yapması beklenir. Hâşim hiçbir mahallenin hoparlörü olmayınca bütün mahalleler ses sistemini yetersiz bulur.
Şairin bağımsızlığı, tarafların ortak düşmanıdır.
Çünkü bağımsız şair kullanışsızdır.
Slogana gelmez.
Rozete sığmaz.
Toplantıda sözcülük yapmaz.
Gerektiğinde yanlış anlaşılmayı göze alır.
Böyle insanla edebiyat tarihi yazmak zordur. Onu hazır kutuya koyamazsınız. O hâlde kutuyu büyütmek yerine şairi küçültürsünüz.
Yahya Kemal, Yakup Kadri, Peyami Safa, Nâzım Hikmet ve Nurullah Ataç gibi büyük isimlerin Hâşim hakkında söyledikleri de yıllarca şöhretlerinin koruması altında dolaşmıştır. Büyük insanın her sözü büyük hakikat sayılmıştır.
Yahya Kemal büyük şairdir.
Öyleyse her hükmü doğrudur.
Yakup Kadri güçlü romancıdır.
Öyleyse kırgın olamaz.
Peyami Safa zekidir.
Öyleyse polemik sırasında haksızlık edemez.
Nâzım Hikmet büyük şairdir.
Öyleyse rakibini küçültürken mutlaka bilimsel davranmıştır.
Ataç önemli eleştirmendir.
Öyleyse keyfî hükmü de yöntem sayılır.
Bu mantıkla Nobel alan birinin hava tahmini de meteoroloji bülteni kabul edilmelidir. Şöhret, insanı kendi alanında büyütebilir. Her konuda yanılmaz kılmaz.
Büyük şair de kıskanır.
Büyük romancı da kırılır.
Büyük eleştirmen de sevmediği kişiye haksızlık eder.
Hatta büyük insanın haksızlığı daha uzun ömürlü olur. Sıradan kişinin sözü kahvede kalır. Ünlünün sözü dipnot kazanır. Dipnot ikinci kitaba geçer. Oradan ders kitabına sıçrar. Bir süre sonra kimse ilk kaynağa bakmaz.
İftira, akademik kariyer yapar.
Önce hatıra olarak doğar.
Sonra makaleye girer.
Profesör olur.
Nesiller boyunca ders verir.
Yeni araştırmacı eski hükmü görür. Kaynağını incelemez. Çünkü cümle basılmıştır. Basılmış cümlenin doğru olmama ihtimali, matbaanın icadından beri yeterince düşünülmemiştir.
Bir bilgi kitapta üç kez tekrarlanmışsa artık gerçektir.
Beş kez tekrarlanmışsa kültürel mirastır.
On kez tekrarlanmışsa sınav sorusudur.
Hâşim’in hakkındaki hükümler de böyle çoğalmıştır. Birinin öfkesi, diğerinin hatırası, ötekinin ideolojik rahatsızlığı aynı kazana atılmıştır. Altına edebiyat tarihi ateşi yakılmıştır. Yüz yıl kaynatılmıştır.
Ortaya “garip Hâşim” çıkar.
Şiir nerede?
Kazanın dibinde tutmuş.
Osman Özbahçe’nin yaptığı, kapağı açıp kokunun nereden geldiğini sormaktır. Belgeleri, tarihleri, şiirleri, nesirleri ve tanıklıkları yan yana getirir. Herkesin alıştığı yemeğe bakıp “Bunun malzemesinde kişisel husumet olabilir” der.
Masa birden sessizleşir.
Çünkü ezberin en sevmediği şey kaynaktır.
Kanaat rahat koltukta oturur.
Belge kapıyı çalar.
Şöhret, yıllardır anlattığı hikâyenin ilk kez doğrulanacağını anlayınca huzursuz olur. “Bana güvenmiyor musunuz?” diye sorar.
Araştırma da şu cevabı verir:
“Size değil, söylediğiniz sözün dayanağına bakıyoruz.”
Edebiyat tarihimiz bu davranışı biraz kaba bulabilir. Büyüklerin sözünü sınamak saygısızlık kabul edilir. Oysa büyük sanatçıların yanlışlarını söylemek onları küçültmez. Tersine, onları put olmaktan çıkarıp insan kılar.
Putlar yanılmaz.
İnsanlar büyük eserler verirken büyük hatalar da yapabilir.
Zaten Hâşim’i savunmak, onu kusursuz ilan etmek değildir. Hâşim sert davranmış olabilir. Kırıcı sözler söylemiş, yanlış hükümler vermiş, dostlarını üzmüş olabilir. Bunların hepsi konuşulur.
Yeter ki aynı cetvel herkese uygulansın.
Birinin huysuzluğu “deha belirtisi”, ötekininki “karakter bozukluğu” sayılmasın. Birinin sofra hâli hoş anekdot, diğerininki medeniyet suçu olmasın. Birinin doğduğu şehir zenginlik, ötekininki yabancılık sayılmasın. Birinin susması derinlik, diğerininki memleketten kaçış kabul edilmesin.
Terazi aynı olsun.
Ağırlıkları sonradan değiştirmeyelim.
Hâşim’i yıllarca şiirinden korudular aziz dostlar. Okur şiire yaklaşmasın diye önüne köken koydular. Beden koydular. Sofra koydular. Küslük koydular. İdeoloji koydular. Hatıra koydular.
Neredeyse girişe levha asacaklardı:
“Dikkat! İçeride şiir vardır.”
Şimdi yapılması gereken son derece basit.
Şairin burnunu yüzünde bırakalım.
Tabağını sofrada.
Doğduğu şehri haritada.
Kırgınlıklarını hatıralarda.
Şiirini de şiirde okuyalım.
Belki o zaman “Akşam yine akşam yine akşam” mısraının şairin nüfus kaydından daha geniş olduğunu fark ederiz. Belki “Merdiven”in burun yapısıyla açıklanamayacağını anlarız. Belki melâlin tıbbî teşhis, şiirin de ideolojik dilekçe olmadığını kabul ederiz.
Hâşim yüz yıl önce öldü.
Hakkındaki yanlış hükümler son derece sağlıklı görünüyor.
Her yıl yeni baskı yapıyor, derslere giriyor, kürsülerde konuşuyorlar. Kendi ölüm haberini okuyan Mark Twain gibi Hâşim de mezarından kalksa önce şaşırırdı.
“Ben gerçekten böyle biri miydim?” diye sorardı.
Edebiyat tarihimiz hemen dosyayı açardı:
“Elimizde güvenilir hatıralar var.”
Hâşim şiirlerini gösterirdi.
Dosya görevlisi başını sallardı:
“Onlar şahsi beyan.”
Sonra şairi yeniden mezarına gönderip onun adına konuşmaya devam ederdik.
Çünkü bizde bazı şairlerin ölmesi yetmez.
Şiirlerinin de ifadeye çağrılması gerekir.
Artık bu soruşturmayı bitirelim.
Hâşim’in kimliğini kendisine, kusurlarını insanlığına, şiirini okura teslim edelim. Yüz yıldır herkes konuştu.
Biraz da mısralar konuşsun.
YUSUF ALPASLAN ÖZDEMİR