İnsan ilişkilerinin temelinde karşılıklı saygı, anlayış ve değer verme duyguları yatar. Bu duyguların en yücesi ve en insani olanlarından biri de kişinin emeğini, fedakârlığını veya varlığını fark edip bunun karşılığını uygun bir dille ifade etme becerisidir. Teşekkür etmek, takdir etmek, vefalı olmak, minnettarlık duymak ve bu duyguların somut bir tezahürü olan plaket takdimi, hem bireysel hem de kurumsal hayatta ihmal edilmemesi gereken erdemlerdir. Bu makalede, bu kavramların önemi, uygulama yöntemleri ve olması gereken üslup ele alınacaktır.
Öncelikle, Bu makalenin konusunu destekleyen Kur’an-ı Kerimdeki adabı muaşeret/görgü kuralları ile ilgili ayetleri hatırlatmak istiyorum. Örneğin: “Size bir selâm verildiği zaman, ondan daha güzeliyle veya aynı selâmla karşılık verin. Şüphesiz Allah, her şeyin hesabını gereği gibi yapandır.” (4/Nisa 86)[2]
Maalesef ciddiye almadığımız görgü kurallarını ihmal ettiğimiz için toplum olarak büyük sorunlarla karşılaşıyoruz. Örneklendirmek gerekirse; profesör olmuş ama öğrencisinden bir teşekkürü esirgiyor; genel müdür olmuş ama ekip arkadaşlarını takdir etmek aklına gelmiyor; patron olmuş ama kendisine çay getiren hatta fabrikanın/işyerinin tüm hizmetini yerine getiren işçisine selam vermeye tenezzül etmiyor.
Teşekkür etmek, yapılan bir iyiliğe karşı duyulan hoşnutluğunu minnetini ve gönül borcunu sözle ya da davranışla anlatmaktır.[3] Psikolojik araştırmalar, düzenli olarak teşekkür eden kişilerin daha mutlu olduğunu, sosyal bağlarının güçlendiğini gösterir. Teşekkür, karşı tarafa “Varlığın farkındayım, yaptıkların değerli” mesajını verir. Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah”a da şükretmez.” (Tirmizî, Birr, 35)[4]
Teşekkür etmek, iyi niyetin en yalın dışavurumudur. Ancak iyilikler ve güzellikler, ancak üslubuna ve usulüne uygun biçimde ortaya konulduğunda gerçek değerini bulur. Bir iyiliğin kendisi kadar onu ifade ediş biçimimiz de belirleyicidir; zira güzel bir niyet, yanlış bir üslupla dile getirildiğinde tam tersi bir etki doğurabilir ve muhatabı incitebilir. Teşekkür ederken bu inceliğin gözetilmesi, eylemin samimiyetini ve kalıcılığını doğrudan etkiler.
Bunun için ilk olarak zamana dikkat edilmelidir. Teşekkür, iyiliğin hemen ardından, tazeliğini korurken yapılmalıdır; geciken bir teşekkür, ne kadar içten olursa olsun samimiyetinden bir şeyler kaybeder. İkinci olarak, teşekkürde somutluk esastır. “Her şey için teşekkürler.” gibi genel ve sınırları belirsiz ifadeler yerine, “Toplantıdaki sunumunuz için çok teşekkür ederim; anlattıklarınız hepimize yol gösterdi.” gibi doğrudan o ana ve o emeğe işaret eden cümleler kurmak, teşekkürü çok daha anlamlı kılar. Son olarak, söz kadar sözün eşlik ettiği hâl ve tavır da önemlidir. Samimi bir göz teması, içten bir ses tonu ve gerektiğinde hafif bir baş eğmesi, teşekkürün etkisini katlayan unsurlardır. Ayrıca, ortamın resmiyetine göre dilin ayarlanması gerekir. Resmî bir ortamda “teşekkür ederim” demek nezaketin gereği iken, samimi bir ortamda “sağ ol” gibi daha içten ifadeler de aynı derecede kıymetlidir. Önemli olan, dilin duruma ve kişiye uygunluğudur.
Takdir etmek, bir kişinin veya şeyin değerini fark edip ona kıymet vermek; emeğini ve katkısını anlayarak saygı göstermek; ortaya koyduğu başarıyı veya olumlu davranışı onaylayıp övmek ve çoğu zaman minnettarlıkla teşekkür etmektir. Bu yönüyle takdir etmek, içsel bir farkındalığın dışa dönük ifadesidir. Kurumlarda takdir kültürü, çalışanların bağlılığını ve motivasyonunu artırır. Takdir edilmeyen emek zamanla gayreti azaltır. Bir bireyin kendini değerli hissetmesi için takdir edilmek, ücret veya terfi kadar önemlidir.
Ancak takdirin bu olumlu etkisini gösterebilmesi için bazı inceliklere dikkat edilmesi gerekir. Öncelikle takdir, liyakate dayanmalıdır. Kayırma veya ayrımcılık algısı yaratacak bir takdir, faydadan çok zarar getirir; takdir edilen kişiyi bile zamanla rahatsız edebilecek bir duruma dönüşebilir. Ayrıca takdirin biçimi de önemlidir. Birebir, göz göze yapılan özel takdir, daha derin bir etki yaratırken; toplantıda, e-postada veya mesaj gruplarında yapılan genel takdir ise örnek teşkil eder ve kurum veya grup içinde olumlu bir rekabeti besleyebilir. İdeali, bu iki biçimi birbirini tamamlayacak şekilde dengelemektir. Son olarak, takdirin üslubu da belirleyicidir. “Helal olsun, çok iyi iş çıkardın.” gibi samimi bir dille ifade edilmeli, ancak bu samimiyet takdir edilen davranışın somut sonuçlarına atıfla güçlendirilmelidir. “Bu gayretin sayesinde verimliliğimiz yüzde 20 arttı; bu senin eserin.” demek, karşıdaki kişiye hem değer verildiğini hem de katkısının ne olduğunun açıkça farkında olunduğunu gösterir. Böyle bir takdir, sadece o anı değil, gelecekteki performansı da olumlu yönde şekillendirir.
Vefa, bir iyiliği unutmamak, eski dostlukları, hocaları, yardım edenleri, yol gösterenleri hatırlamak ve onlara olan bağlılığı sürdürmektir. Vefasızlık ise tam aksine, toplumsal dokuyu zedeleyen, insan ilişkilerini yüzeyselleştiren bir tutumdur. Vefalı insanlar, geçmişte kendilerine katkı sunanları asla unutmaz ve fırsat buldukça bu duygularını karşılık beklemeksizin gösterirler. Kültürümüzde vefa, “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır.” atasözüyle ifade edilir; yani gerçek dostluk ve bağlılık, ağır koşullarda, zamanın sınavında belli olur. Vefanın aşırı zıttı, iyiliği görmezden gelen nankörlüktür ki bu, hem dinî hem de ahlâkî açıdan en çok sakınılan huylardan biridir.
Vefanın en temel özelliklerinden biri sürekliliktir. Vefa, tek seferlik bir teşekkür veya bir hediye ile sınırlı değildir; aksine zaman içinde kendini yenileyen bir bağlılık gerektirir. Bayramlarda, yıl dönümlerinde eski bir öğretmeni, bir akıl hocasını, bir akrabayı, bir dostu veya eski bir yöneticiyi aramak, hatırını sormak, hâlini gönlünü almak; işte asıl vefa budur. Bu tür küçük ama anlamlı jestler, zamanın ve mesafenin bağları koparmasına izin vermez.
Vefanın bir diğer belirleyici özelliği ise karşılık beklemeden yapılmasıdır. Vefa, “Ben ona şunu yaptım, şimdi o bana yapsın.” mantığından tamamen uzaktır. Bir hesap veya beklenti içeren davranış, vefa olmaktan çıkar, âdeta bir alışverişe dönüşür. Hâlbuki vefalı olmak, kişinin karakterinin ayrılmaz bir parçasıdır; o, kendiliğinden ve içten gelir. Vefanın üslubunda ise tevazu esastır. “Sizin sayenizde bugün buradayım.” gibi mütevazı, karşıdakinin emeğini yücelten ifadeler, vefanın en güzel dışavurumlarıdır. Ancak bu noktada da aşırılıktan kaçınmak gerekir; abartılı övgüler, samimiyeti zedeleyebilir ve vefa gösterilen kişide rahatsızlık bile uyandırabilir. Sade, içten, yerinde ve ölçülü bir dil, vefanın ruhuna en uygun olandır.
Minnettarlık, insanın hayatta sahip olduklarının, karşılaştığı iyiliklerin, elde ettiği nimetlerin kıymetini içten içe bilme hâlidir. Bu yönüyle teşekkür etmekten ayrılır. Teşekkür etmek bir eylem, bir dışa vuruş iken; minnettarlık bir duygu durumu, bir içsel farkındalıktır. Yapılan araştırmalar, düzenli olarak minnettarlık pratiği yapan –meselâ her gün şükrettiği üç şeyi yazan– kişilerin daha az depresyon yaşadığını, daha kaliteli bir uyku uyuduğunu ve huzurlu olduğunu göstermektedir. Zira minnettarlık olmadan yapılan teşekkürler, ne kadar kibarca söylenirse söylensin, nihayetinde boş ve etkisiz kalır. Konunun önemini özetleyen güçlü bir özdeyiş şöyledir: “Hayatta minnettarlık kadar insanı, mutlu edecek başka bir duygu yoktur.”
Minnettarlık duygusunu geliştirmek için öncelikle içsel bir farkındalık inşa etmek gerekir. Günlük tutmak, düzenli olarak zikir ve ibadetle meşgul olmak, her akşam kendine “Bugün kimin bana faydası dokundu?” diye sormak gibi alışkanlıklar, kişinin minnettarlık kapasitesini zamanla artırır. Ancak minnettarlık sadece hissedilen bir duygu olarak kalmamalı, aynı zamanda dışa da vurulmalıdır. Bir teşekkür mektubu yazmak, karşıdaki kişiye küçük bir hediye almak, ona samimî bir yardım teklifinde bulunmak, minnettarlığın somut dışavurumlarındandır. Duygu ne kadar güçlü olursa olsun, ifade edilmediğinde karşı tarafta bir karşılık bulmaz ve ilişkileri beslemez.
Bu noktada üslup da belirleyicidir. “Ne kadar şanslıyım ki sizin gibi bir arkadaşım var.” gibi içten, doğal ve yalın cümleler, minnettarlığın en güzel ifadeleridir. Önemli olan, samimiyetin hissettirilmesi, yapmacık veya aşırı ölçülü ifadeler kullanmamaya dikkat edilmesidir. Abartılı övgüler ya da fazla resmî, mesafeli ifadeler, minnettarlığın sıcaklığını söndürebilir. En doğru üslup, kalpten geldiği belli olan, sade ve içten olandır. Çünkü minnettarlık, bir nezaket gösterisi değil; gerçek bir duygu hâlidir ve ancak öyle karşılık bulur.
Plaket, soyut bir takdir duygusunu somut bir nesneye dönüştürür. Bir ödül veya plaket, alıcısına “Emeğin unutulmayacak.” mesajını verir. Plaket takdimi aynı zamanda bir törendir; bu tören, kurum kültürünü, değerlerini ve liyakate verdiği önemi yansıtır. Özellikle emeklilik, uzun yıl hizmetleri, başarılı projeler veya vefalı bir duruş söz konusu olduğunda plaket takdimi minnettarlığın ve takdirin gözle görülür bir nişanesidir. Özellikle emeklilik, uzun yıl hizmetleri, başarılı projeler veya vefalı bir duruş söz konusu olduğunda plaket takdimi vefanın, minnettarlığın ve takdirin gözle görülür bir nişanesidir.
Plaketin Anlamı Kişiye Göre Farklılık Gösterir: Bu noktada çok önemli bir ayrım yapmak gerekir. Plaket önemli bir jesttir ve anlamlıdır ancak anlamı herkes için aynı değildir. Hayatı boyunca belki birkaç plaket alan bir memur, bir işçi, bir gönüllü veya bir muhtar için plaket, ömür boyu hatırlayacağı, duvarda gururla asacağı, torunlarına göstereceği bir onur nişanıdır. Ancak neredeyse haftada birkaç plaket alan bir kişi -örneğin bir bakan, genel müdür, milletvekili, belediye başkanı, meşhur sporcu, yazar veya sanatçı- için plaket artık o sihirli anlamı taşımaz. Bu makam ve şöhret sahipleri, görevleri veya sanatları icabı sürekli törenlerde, açılışlarda, ziyaretlerdedir. Neredeyse her ziyarette bir plaket takdim edilir. Zamanla bu plaketler çoğalır, bir yerden sonra alıcı için anlamını yitirir, hatta yük olmaya başlar. Odasında duvara asacak yer kalmaz, evinde bir köşede birikir; hatta bazıları doğrudan arka odaya, depoya kaldırılır veya çöpe atılır.[5] Bu durum, verenin iyi niyetine rağmen, takdirin amacına ulaşmadığını gösterir. O hâlde plaket herkese değil hak edene verilmelidir. Plaket, gerçekten az bulunan, özel bir çabayı, fedakârlığı veya uzun yıllara dayanan sadakati onurlandırmak için verilmelidir. Her ziyaretin, her teşekkürün bir plaketle taçlandırılması, plaketin kendisini değersizleştirir.
Çiçek takdimi, görünüşte zarif ve içten bir jesttir. Ancak, çiçek de plakete çok benzer. Zaman ve mekân duyarlılığına dikkat edilmezse anlamını yitirebilir. Örneğin, aynı şehirde yaşayan birine çiçek vermek anlamlıdır; alıcı çiçeği evine veya bürosuna götürebilir, vazoya koyar, birkaç gün boyunca o güzel anıyı tazeler. Ne var ki şehirlerarası -hatta ülkelerarası- bir konuk için çiçek, anlamlı olmaktan çıkar ve bir yüke dönüşür. Uçağa, trene, arabaya bindirilmesi zordur, solacaktır, valizde yer kaplar, su dökülme riski taşır. Konuk nezaketen götürür ama içinden “Keşke vermeselerdi.” diye geçirir. Bu nedenle, özellikle uzak yerden gelen konuklara yönelik takdir ve teşekkürlerde çiçekten kaçınmak daha incelikli bir davranış olur. Onun yerine daha pratik ve düşünceli seçeneklere yönelmek gerekir.
Peki, plaket ve çiçeğin uygun olmadığı durumlarda ne yapılabilir? Burada devreye hediye bilinci girer. Bir hediye, ya sembolik ya da kullanılabilir olma özelliklerinden en az birine sahip olmalıdır; ne salt sembolik ne tamamen faydacı olmalı, ikisi arasında bir denge aranır. Özellikle makam ve şöhret sahipleri ile uzaktan gelen konuklar için şu tür hediyeler idealdir: Tüketilebilir ve taşınabilir olanlar -hafif, bozulmayan, paylaşılabilir- örneğin özel bir yöresel şeker, zeytinyağı, bal, kahve veya reçel (uçakta sıvı sınırlamasına dikkat edilmek kaydıyla). Kalıcı fakat küçük objeler -sembolik, hatıra değeri taşıyan- örneğin bir anahtarlık, işlemeli bir kumaş, küçük bir tablo (çerçeveli ama taşınabilir boyda). Kullanılabilir ve prestijli hediyeler -işlevsel ve şık- örneğin deri bir cüzdan, kaliteli bir seyahat seti, özel bir ajanda, gümüş bir yüzük veya kolye. Bir de dijital veya deneyim hediyeleri vardır: Basılı kitaplar veya e-kitap hediye kodu, bir çevrimiçi platform üyeliği, müze veya tiyatro biletleri gibi.
Özellikle bir tür hediye vardır ki, maalesef zamanın ruhunu yakalayamamıştır: Dolma kalem; bir dönemin en şık ve kıymetli hediyesiydi. Günümüzde ise insanlar artık dolma kalem kullanmıyor. Şimdilerde, dijital imzalar, tabletler, klavyeler hayatımıza hâkimdir. Bu nedenle dolma kalemden kaçınmak, yerine kaliteli bir tükenmez kalem, dokunmatik ekran kalemi veya flaş disk gibi daha işlevsel alternatifleri düşünmek daha akıllıcadır.
Plaket takdiminde en kritik soru şudur: Kime plaket verilmeli? Emekliler, gönüllüler, uzun yıllar aynı yerde çalışmış sadık personel, fedakâr öğretmenler, sağlık çalışanları, bir projede olağanüstü çaba göstermiş ekip üyeleri, hayatında ilk defa takdir edilen kişiler – işte bu gibi durumlarda plaket anlamını bulur. Buna karşılık, kime plaket verilmemeli? Haftada birkaç törene katılan bakanlar, genel müdürler, milletvekilleri, belediye başkanları, her köşe yazısında ödül alan yazarlar, her maçta plaketle anılan sporcular. Onlara alışık oldukları plaket yerine bir teşekkür konuşması veya mesajı yazmak daha anlamlıdır.
Plaket takdim konuşması da ayrı bir incelik gerektirir. Alıcının makamına ve plaket geçmişine göre konuşma kısa tutulmalıdır. Daha önce yüzlerce plaket almış birine “Bu plaket sizin için çok özel.” demek sıradan bir ifade olur. Ona teşekkürümüzü farklı bir dille, belki bir anı anlatarak veya somut bir başarısını vurgulayarak yapmak daha şık olacaktır.
Çiçek yerine ne yapılmalı sorusuna gelince: Şehir dışından gelen konuğun otel odasına küçük bir meyve tabağı, yöresel bir atıştırmalık, gideceği yere kolayca götürebileceği bir kutu çikolata veya bir hediye kartı bırakmak, dev bir buket çiçekten çok daha düşünceli ve zariftir.
Ancak bu duygular, karşı tarafın durumunu, beklentisini, taşıma kapasitesini ve daha önceki ödül geçmişini hesaba katmayan bir “standart plaket” ritüeliyle sunulduğunda, beklenenin aksine alan kişide resmi bir prosedür duygusu uyandırır. Hediye, hem alanı mutlu ve memnun etme, hem verenin samimiyetini gösterme amacı taşımalıdır.
Plaket, çiçek veya herhangi bir hediye, nihayetinde nihayetinde maddi bir değerdir ama asıl olan, verenin kalbindeki minnettarlık ve vefadır. Ancak bu duygular, karşı tarafın durumunu, beklentisini, taşıma kapasitesini ve daha önceki ödül geçmişini hesaba katmayan bir “standart plaket” ritüeliyle sunulduğunda, beklenenin aksine alan kişide resmi bir prosedür duygusu uyandırır. Hediye, hem alanı mutlu ve memnun etme, hem verenin samimiyetini gösterme amacı taşımalıdır. Plaketi ve çiçeği sadece veren tarafın hoşuna gittiği için değil, alanın gerçekten ihtiyaç duyacağı, sevineceği, hatırlayacağı formda sunmak gerekir. Bu da takdir etme sanatının en ince noktasıdır.
Plaket, gösterişli, ağır, genellikle cam veya metalden mamul, duvara asılan veya masaya konulan bir nesnedir. Teşekkür belgesi ise kâğıt üzerine basılı, çerçevelenebilen veya dosyalanabilen, daha mütevazı fakat son derece resmî ve anlamlı bir takdir vesikasıdır. Plaketin aksine, düşük maliyetli, hafif ve taşınabilirdir. Ayrıca daha kişiselleştirilebilir; çünkü plakete kazınan metin sınırlıyken kısıtlıyken, belgede daha uzun, daha içten, hatta elle yazılmış notlara yer verilebilir. Teşekkür belgeleri, daha resmî ve belge niteliğindedir ve kişinin özgeçmişine eklenebilir, personel dosyasında saklanabilir, “resmî bir tanınma” olarak referans gösterilebilir.
Bu nedenlerle teşekkür belgesi, özellikle plaket verilmesi uygun olmayan durumlar için ideal bir alternatiftir. Örneğin, kısa süreli projelerde görev alan gönüllülere, bir kuruma destek veren ancak sürekli çalışanı olmayan danışmanlara, makam ve şöhret sahibi olup artık plaketten bıkmış kişilere -onlara bir plaket yerine imzalı, özel bir teşekkür belgesi çok daha anlamlı gelebilir- ve öğrencilere, stajyerlere, genç araştırmacılara teşekkür belgesi vermek en doğru tercih olacaktır. Zira onlar için bu belge, ilk resmî takdir vesikası olarak yıllarca hatırlanır, hatta bir özgeçmişin en kıymetli sayfalarından biri hâline gelir.
Bir teşekkür belgesi, resmî kurum antetli kâğıdına basılmalı ve belirli unsurları mutlaka içermelidir. Başlık, konuya göre “TEŞEKKÜR BELGESİ” veya “TAKDİR BELGESİ” olarak belirlenmelidir. Ardından alıcının adı ve unvanı tam ve doğru bir şekilde yazılmalıdır. Gerekçe kısmı, somut, net ve abartısız bir cümleyle ifade edilmelidir. Örneğin: “Kurumumuzun ‘Dijital Dönüşüm Projesi’ kapsamında gösterdiğiniz üstün gayret, gece gündüz demeden çalışmanız ve takım ruhunu güçlendiren tutumunuz için.” Genel ve boş ifadelerden kaçınmak, belgenin samimiyetini ve ciddiyetini artırır. Daha sonra teşekkür ve takdir ifadesi gelir: “En içten duygularımızla teşekkür eder, başarılarınızın devamını dileriz.” gibi. Bu bölümde minnettarlık ve vefa vurgusu mutlaka yer almalıdır. Belgede yetkili imza ve makam da bulunmalıdır – müdür, rektör, başkan gibi. İmza olmazsa belge resmîlikten uzaklaşır, değer kaybeder. Ayrıca tarih ve belge numarası (kayıt altına almak için) ile kurum kaşesi varsa o da eklenmelidir.
Matbaada basılmış bilindik yüzlerce belgeden farklı olarak, elle yazılmış bir teşekkür belgesi -özellikle de üst düzey bir yönetici veya kurucu tarafından bizzat kaleme alınmışsa- paha biçilmez bir değer taşır. Dijital çağda el yazısı, zaman ayırmanın, özen göstermenin ve samimiyetin en nadide göstergelerinden biridir. Elle yazılmış bir teşekkür belgesi, alıcısı tarafından yıllarca saklanır, cüzdanda taşınır, çerçevelenir. Bu nedenle, özellikle çok kıymetli bir katkıyı onurlandırırken kaliteli bir kâğıda, okunaklı bir el yazısıyla yazılmış böyle bir belge, en pahalı plaketten daha etkili ve daha unutulmaz olacaktır.
Bazı durumlarda her iki takdir aracını birden kullanmak da uygun olabilir. Örneğin, bir emekli öğretmene (duvara asması, törende gösterişli bir an yaşaması için) hem bir plaket, hem de (dosyasında saklaması, çoğaltması, sendikaya veya okul arşivine koyması için) içten bir teşekkür belgesi verilebilir. Plaket, törensel anın ve gösterişli takdirin aracı olurken; belge, kalıcı resmî kaydın ve daha kişisel bir hatıranın aracı olur. Ancak bu birliktelik her durumda gerekli değildir; gereksiz mükerrerliğe kaçmamak ve hediyelerin değerini yitirmemesi için ölçülü olmak şarttır. İkisini birden vermek, ancak gerçekten özel ve nadir durumlar için saklanmalıdır.
Teşekkür etmek, takdir etmek, vefalı olmak ve minnettarlık duymak, birbirini besleyen erdemler zinciridir. Bunların en somut ve görkemli halkası ise plaket takdimidir. Ancak plaket, bu duyguların yerini tutmaz; sadece onları sembolize eder. Esas olan, insanın içinden gelen bir minnet duygusuyla karşısındakinin emeğini görmesi ve bunu doğru zaman, doğru dil ve doğru bir üslupla ifade etmesidir.
Bir kurumda veya bir toplulukta bu erdemlerin yaşatıldığını görmek, o kurumun ruhunun sağlıklı olduğunu gösterir. Unutmayalım ki, teşekkürü eksik eden bir dünya, soğuk ve yalnız bir yerdir. Oysa bir “teşekkür ederim”, bir plaket takdimi veya içten bir “minnettarım” cümlesi, dağları aşan manevi bir bağ kurabilir. Bu nedenle, özellikle mevki ve makam sahibi olanlarımız, bir temizlik işçisi veya çaycısı da olsa, kişi ve kişileri takdir ve teşekkürlerle onurlandıralım. Bu davranışımız hem bizi onların gözünde yüceltecek hem de kurumun verimliliğini artıracaktır.
Güzellikleri takdir ve övmek için, kişinin ölümünü beklemeyelim, sevgi ve saygımızı sağlığında yapalım. Çünkü değer verilen insan, değer verildiği işi içten gelerek yapmaya devam eder. Ve belki yarın siz o plaketi alırken, geçmişteki vefalı duruşunuzun meyvesini toplarsınız.
Son söz: Erdemler sözle başlar, gönülle devam eder, plaketle taçlanır ama asla orada bitmez.
Prof.Dr. Mehmet Zeki AYDIN[1]
[1] Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi. www.mehmetzekiaydin.com
[2] Benzer bazı ayetler: 24/Nur 27-28; 31/Lokman 18; 17/İsra 34; 58/Mücadele 11.
[3] Bu makalede verilen tanımlar için bakınız: https://ahlakterimleri.com/
[4] https://hadislerleislam.diyanet.gov.tr/sayfa.php?CILT=2&SAYFA=71
[5] Örneğin, bana verilen plaketlerin sadece yazılı olan kısımlarını çıkartarak iki büyük koli de saklıyorum.