1967 yılında doğdu. 1990 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. 1998 yılında Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslâm Bilimleri Anabilim Dalında, 2005 yılında ise Gazi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü Eğitim Yönetimi ve Denetimi Bilim Dalında yüksek lisans eğitimlerini tamamladı. 2017 yılında İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Din Eğitimi Bölümünde “Dârü’l-hilâfeti’l-aliyye Medresesinde Eğitim ve Öğretim” isimli teziyle doktorasını tamamladı. Osmanlı eğitim tarihi alanında çalışmalar yapan yazarın “Osmanlı Eğitim Modernleşmesinde Dârü’l-hilâfeti’l-Aliyye Medresesi” ve “Medâris-i İlmiye Müfettişi Serezli Mehmet Esat Efendi ve Teftiş Raporları” adıyla yayımlanmış iki eseri mevcuttur. Ayrıca ulusal ve uluslararası hakemli dergilerde yayımlanmış makaleleri bulunmaktadır.
Eski Türklerde, geleneklere bağlı köklü ve yerleşik bir eğitim anlayışı hakimdi. İslamiyet’i kabulleriyle birlikte bu anlayış daha da gelişerek sistemleşmiştir. Sırasıyla Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılar döneminde İslam öğretileriyle şekillenen ve kurumlaşan Türk-İslam eğitim modelinin oluşumunda Türklerin önemli katkıları olmuştur.
Büyük Selçuklu Veziri Nizâmülmülk tarafından 1067 yılında Bağdat’ta kurulan Nizâmiye Medresesi ile başlayan Türk-İslam eğitim sisteminin kurumsal serüveni tam sekiz buçuk asır devam etmiştir. Bu süreçte, önemli gelişmelerin ve kıymetli tecrübelerin yaşandığı bilinmektedir. Rengini Kur’an-ı Kerim ve Hz. Muhammed’in(a.s.) öğretilerinden alan Türk-İslam eğitim modelinin kuşaktan kuşağa tevarüs eden pek çok ayırt edici özelliği ve ilkesi mevcuttur.
Tanzimat Dönemine gelindiğinde, makas değiştirerek batılılaşma ve modernleşme yoluna giren Osmanlı eğitim sisteminin referansını, gittikçe artan bir ivmeyle Batı Medeniyeti oluşturmaya başlamıştı. 3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile süreç tamamlanmış ve son nokta konulmuştu. Böylece Cumhuriyet yönetiminin kesin tercihi Batı’nın model alındığı bir eğitim sistemi oldu. Bu kırılmayla birlikte sekiz buçuk asırlık Türk-İslam eğitim müktesebatının üzerine bir perde çekilmiş olsa da devasa bir hazinenin tarihin sayfaları arasında keşfedilmeyi beklediği bir gerçektir.
Bu kıymetli hazinenin keşfedilerek gün yüzüne çıkarılması, bir yönüyle eğitimsel mirasa sahip çıkılması anlamına gelecek, diğer yönüyle de başta genç kuşaklar olmak üzere eğitimcilerimizin köklü bir geçmişe sahip olmanın verdiği bilinçle özgüven kazanmalarına katkı sağlayacaktır.
Eğitim tarihiyle ilgili yapılan çalışmalarda, literatür ve kavramsal çerçevenin hep Batı tarafından belirlendiğine, Türk-İslam eğitim tarihinin ise ya görmezden gelindiği ya da olumsuz dönemleri ön plana çıkarılarak bilimsel ve objektif olmayan değerlendirmelere tabi tutulduğuna tanık olunmaktadır.
Eğitim ve öğretim insanın bilgilendirilmesi, yeteneklerinin verimli şekilde geliştirilmesi; Allah’la, insanla toplumla ve fiziksel çevresiyle uyumlu bir insan olmasının sağlanması, netice itibarıyla zihnen, ruhen ve bedenen geliştirilmesi faaliyetidir. (Ferruh Müftüoğlu, Maârif Meseleleri Ötüken Yayınları, İstanbul, 2004). Bu faaliyet yürütülürken elbette ki pek çok etik ilke ve kuralın söz konusu edileceği bir gerçektir. Bu noktada Türk-İslam eğitim geleneğinde ya da diğer bir ifadeyle kadim eğitim geleneğimizde yerleşik hale gelmiş etik değerlerin ve ilkelerin mevcudiyeti bilinmektedir.
Eğitim-öğretim faaliyetlerinin insan merkezli olması ve insanın yetiştirilmesini hedefleyen bir süreç içermesi nedeniyle “öğreten-öğrenen” ilişkilerini düzenleyen bir takım ilke ve kuralların varlığını gerekli kılmaktadır. Bu kuralların bir kısmı yasal mevzuatla belirlenirken bir kısmı ise toplumsal kabule mazhar olmuş insani, ahlâkî ve içtimâî değer ve ilkelerle kendiliğinden belirlenmektedir. Bu ilkeler asırların süzgecinden geçen, içeriğini ve niteliğini toplumun genel kabulünü alarak oluşturan ilke ve değerler üzerinde yükselmektedir.
İlk emri “oku” olan İslam dininin, eğitim-öğretime dair pek çok temel ilkeyi hayata geçirdiği bilinmektedir.Ne var kison iki-üç asırdır Müslüman toplumların iç ve dış nedenlerle bu ilkeleri sergilemekten uzak kaldığı, kendilerini daha çok Batılı ilke ve kavramlarla betimlemeye ve konumlandırmaya çalıştıkları müşahede edilmektedir.
Batı’nın aydınlanma çağıyla birlikte hâkim kültür haline gelmesi, hayatın tüm alanlarında mihver konuma yerleşmesine yol açmıştır. Bu durum ister istemez hayatın her alanında Batı’nın referans alınması zorunluluğunu doğurmuştur. Bu süreçte özellikle Müslüman toplumlar, tevarüs ettikleri kültürel mirastan/kadim kültürden gittikçe uzaklaşmakta ve bu zenginlikleri bir redd-i miras tavrı takınarak görmezden gelmekte ve ilerleyen süreçlerde tarihsel geçmişlerine tamamen yabancılaşmaktadırlar.
“Eğitimde etik ilkeler” denilince ilk akla gelen şeyin “Batı’da bu konuyla ilgili nelerin olduğu, hangi araştırmaların yapıldığı, kimlerin kalem oynattığı, literatürün ne olduğu ve kimler tarafından belirlendiği?” şeklindeki sorular olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerektir. Miladi 610 yılında “oku” emriyle neşvünemâ bulan İslam medeniyetinin, başta insanın bizzat kendisi olmak üzere çevresini, tabiatı, dünyayı, gezegenleri, yıldızları ve tüm evreni okuyup anlamasının öğütlenmesi bağlamında gerek yaygın gerekse örgün eğitim boyutuyla etik ilkeler ortaya koymadığı düşünülemez. Nitekim İslam medeniyetinin iki ana kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’de ve Hz. Muhammed’in(a.s.) uygulamalarında, ahlâkî pek çok ilke ve esasın varlığına asırlar boyunca tanıklık edilmektedir.
Kadim eğitim geleneğimizin etik ilkelerinden en başat olanı, sevgi ve adalet zeminini esas alan iyi insan olmayı sağlayacak rol modelliğidir. Bir eğitimcinin, Kurân’ın ifadesiyle üsve-i hasene tamlamasıyla isimlendirilen “iyi rol modeli” olmayı gerçekleştirirken kibir ve öfkeden uzak, kaba ve kötü muameleye tevessül etmeyen bir yaklaşıma sahip olması gerekmektedir. Yine bu temel ilkelerin kaynaklık ettiği pek çok etik ilkenin, kadim eğitim geleneğimizde kök saldığı da bir gerçektir. Bu ilkelere ve uygulamalara ilişkin eserlerin kütüphanelerin tozlu raflarında araştırmacılarını beklediği ve ciddi bir yekûn teşkil ettiği de izahtan vârestedir.