8 Nisan 2026 sabahı, Ankara’nın serin havasında başlayıp İstanbul aktarmasıyla devam eden yolculuğumuz, Türk Hava Yolları’nın konforlu uçuşuyla bizi ata yurdumuzun tam kalbine götürdü. Bulutların arasından Semerkant Havalimanı’na iniş yaparken karşılaştığımız manzara ise seyahatimizin ne kadar farklı olacağının sinyallerini veriyordu. Hafızalarımızda yer eden ve Sovyet döneminden kalma o eski, durağan havalimanı gitmiş; yerine estetiğin modern teknolojiyle harmanlandığı muazzam bir terminal binası gelmişti. Özbekistan Cumhurbaşkanı Sayın Şevket Mirziyoyev’in vizyoner liderliği, ülkeyi fiziken imar etmenin yanında adeta bir “Rönesans” ruhu da üflemiş. Öyle ki havalimanının kapısından dışarı çıktığınız andan itibaren,gelişen ve kabuğunu kıran Özbekistan’ın heyecanını duyumsamaya başlıyorsunuz.
Semerkant, benim için zaten hiçbir zaman “müze şehir”olmamıştı; şehrin kalbinde taşıdığı cevheri görebiliyordum ancak bu seferimizde karşımda yeni dünyaya entegre olmuş, kültürel zeminini günümüzün modernizmiyle buluşturan ve eserleriyle geleceğe göz kırpan bir metropol duruyordu.Heyetimizde yer alan kıymetli dostlarım Atatürk Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ahmet Hacıoğlu, Erciyes Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Fatih Altun, Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Akın Levent ve TÜRKSİTBaşkanı Kemal Kurnaz ile birlikte bu büyük dönüşümü her köşe başında, her caddede hayranlıkla müşahede ettik.
Ziyaretimizin manevi durakları arasında Türk-İslam alemi için yeri doldurulamaz olan İmam Buhari Türbesi ve Külliyesi, bizi en çok etkileyen yerlerden biriydi. Sayın Mirziyoyev’intalimatlarıyla yürütülen restorasyon çalışmaları öyle titiz ve kapsamlı ki ortaya çıkan külliye, ecdat mirasına duyulan müstesna sadakatin bir anıtı gibi yükseliyor. O devasa avlularda yürürken geçmişin bilgeliğinin modern ellerde nasıl yeniden hayat bulduğuna şahitlik ettik. Ecdadın mirasına bu denli sahip çıkılması, hepimizi gururlandırdı.
Sokaklarda yürürken bizi asıl heyecanlandıran unsurlardan biri de Özbekistan’ın pırıl pırıl gençleriydi. Türkiye’den geldiğimizi duyduklarında yüzlerinde beliren o samimi gülümseme ve Türkçemize olan aşinalıkları, kültürel köprülerimizin ne kadar canlı olduğunun kanıtıydı. Kimisi Türkiye’deki bir diziden, kimisi ise eğitim vesilesiyle kurduğu bir bağdan bahsediyordu. Demek ki aramızdaki sınırlar sadece haritalarda kalmış; gönüller çoktan o kadim ‘biz’ duygusunda birleşmiş. Bu dinamik genç nüfusun gözlerindeki parıltı, artık bir niyetin ötesine geçerek sarsılmaz bir bütünleşmeye doğru gidişimizi gösteren en kıymetli hazineydi.
Gecenin karanlığını ustalıkla yarıp geçen o büyüleyici ışık şovuyla Registan Meydanı, bizi adeta bir zaman makinesindeymişiz gibi yüzlerce yıl öncesine, medeniyetimizin zirve noktalarına götürdü. Uluğ Bey’in rasathanesinde gökyüzüne uzanan o kadim bilim ışığı, bugün de yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor. Karşılaştığımız muazzam atmosferde soluklanırken bir yandan da bu köklü kültürün yaşayan birer parçası olduğumuz gerçeğini hatırlamak insanı derin bir tefekküre sevk ediyor. Zira Registan, bizler için aklın, imanın ve estetiğin nasıl birleşebileceğinin en canlı ispatı.
Seyahatimiz boyunca yanımızda bulunan kıymetli rektörlerimizle yaptığımız istişarelerde, ülkenin mevcut zihin inşasında da mutabık kaldık. Uluğ Bey’in yüzyıllar önce kurduğu o yüksek ilim geleneği, bugün üniversitelerimiz arasındaki öğrenci değişimleri, ortak araştırma projeleri ve teknoloji transferleriyle yeniden hayat buluyor. Genç zihinlerin bu kadim toprakların bilgeliğiyle yetişmesi, Türk dünyasının gelecekteki bilimsel hegemonyasının da güçlü bir teminatı aslında…
Orada dururken bu mirasın bugünkü temsilcileri olduğumuzu bilmek, omuzlarımıza hem büyük bir sorumluluk yüklüyor hem de geleceğe dair sarsılmaz bir umut aşılıyor. Medeniyetimizin bu kesintisiz akışı içerisinde kendimizi bulmak, köklerimize olan bağlılığımızı bir kez daha tazelememize vesile oldu. Büyük Türk Hakanı Timur’un ve torunu Uluğ Bey’in kabirlerinin başında fatihalarımızıokurken dünya nizamının azametini iliklerimize kadar hissettik.
Şah-ı Zinde’nin o dar, turkuaz çinilerle bezeli ve insanı kendine çeken gizemli sokaklarında yürümek ise bambaşka bir tecrübeydi. Sanki şehrin ruhunun derinliklerine bir yolculuk yapıyorduk. Her adımda yankılanan sessizlik, bin yıllık bir zikrin fısıltısını taşıyordu kulaklarımıza. Sahabe efendilerimizden Hazreti Abbas’ın manevi huzuruna vardığımızda Semerkant’ın yüzyıllardır “gönül coğrafyamızın kalbi” olarak anıldığını bir kez daha, kalben tasdik ettik.
Özbek halkının asaletini, kurucu liderleri merhum İslam Kerimov’un kabri başında yükselen o kadirşinaslıkta görmek mümkündü. Hazreti Hızır Türbesi’nin yanı başında huzur bulan Kerimov’un kabrini ziyaret ettiğimizde karşılaştığımızmanzara tek bir kelimeyle özetlenebilirdi: Vefa. Vefatının onuncu yılında halkın ona olan samimi sevgisi ve kabri başındaki o kesilmeyen kalabalık, bir liderin milletinin kalbinde nasıl ölümsüzleşebileceğinin en somut nişanesiydi. Öte yandan, İmam Maturidi’nin kabrindeki o ince işçilikle yürütülen restorasyonlar, Özbekistan’ın kendi öz değerlerine, manevi köklerine ne denli sıkı sıkıya bağlı olduğunun açık bir kanıtı gibiydi.
Ziyaretimiz, İmam Maturidi’nin kabrinde devam eden ihya çalışmalarıyla da birleşince zihnimizde şu tablo netleşti: Özbekistan, geleceğe yürürken manevi köklerini ve kurucu değerlerini birer kutup yıldızı gibi takip ediyor. Restorasyonlardaki o ince işçilik, yapıdan ziyade bir medeniyet tasavvurunu yeniden ayağa kaldırıyor.
12 Nisan 2026 günü heyetimizle birlikte Ankara’ya doğru havalandığımızda, uçağın penceresinden geride bıraktığımız topraklara bakarken hepimizin kalbinde ortak bir his vardı.Yüreğimizin bir parçasını Semerkant’ın o turkuaz kubbelerinde, kadim sokaklarında bırakmıştık. II. Türk Devletleri Onkoloji Kongresi vesilesiyle gerçekleştirdiğimiz bu seyahat, ortak aklın ve bilgi birikiminin harmanlandığı akademik bağlarımızı güçlendirmişti. Kongre boyunca gördük ki Türk dünyası birliği artık sadece diplomatik bir ideal veya siyasi bir söylemden ibaret değil. Biz bu birliğin, kanserle mücadele gibi hayati bir alanda nasıl kenetlendiğini, akademik ve kültürel olarak ne denli sarsılmaz ve derin temeller üzerine inşa edildiğini bizzat müşahede ettik. Bu bilimsel aydınlanmanın ve kurulan akademik köprülerin ötesinde bizi asıl etkileyen şeyi ise Özbekistan’ın o modernleşen ve kabuğunu kıran yeni yüzü olmuştu.
Semerkant’ın o mistik havasından ayrılırken zihnimizde şu hakikat yankılandığını fark ettim: Özbekistan’ın eski ihtişamı, bugün modern bir vizyon ve kardeşlik ruhuyla yeniden uyanıyor. Geçmişin mirasını sadece korumakla yetinmeyen, onu günümüzün estetiği ve teknolojisiyle harmanlayan yeni Özbek vizyonu, şehirlerin çehresinden insanların bakışlarına kadar her yere sinmiş durumda. Kadim medreselerin gölgesinde yükselen modern yapılar ve sosyal hayattaki dinamizm, Özbekistan’ın yeniden küresel ölçekte iddialı bir gelecek merkezi olmaya başladığının en somut kanıtıdır. Bilimin rehberliğinde şekillenen bu gelişim süreci, kültürel köklerimizden aldığımız gücün modern dünyada nasıl devasa bir enerjiye dönüşebileceğini de kanıtlıyor aslında bizlere.
Semerkant, dün olduğu gibi bugün de Türk dünyasının yolunu aydınlatan bir kutup yıldızı, bir parlayan yıldız olmaya devam ediyor. Bu seyahat bize bir kez daha hatırlattı ki biz kökleri bir, ufku bir, geleceği bir olan devasa bir çınarın dallarıyız. Ve o çınar, Semerkant gibi can damarlarından beslendikçe çok daha gür, çok daha heybetli büyüyecek.
Dr. Hikmet Eren EkoAvrasya Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı