“Çok insan anlayamaz eski mûsikîmizden
Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden”
Yahya Kemâl
Önceki bir makalelerimin birinde toplumun eğitilmesinde Halk âşıklarının rolünü ele almıştım. Bu makalemde ise milletimizin bağrından çıkan türkülerimizin kültür aktarımı,eğitim ve topluma verdiği mesajlar hakkındaki düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.
Medeniyetimizin en önemli unsurlarından olan musikimiz, çocukken bize söylenen ninniler, minarelerden duyduğumuz ezanlarla başlar, yaş ilerledikçe bunlara türküler, şarkılar, ilahiler ve farklı müzikler de katılır.(1)
Müzik, ifade ettiği duygu ve fikirler, söylendiği ve dinlendiği durumlar, icra edenlere, bestecilere, bölgelere ve dönemlere göre farklılık gösterse de insanlar arasında ortak bilinç ve dayanışma oluşturur. Toplumsal değer yargılarının şekillenmesine, birliğe hizmet eden müzik, çocukların dil gelişimine de önemli katkılar sunan bir sanat dalıdır. (2)
Millî hafıza, irfâni gelenek ve değerlerin en eski ve en sağlam referans noktası olan musikimizin ana sütunu sayılabilecektürkülerimizi toplumsal bir hafıza işlevi gördüğü, bir dönemin veya bölgenin kültürel yapısını, sosyal olaylarını, insanların yaşantılarını gelecek nesillere aktardığı için sadece müzik olarak görmemek gerekir. Acılar, dertler, kederler, neşe ve sevinçler; destan, ağıt, mâni, türkü ve koşmalar aracılığıyla dillendirilmiş, eski deyimleri ve mahallî söyleyişleri türküler bize kadar getirmiştir.
Türküler, musiki olmasının yanında aynı zamanda lisandır, şiirdir, tarihtir, kültürdür, sanattır.
Çünkü Türkçenin en temel ve kadim metinleri olan destanlarımız, masallarımız, hikâyelerimiz, koşmalarımız, ağıtlarımız, şiirlerimiz ve halk kültürü olan değerlerimiz türkülerle ifade edilir, yaşatılır ve aktarılır.
Türkülerimiz, köy meydanlarında, düğünlerde, ölümlerde, yolculuklarda öyle içten bir sesle söylenmiştir ki yankılanan hikâyeleriyle, gelecek nesillere aktarılan halkın özgün sesi olmuştur. İnsanların, sevda, özlem ve hayal kırıklıklarından doğan söz ve melodisiyle türkülerimiz insanın en derin duygularına hitap eder.
Türküler, geçmişimizin yâd edilerek ortak dil, duygu, zevk ve değerlerimizi sürdürebilmek için güçlü birer bağ olur, köprü olur, gelenekleri yaşatır, kültürel kimliğimizi korur. Kısacası türküler, Anadolu’nun nabzını tutar. Türküler, bir millete ömür boyu yol arkadaşlığı yapar. Beşikte ninni olup huzur verir, çocukken oyunumuza eşlik eder; askerimize dertdaş, sevdalımıza sırdaş olur. Düğünde coşkunun, ölümde matemin sesi olur.(3)
Yine aşk, özlem, ayrılık gibi insana mahsus duyguların zamana ve mekâna bağlı olmaksızın insan hayatında nasıl yer edindiğini türkü dinleyerek anlayabiliriz. Her türkü ayrı bir ıstırap olan acıların yanık bir yürek nağmesi olup yüreğimizde onulmaz yaralar açarak geçmişten bir hikâyeyi bize ulaştırır.
Bazen bir kelimesinin bile duygularımızı yerinden oynattığı dokunaklı hikâyeleri olan türkülerde kendimizi bulmamız, türkü dinlerken yaralarımızın sızlaması bundandır herhalde.
O nedenle üstat Neşet Ertaş; “Nerede bir türkü söyleyen görürsen korkma, yanına otur. Çünkü kötü insanların türküleri yoktur.” demiştir.
“Aşan bilir karlı dağın ardını / Çeken bilir ayrılığın derdini”türküsünde; özlenen birinin, beklemek, sabır ve ayrılık gibi insana mahsus duyguların zamana ve mekâna bağlı olmaksızın insan hayatında yerini anlarken;
“Bir gülün çevresi dikendir, hardır,
Bülbül har elinden ah ile zardır,
Ne olsa da kışın sonu bahardır,
Bu da gelir, bu da geçer ağlama.” türküsüyle moral, umut ve mücadele azmi aşılanmaya çalışılmıştır.
Türküler, göçler, felaketler veya toplumsal değişimler gibi önemli tarihsel olaylardan izler taşıdığından bugünkü nesillersavaşları, geçmişteki mücadeleleri ve toplumsal fedakârlıkları türküleri dinleyerek daha iyi anlayabilirler. Türkülerimiz, millî tarihimize ait bir destandır ve asırların meyvesidir. Kolay bulunmamıştır; kolay bulunmadığı için de örselenmemeli, itina gösterilmelidir. Türküler Çin Seddi’nden Tuna’ya kadar,milletimizin ortak duygusu, dili ve sesi olmuştur.
Müzisyen Bayram Bilge Tokel ile yapılan bir röportajda:“Âşık Veysel ve Neşet Ertaş’ı okul binalarının içine hapsedilen eğitim sistemimiz değil, halka hizmeti Hakk’a hizmet bilen ârif insanların besledikleri irfâni sistem yetiştirmiştir. Bu da ancak tasavvufi derinliği ve irfâni kültürü, Yunusça edayı ve ârifane terbiyeyi sahiplenerek içselleştirmiş bir toplumsal iklim ya da eğitim sistemiyle mümkün olabilir. O nedenle ilkokullarda, ortaokul ve liselerde müzik eğitimi müfredatının temeli, birlikte türkü, şarkı söyletmek ve öğretmek esasına dayanmalıdır.”
Biz, kendi dünyamızın türkülerine sahip çıktığımız gibi yeni mesajlarımızın türküler yoluyla iletilmesi gerekir. Bu nedenleülkeyi yöneten idealist insanların türkülerine ve müziğine sahip çıkması için var olan kurumları desteklemesi, yeni kurumların oluşması için teşvikler vermesi gerekir. “Lambada titreyen alev üşüyor / Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban.” gibi derin ve ince manalı türkü sözlerini yazan şairleri, ÂşıkVeysel’leri, Neşet Ertaş’ları yetiştiren bir toplumun duyarlı sanatkârları desteklenirse çok daha güzel eserler ortaya çıkacaktır.
Müzikler, genellikle toplumu şekillendirme, değiştirme ve yönlendirme aracı olarak da kullanılmış, bundan olumsuz manada en etkilenen de bizim ülkemiz olmuştur. Osmanlı’dan sonra parçaladıkları Arap ülkelerinde de onlara göre müzikler çıkarılarak Arap milliyetçiliği, Türk milliyetçiliği, Kürt milliyetçiliği ön plana çıkarılıp her ülkeye kendinin ne kadar önemli olduğunu vurgulayan kasıtlı müzikler yaptırılmıştır.
Cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllarda ülkemizde Anadolu’nun sesi olan nasihatleri, güzellikleri, iyilikleri yaymayı amaç edinen türküler yasaklanmıştır. Özellikle Batı müziği, Batı zihniyeti farklı müziklerle yerleştirmeye çalışılmıştır.
Bu nedenle eğer topluma bir mesajınız varsa türkülerine el atmanız gerekir. Mesela, “Zeytinyağlı yiyemem, / Basma da fistan giyemem, / Senin gibi cahile / Ben efendim diyemem.” türküsü yazıldığı dönemde ön plana çıkarılarak hem yerli üretimimiz hem de köy ve köylümüz tu kaka edilmiş, horgörülmüştür.
Belediyelerin yapacağı önemli işlerden birisi de yerli ve milli kültürü desteklemek olmalıdır. Maalesef -destek olmak bir tarafa- muhafazakâr belediyeler bile moda ve aşağılık psikolojisi içinde celladına yaranma psikolojisi içinde öteki kesimden, bizim kültür ve inancımıza küfür eden, dalga geçen insanlar ve müzik gruplarını getirip geceler tertip ediyor.
Konunun daha iyi anlaşılmasına yaşadığım bir hadise üzerinden örnek vermek istiyorum.
Millî Eğitim Müdürlüğü yaptığım illerden birinde bir millîbayram dolayısıyla aylar öncesi bendenizin de içinde olduğu bir heyet toplanıp nasıl bir program yapılması gerektiğikonusunda mütalaada bulunuyorduk. O gün, halk ozanı olarak ben Uğur Işılak’ı getirmeyi teklif ederken kutlama heyetindeki muhafazakâr(!) belediyenin temsilcisi sahnede sesinden başka her tarafını gösteren kadın sanatçı getirmeyi teklif etti.Sebebini sorduğumuzda “Uğur Işılak ile konser alanını dolduramayız. O kadını getirirsek alanı doldururuz.” dedi. Şimdi ağlar mısın güler misin? Kemiyet mi keyfiyet mi? Kültür mü popülizm mi? Neresinden tutsan elimizde kalıyor. Dolayısıyla iktidara gelmeniz yetmiyor. Getirdiğiniz bürokratların da seninle aynı kültürel anlayışını temsil etmesi, aynı dili konuşması ve aynı düşünceleri paylaşması lazımdır.
Bir milletin türkülerini yapanlar, kanunlarını yapanlardan daha güçlüdür. (4)
Sonuç olarak “Bir milletin Türkülerini ben yazayım da kanunlarını kim yazarsa yazsın.” diyen filozof, müziğin ve kültürün toplumsal kimlik, hafıza ve duygular üzerindeki derin etkisini çok güzel ifade etmiştir.
1. Mehmet Nuri Yardım, Musiki Dünyamızdan Unutulmayan Sesler
2. Önder Güzelarslan, Müzik, Darüşşifa ve Kültür İnşası23.04.2024
3. Prof. Dr. Vildan Serdaroğlu Coşkun, Ah Türküler
4. Andrew Fletcher, İskoçyalı yazar, siyasetçi
Kaleme, yüreğe ve Anadolu’nun dertli ama bir o kadar mağrur sinesine dokunan nefis bir yazı… Metninizi, türkülerin hamurundaki o lirik mayayı, sevdayı ve bizi “biz” yapan derin kültürel bağı bir kez daha dikkatimize sunmuşsunuz.
Kıymetli abim, kaleminize, yüreğinize sağlık.
Yine sizin o omuz verdiğiniz, toprağı ozan kokan vilayetlerden birinde —Sivas’ta— eskiler kız istemeye varınca sadece malı mülkü, aşı işi sormazlarmış. Gözlerinin içine bakar, “Bizim oğlan türkü de söyler mi? Bir türküyü başından sonuna, bir mühür gibi hatasız, yangınını duyurarak okuyabilir mi?” diye sual ederlermiş. Türkü bilmeyene, türkünün derdiyle dertlenmeyene geline duvak takmaz, kız vermezlermiş meğer. Çünkü bilirler ki türküyü bilmeyen sevmeyi de bilmez; bağlama teline dokunmayan, yarin kalbine de dokunamaz.
İşte böyledir bizim topraklarımız… Anadolu’nun Asya’dan Avrupa’ya bir büyük yurt oluşunun, farklı kanların, ayrı dillerin aynı sevdada tek bir millet olarak kaynamasının asıl gizli tarihi yazılı metinlerde değil, türkülerin o mahzun ezgilerindedir.
Ne güzel fısıldar o kadim ses:
Bahçalarda mor meni
Verem ettin sen beni
Ya gel sen müselman ol
Ya ben olam ermeni…
Bu dizeler sadece bir melodi değil; sınırları, mezhepleri, ırkları aşan devasa bir gönül coğrafyasının resmidir. İnsanı insana kenetleyen, yüreğin kapılarını sonuna kadar açan, aynı göğün altında aynı kederi ve neşeyi paylaşan o büyük Anadolu ruhunun özetidir. Türküler; bu toprağın neşesini düğün bayraklarına asan, acısını ise merhem gibi yaraya süren en lirik hafızamızdır.
Gönlünüze, kaleminize sağlık üstadım. Sayenizde bir kez daha hatırladık ki; biz türküler kadar geniş, türküler kadar derin ve kısacası türküler kadarız.
Kitabın ortasından yazılmış