eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Mustafa DOĞRU

1989 yılında Yozgat Akdağmadeni’nde doğdu. Necmettin Erbakan Üniversitesi Eğitim Fakültesi Sosyal Bilgiler Öğretmenliği Bölümünden mezun oldu (2012). Yeditepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü’nde yüksek lisansını tamamladı (2018). İstanbul Üniversitesi Yakınçağ Tarihi Anabilim Dalında “Maarif Nezareti ve Nazırları (1857-1922)” başlıklı teziyle doktorasını tamamladı (2026). 2013 yılından beri İstanbul’da Milli Eğitim Bakanlığı bünyesindeki çeşitli okullarda öğretmen ve idareci olarak çalıştı. Halen bu görevine devam etmektedir. Evli ve iki çocuk babasıdır.

    Bir Ömür, Bir Dava: Maarif Nazırı Ahmed Kemal Paşa

    Osmanlı tarihi, sadece padişahlar, savaşlar ve siyasi hadiseleriyle değil ömrünü devlet ve millet hizmetine adamış nice fedakâr devlet adamıyla da bizim tarihimizdir. Kimi cephede, kimi diplomasi masasında kimi de mekteplerde ömrünü tüketmiş bu insanlar, hatırlanmaya layıktır. Fakat bir zamanlar devletin en mühim meselelerini omuzlayan, memleketin geleceği için gecesini gündüzüne katan nice devlet adamının adı bugün birkaç satırın ötesine geçmiyor. Hâlbuki bugün sahip olduğumuz eğitim teşkilatının, mektep anlayışımızın ve maarif mirasımızın gerisinde, büyük bir gayret ve fedakârlıkla çalışan bu insanların emeği vardır. Onları tanımak bugün nereden geldiğimizi, hangi tecrübelerin üzerine bir eğitim teşkilatı inşa ettiğimizi anlamak bakımından da mühimdir. Zira bir milletin maarif tarihini bilmeden eğitim meselesi üzerine söz söylemek, hafızanın bir tarafını eksik bırakmaktır. İşte bu düşünceyle, bu defaki köşe yazımızda ömrünün mühim bir kısmını maarif hizmetine vakfetmiş, eğitim teşkilatımızın kuruluş ve gelişme safhalarında önemli vazifeler üstlenmiş Ahmed Kemal Paşa’yı hatırlamak istedik. Belki de bugün adını pek az kişinin hatırladığı bu isim, biraz yakından bakıldığında, Osmanlı’nın maarif davasına ne denli büyük bir emek ve fedakârlıkla hizmet edildiğini bize yeniden hatırlatacaktır.
    1808 yılında İstanbul’da dünyaya gözlerini açan Ahmed Kemal Paşa tam bir Tanzimat devlet adamıdır. Devlet hizmetine keskin zekâsı ve diplomasi yeteneğiyle kısa sürede temayüz ederek Tahran Büyükelçiliği gibi kritik mülki vazifeler üstlenmiştir. Mısır Meselesi gibi bir buhran döneminde, padişah fermanını Mehmet Ali Paşa’ya tebliğ edecek kadar sarayın ve Babıâli’nin itimadını kazanmıştır. Fakat Ahmed Kemal Paşa’nın tarihimizde yer edineceği asıl önemli vazifesi maarif sahasında olacaktır. Sultan Abdülmecid’in 1845 yılında yayımladığı bir fermanın neticesinde Mekâtib-i Umumiye Nezâreti kurulmuştu. Bu kurumda takvimler 3 Ocak 1847 tarihini gösterdiğinde, nezaretin muavinlik makamına Türk maarifine ömrünü adayacak bir isim olan Kemal Paşa tayin edilmiştir. Kemal Paşa, maarif teşkilatına adım attığı bugünden itibaren memuriyet hayatının çok uzun yıllarını bu necip milletin evlatlarının eğitimine, cehaletle mücadeleye feda edecekti.
    Ahmed Kemal Paşa muavinlik görevini sürdürdüğü dönemde Mekâtib-i Umumiye Nazırlığı koltuğunun fiilen boş, hantal ve münhal kalmıştı. Tanzimat ricali eğitimin devletin bekası için taşıdığı hayati ehemmiyetin pekâlâ farkındaydılar. Buraya sıradan bir devlet memurunun tayin edilmesini asla uygun görmediler. Aranan şahıs talep edilen her yükü gücenmeden, usanmadan omuzlayacak, memleket evladı için hiçbir fedakârlıktan kaçınmayacak hakiki bir “görev adamı” olmalıydı. İşte bu vasıflar, Kemal Efendi’nin şahsında ve karakterinde fazlasıyla mevcuttu. Kendisi, Esad Efendi’nin muavini olarak çalıştığı süre boyunca çalışkanlığıyla zaten temayüz etmişti. Öyle bir adanmışlıktı ki bu Kemal Efendi kendi geçimini dahi güçlükle temin ettiği günlerde bile davasından vazgeçmedi. Kısmen kendi adına borçlanarak, kısmen de hayırseverlerden yardım toplayarak iki adet rüşdiye mektebini kurmayı başardı. Bununla da yetinmeyerek fukara ve kimsesiz çocuklara kalem, kâğıt ve kıyafet dağıttı. Bu dert, onun omzuna tam 75.000 kuruşluk devasa bir borç yükledi. Kemal Efendi’nin aylık maaşının 5.000 kuruş olduğu göz önüne alınırsa tam 15 maaşlık bir borç kamburunu sineye çekmesi, tarihte eşine az rastlanır bir adanmışlık vesikasıdır.
    Onun özellikle rüşdiye mekteplerinin üzerine titremesi, müfredattan talebenin kalbine dokunan adımları kısa sürede meyvelerini verdi. Çocukların dönem sonunda sergiledikleri başarı Sultan Abdülmecid’in de kulağına ulaştı. Bu başarıya kayıtsız kalmayan padişah, rüşdiye öğrencilerinin imtihanlarının bir defa da bizzat kendi huzurunda icra edilmesini ferman buyurdu. Padişahın ve üst düzey devlet ricalinin pürdikkat kesildiği o salonda, rüşdiye talebeleri öyle üstün bir muvaffakiyet sergilediler ki salondaki herkesin göğsü kabardı. Bu tablo neticesinde hem istikbalin teminatı olan o çocuklar hem de onları bir baba şefkatiyle yetiştiren Kemal Efendi, padişahın iltifat ve takdirlerini kazandı. Bu başarı sonucunda 27 Temmuz 1848 tarihinde Kemal Efendi’nin rütbesi yükseltildi ve kıt kanaat geçindiği maaşına 2500 kuruş zam yapıldı. Ayrıca kendisine 25.000 kuruş, mesai arkadaşı Hafız Vehbi Efendi’ye ise 10.000 kuruş bahşiş ihsan edildi.
    Devlet ricali bu sırada Ahmet Kemal Efendi’nin Avrupa’daki modern eğitim usullerini ve çağın pedagojik gelişmelerini yerinde tetkik etmesini istedi. Bu görev için 3 Temmuz 1850 tarihli padişah iradesiyle sekiz ay sürecek bir Avrupa seyahatine uğurlandı. Araştırmalarının ardından Kemal Efendi, yurda döndüğünde Osmanlı’nın ilim akademisi sayılan Encümen-i Dâniş’in açılışına katıldı ve Mekâtib-i Umumiye Nazırı sıfatıyla bu seçkin heyetin dâhili üyeleri arasında yerini aldı. Bu tarihten itibaren üç yıl boyunca maarif teşkilatını idare etti. Ne var ki patlak veren Kırım Harbi, cephedeki mücadele kadar diplomasi masasında da çetin bir savaşı mecbur kılmıştı. Batı dünyasıyla ilişkileri başarıyla yürütecek, tecrübesiyle rüştünü ispat etmiş ve yabancı dillere hâkim bir devlet adamı arandığında akla gelen ilk isimlerden biri yine o oldu. Bu gerekçeyle, 29 Mayıs 1854 tarihinde Mekâtib-i Umumiye Nazırlığından ayrılarak Berlin Ortaelçiliğine tayin edildi. Bu diplomatik vazife sebebiyle bir müddet maarif gündeminden uzak kalsa da vazifesine geri dönecekti. Nitekim 1861 yılından itibaren tecrübesine yeniden ihtiyaç duyulacak ve Ahmet Kemal Paşa, bürokrasi hayatının muhtelif safhalarında Maarif Nazırlığı görevini toplamda altı defa omuzlayacaktı. Bu uzun soluklu maratonun ilk perdesi, 24 Kasım 1861 tarihinde otuz bin kuruş maaşla Maarif Nazırı olarak atanmasıyla açıldı. Dönemin vakanüvisi Lûtfî Efendi, bu tayinin isabetini tarihe not düşerken adeta tüm eğitim camiasının hissiyatına tercüman oluyor ve “…mahalli yine ehlini buldu” diyerek bu liyakat teslimini ifade ediyordu.
    Ahmed Kemal Paşa, ikinci nazırlığı döneminde maarif sahasında attığı ilk adımla ülke genelindeki mekteplerin sayısını, çalışan personelin maaşlarını ve yıllık giderlerini tespit ettirerek Osmanlı maarifinin mevcut durumunu ortaya koyan geniş kapsamlı bir istatistik çalışması hazırlattı. Bu çalışma, Tanzimat’la birlikte büyüyen devlet teşkilatının ihtiyaç duyduğu nitelikli insan gücünün yetiştirilmesinde mekteplerin durumunu görmenin yanı sıra, artan maarif harcamalarını takip etmek ve mali disiplini sağlamak bakımından da önem taşıyordu. Her ne kadar dönemin sınırlı imkânlarıyla hazırlanmış olsa da bu istatistik çalışması, Osmanlı maarif idaresinde planlama, bütçe ve denetimin ilk nüvelerinden biri oldu. Aynı zamanda ilerleyen yıllarda hazırlanacak maarif salnameleri ve modern istatistik çalışmalarına da öncülük etti.
    Ancak Kemal Paşa’nın bu ikinci nazırlık döneminde asıl büyük mühür, imparatorluğun kanayan yarası olan yabancı dil öğretimi meselesini eline almasıyla vuruldu. Tanzimat’ın ilanından sonra Avrupa devletleriyle her geçen gün artan diplomatik temaslar, ticari münasebetler ve yazışmalar, yabancı dil bilen yerli memur ihtiyacını zaruri bir mecburiyet hâline getirmişti. Fakat ne acıdır ki, bu ihtiyacı karşılayacak milli müesseseler henüz ortalıkta yoktu. Müslüman tebaanın kendi evlatlarına yabancı dil öğretebilmek maksadıyla Galata ve Beyoğlu gibi bölgelerde faaliyet gösteren yabancı ve azınlık mekteplerine göndermekteydi. Üstelik bir zamanlar bu misyonu sırtlayan Babıâli Tercüme Odası, kuruluşundaki dil öğretme ve mütercim yetiştirme vazifesini zamanla kaybetmiş, yalnızca dar bir memur zümresinin yetiştiği bir kalem hâline dönüşmüştü. Yabancı dil öğretimi gibi bir mevzunun, büyük ölçüde ecnebi müesseselerin insafına bırakılmış olması, devlet ricali nezdinde ciddi bir mahzur olarak görülmekteydi. İşte bu sebeplerle, Osmanlı Devleti’nde ilk defa bizzat Ahmed Kemal Paşa’nın kararlı girişimleriyle 26 Mart 1866 tarihinde Lisan Mektebi kapılarını açtı. Bu adım sayesinde, Osmanlı topraklarında ilk defa yabancı dil öğretimi, başka odakların değil, bizzat Maarif Nezareti’nin bünyesinde, müstakil bir mektep çatısı altında ve tamamen devletin kendi ihtiyaçları gözetilerek yürütülmeye başlandı. Bu mektep, Tanzimat’ın arzuladığı, ufku açık ama köklerine sadık o “yeni bürokrat” tipinin inşasına matuf, milli bir devlet hamlesiydi. Osmanlı Devleti, tercüme ve yazışma işlerinde dışa bağımlı kalmayı bitirmek istiyor; siyasi, iktisadi ve hukuki alanlarda kendi lisanına hakim, devlet terbiyesine ve milli mefkureye sahip memurlar yetiştirmeyi hedefliyordu. Dolayısıyla Kemal Paşa’nın kurduğu Lisan Mektebi, devletin egemenliğini koruyan idari ve siyasi bir karar olarak da düşünüldüğünü göstermiştir.
    Yaklaşık iki yıl dört ay süren bu ikinci nazırlık döneminde Ahmed Kemal Paşa, maarif teşkilatının idari altyapısını sağlamlaştırmaya ve memleketin dört bir yanına yeni mektepler kazandırmaya yönelik hummalı bir çalışma takip etti. Ancak dönemin bürokratik teamüllerine uygun biçimde, bu dönem de ne yazık ki uzun soluklu olamadı. Tanzimat bürokrasisinin hızlı çarkları döndü ve Ahmed Kemal Paşa, 25 Ağustos 1867 tarihinde Meclis-i Vâlâ üyeliğine atanarak Maarif Nezaretinden ayrılmak zorunda kaldı. Fakat birkaç yıl sonra geçmişteki hizmetlerin bir nevi takdiri ve duyulan ihtiyacın tabii bir neticesi olarak Ahmed Kemal Paşa, 5 Ekim 1871 tarihinde üçüncü defa Maarif Nazırlığı koltuğuna davet edildi. Paşa, maarif teşkilatının henüz ilk kuruluş harcının karıldığı günlerden beri bu sahada neferlik yapmış, mekteplerin koridorlarını, muallimlerin dertlerini yakından tanıyan ve bu meseleye gönül vermiş bir devlet adamıydı. Gelgelelim, Tanzimat döneminin o amansız bürokratik istikrarsızlığı ve ani görev değişimleri bu kez onun en büyük engeli oldu. Yaklaşık üç ay gibi çok sınırlı bir zaman dilimine sıkışıp kalan bu üçüncü nazırlığı, Paşa’nın heybesindeki tecrübeyi ve reformları icraata dökmesine fırsat tanımadı. Teşkilat yapısında, mekteplerde ya da müfredatta kayda değer yapısal bir değişimin yaşanamadığı bu dönem, nezaret bünyesinde yalnızca günlük işlerin idare edilmesiyle geçip gitti. Bu durum, onun şahsi yetersizliğinden değil, dönemin siyasetinin maarif üzerindeki tesirinden ibaretti. Nihayetinde Paşa, 4 Ocak 1872’de tekrar Şura-yı Devlet üyesi yapılarak bu kısa nöbetinden de ayrıldı.
    Takvimler 5 Aralık 1872 tarihini gösterdiğinde ise Ahmed Kemal Paşa, dördüncü defa Maarif Nezareti’nin başına getirildi. Atamaya dair padişah iradesinde yer alan “Maarif Nezaret-i Celilesinin yedd-i iktidara lüzum-i tevdii” (Maarif Nezaretinin muktedir ve güvenilir ellere bırakılması mecburiyeti) ifadesi, Paşa’nın eğitim davasında hem bir tecrübe hem de devlete ve millete itimat telkin eden bir sima olarak kabul gördüğünü gösteriyordu. Bu atama, maarif çevrelerinde de bir sevinç ve memnuniyet havası oluşturdu. Darülmuallimin ve Mekteb-i Mülkiye müdürleri, Meclis-i Maarif azaları ve İstanbul’un muhtelif mekteplerinde muallimler bir araya gelerek, ortak bir teşekkürnâme kaleme alıp Paşa’ya takdim ettiler. Bu metinde, Ahmed Kemal Paşa’nın geçmişte yaptığı hizmetlere minnetle atıfta bulunuluyor, bundan sonra da aynı azimle çalışacağına olan inanç vurgulanırken, nezaret çalışanlarının onun arkasında şevk ve gayretle kenetleneceği ifade ediliyordu. Fakat Tanzimat devrinin o kronikleşmiş makam istikrarsızlığı, bu dördüncü nazırlık döneminde de bir gölge gibi peşini bırakmadı. Paşa, sahip olduğu birikimi ve tecrübeyi uzun soluklu devlet politikalarına dönüştürebileceği geniş bir zaman dilimine yine ve yeniden erişemedi. Beş aya yaklaşan bu kısa vazife süresinde bile boş durmadı; selefi Ahmed Vefik Paşa devrinde yürürlüğe konulan “Kitap Tab‘ı Hakkında Nizamname”nin titizlikle uygulanmasına ağırlık verdi. Matbaacılık ve yayıncılık sahasında özel teşebbüsün önünü açık tutarken ruhsatsız ve zararlı neşriyatın önlenmesine yönelik denetimleri de sıkılaştırdı. Böylece bir yandan ilmi ve fikri faaliyetlerin önündeki engelleri kaldırırken, diğer yandan kamu düzenini ve devletin koruyucu denetimini muhafaza etmeyi bildi. Bununla da yetinmeyerek, rüşdiye mekteplerinin ülke sathında yaygınlaştırılması ve mevcut okullardaki talebe sayılarının artırılması hususunda vilayet idarelerine sert ve kararlı ihtarlar gönderdi. Ne yazık ki bu dönem de evvelki nazırlıkları gibi yarım kaldı; 23 Nisan 1873’te üçüncü defa Şura-yı Devlet üyeliğine atanmasıyla makamından bir kez daha ayrıldı. Eğitim dünyası, Tanzimat devrinin o fırtınalı ve ani vazife değişimleri yüzünden, bu büyük adamın reformları hayata geçirmesini bir kez daha izleyemedi.
    Tanzimat’ın son demlerine yaklaşıldığında Ahmed Kemal Paşa, beşinci defa Maarif Nazırlığı makamına çağrıldı. Ancak Paşa’nın bu defaki nöbeti, Babıâli’nin tarihinin en ağır ve en karanlık siyasi bunalım dönemlerinden birine tesadüf etmişti. Sadaret makamının adeta bir rüzgâr gibi hızla el değiştirmesi, Paşa’nın bu yangın yerinde tutunmasına imkân tanımadı. Mahmud Nedim Paşa’nın sadareti sırasında, 7 Mayıs 1876 tarihinde otuz bin kuruş maaşla Maarif Nazırı olarak tayin edilen Ahmed Kemal Paşa, hükümetteki büyük sarsıntı ve değişiklik üzerine yalnızca on gün sonra, 17 Mayıs 1876 tarihinde vazifesini tarihçi Ahmed Cevdet Paşa’ya devretmek zorunda kaldı. On gün… Bu süre, Osmanlı maarif tarihinin belki de en kısa görev süresi olarak kayıtlara geçecekti. Bu on günlük fırtına, Paşa’nın maarife dair herhangi bir düzenleme yapmasına müsaade etmemişti. Tanzimat’ın son yıllarındaki siyasi buhranlar, Paşa’ya maalesef geniş bir zemin bırakmamıştı. Tanzimat devrinde beş defa bu ağır yükü sırtlayan Ahmed Kemal Paşa, I. Meşrutiyet’in yeni döneminde bu vazifeyi altıncı ve son kez üstlenecekti. Münif Paşa’nın Ticaret Nezareti’ne kaydırılmasıyla boşalan Maarif Nazırlığı koltuğuna, 9 Kasım 1877 tarihinde Ahmed Kemal Paşa’nın getirilmesi, tamamen onun ehliyet, liyakat ve tecrübenin tabii bir neticesiydi. Ancak Paşa’nın bu defaki vazifesi de imparatorluğun en buhranlı, en acı safhalarından biri olan meşhur 93 Harbi’ne (Osmanlı-Rus Savaşı) denk gelmişti. Sadaret makamının savaşın ateşiyle durmaksızın el değiştirdiği bu olağanüstü şartlar altında, devletin tüm askeri ve mali önceliği cepheye kaymış; Maarif Nezareti ve eğitim meselesi ister istemez tali, yani ikinci planda bir konuma itilmişti. Dolayısıyla Kemal Paşa’nın bu son nazırlığı da dönemin siyasi-askeri şartları nedeniyle ne yazık ki arzulanan işlevselliğe kavuşamadı. Yaklaşık iki ay süren bu son irfan nöbetinde de teşkilatta kayda değer köklü bir düzenleme yapılamadı. Takvimler 11 Ocak 1878 tarihini gösterdiğinde, Ahmed Kemal Paşa ömrünü adadığı maarif nazırlığından son kez ayrılarak Meclis-i Âyan üyeliğine atandı.
    Ahmed Kemal Paşa, Meclis-i Âyan üyeliğinin yanı sıra 9 Haziran 1878’de hanedan hizmeti nazırlığına atanmış olup bu son görevleri vefatına kadar uhdesinde kalmıştır. 11 Ocak 1887’de vefat etmiş ve Süleymaniye Camisi haziresine defnedilmiştir.

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    1. Osman Ert. dedi ki:

      Maarif davasını aktaran bu değerli yazınız için teşekkürler…

    2. Seyhan Arslan dedi ki:

      Kaleminize kelamınıza sağlık harika bi anlatım olmuş.Derin araştırmalarınızı akıcı bi anlatımla tamamlamışsınız okurken nasıl bittiğini anlamadım bilgiler çok kıymetli hocam.

    3. M.T dedi ki:

      Hocam, kaleminize sağlık. Tarih deyince biraz da bilinmeyenlerin, unutulanların gün yüzüne çıkması demek bence. Ve sizin kaleminiz bunu bize sağlıyor. Teşekkürler.