Kur’ân-ı Kerîm’de geçtiği gibi[1] adı tam olarak Arafât’tır. Hz. Âdem’in, cennetten indirilmesinin üzerinden yüzlerce yıl geçtikten sonra Hz. Havva ile yeryüzünde ilk karşılaştıkları ve önce şaşırıp sonra hatırladıkları yerin adı Arafât’tır. Arapça a-r-f kökünden türeyen bu kelime önceden sahip olunan bilginin yeniden hatırlanması anlamına gelmektedir. Hz. Âdem’in Hz. Havva’yı hatırladığı gün “Yevmü’l-Arafe” yani Arafe günüdür. Bu buluşma Zilhicce ayının 9. Günü gerçekleştiği için o güne Arafe günü denilmiştir. Halk arasında kimi zaman Arife günü dense de bu kullanım yanlıştır. Ayrıca Kurban bayramından yani Zilhicce’nin 10. gününden bir önceki gün olması hasebiyle Arafe günü sadece Kurban Bayramı öncesi için söz konusudur. Ramazanın son gününe Arafe denmesi tamamen yakıştırmadır.
Hz. Âdem ve nesli için takvimin en değerli günü Arafe günüdür. Çünkü o gün ilk insan ve nesli için günahlarının affedildiği gündür. Cenâb-ı Hak Hz. Âdem ve Havva’yı Arafe günü Arafatta affetmiş ve bununla da kalmamış, onların neslinden kıyamete kadar gelecek bütün insanlığı Zilhicce’nin 9. Günü Arafatta bulunmaları halinde affedeceği vaadinde bulunmuş ve bunu Rasûl-İ Ekrem’in dilinden ilan ettirmiştir. Arafat vakfesinin fazileti hakkında birçok ve farklı bağlamlarda rivayetler vardır. “Allah’ın günahları en çok sildiği gün Arafattır”, “Arafatta vakfe yaptığı halde günahının affedildiğinde şüphesi olan kimsenin haccı geçersizdir”, “Arafatta samimiyetle vakfe yapıp oradan ayrılan kimse anasından doğduğu gün gibi günahsız hale gelir” ve benzeri rivayetleri hadis kitaplarında bulmak mümkündür. Yine bazı rivayetlere göre Cenab-ı Hak meleklere âdeta haklı olduğunu gösterircesine sorar:
-Bu insanlar bu meydana neden toplanmış?
-Senin rızan için Ya Rab!
Her şeylerini bırakıp gelmişler. Üstlerinde kefene benzer iki parça bezden başka bir şeyleri yok. Eşlerini, evlatlarını, evlerini, işlerini, bağ bahçelerini, ekmek teknelerini, dünyalıklarını arkada bırakıp gelmişler, ölmeden evvel ölmeye gelmişler, dünyanın her yerinden gelmişler, farklı dilleri olsa da hepsi aynı şeyi söylüyor: “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk” diyorlar.
-Kavga ediyorlar mı?
-Hayır.
-Kan döküyorlar mı?
-Hayır.
-Fesat çıkarıyorlar mı?
-Hayır.
-Hani siz onların fesat çıkaracağını, kan dökeceklerini söylemiştiniz de ben de size “Ben sizin bilmediklerinizi biliyorum” demiştim[2] değil mi? Silin hepsinin günahlarını, hepsini affettim, ben onlarla iftihar ediyorum.
Anlaşılmasını kolaylaştırmak adına günümüz diline aktardığımız bu tür rivayetler de kaynaklarda yer almaktadır.
Arafat Mekke’nin güney doğusunda ve Mekke’ye 25 km uzaklıkta olan 454 metre rakımlı bir ovadır. Ortasında “Cebelü’r-Rahme” denilen bir tepecik vardır. Efendimiz Hicretin 10. yılında buraya gelip ashabıyla birlikte vakfe yapmış, şu an Nemîre Mescidi denilen yerde öğle ve ikindi namazını öğle namazı vaktinde cem ederek kıldırmış ve Cebelü’r-Rahme’nin eteklerine gelerek meşhur Veda Hutbesini îrad etmiştir. Bi’setten sonra bir kez hacceden Hz. Peygamber bu süre zarfında İslâm haccının nasıl yapılacağını göstermiş ve ilgili âyet ve hadisleri bu süreçte tebliğ etmiştir.
Hac ibadetinde beşer idrakiyle izahı pek de mümkün olmayan bazı uygulamalar vardır. Kâbe’nin etrafında 7 kez dönmek, Makâm-ı İbrahim’de namaz kılmak, Safa ile Merve arasında gidip gelmek, hervele yapmak, remel yapmak, tıraş olmak, şeytan taşlamak gibi. Arafat da bunlardan birisidir. Görsel olarak ne ifade ettiği tam anlaşılamayan bu yerde ve akabinde Müzdelife’de vakfe, Mina’da Şeytanı taşlayıp kurban kesmek tamamen kulluk gereği olan, açıklaması net bir şekilde yapılmayan (teabbüdî) ibadetlerdendir. Bu formellik ve görsellik kulluğun en saf ve makbul halidir. Meleklere benzer bir tavırdır. Âdem’e secde etmeyi gerekçelendirme ihtiyacı duymadan hemen itaat etmişlerdir. Elbette Cenâb-ı Hakk el-Hakîm’dir. Hiçbir şeyi beyhude yere emretmez, bizim kıt aklımızla idrak etmekten aciz olduğumuz birçok şeyin tahmin ötesi kazancı vardır. Bunun bilincini muhafaza ederek şu hususun da altını çizmekte fayda mülahaza etmekteyiz: Mahşer bu dünyada kurulacaktır. Yeryüzü depremlerle o büyük güne âdeta hazırlanmaktadır[3]. Bu dönüşüm bittiğinde yer başka bir yere gökler de bakınca müşahede edilen mavi boşluktan başka bir şeye dönüşecektir[4]. İşte o gün Arafat’ın da Makâm-ı İbrahim’in de, Safâ ve Merve’nin de, Metâfın da gerçek yüzü ortaya çıkacaktır. Yine o gün Ravza-i Mutahhara’ya girebilmenin gerçekten de Cennete girmek olduğu anlaşılacaktır. Dolayısıyla bize düşen melekler gibi sadece itaat etmek olmalıdır.
İslâm Dini bünyesinde birçok emir ve yasak barındırır. Dilimizde genel olarak bunlara Günah dense de bazıları haram, bazıları mekruh, bazıları cürüm, bazıları cünha, bazıları kabahattir. Özellikle Kamu Hukuku alanında işlenen suçlardan bazılarının cezası naslarla belirtilmiştir. İbadet türünden olan, Cenab-ı Hakk’a karşı işlenen günahlarda ise affa vesile olması için keffâretler, fidyeler, kurbanlar öngörülmüştür. Bazı günahlar da vardır ki daha ölmeden dünyadaki affının tek yolu Arafattır. Arafatta vakfe yapmadan, samimiyetle, yürekten, gözyaşıyla yapılan dua ve istiğfarlar tövbe ile pekiştirilmeden bu günahların affının olmadığı kaynaklarda yer almaktadır. Dolayısıyla Arafat bizler için çok kıymetlidir ve oraya varabilmek için meşru olan her fırsat değerlendirilmelidir.
Arafata kabul edilmek, Cenâb-ı Hakk’ın lütfuna mazhar olup Rahmanî ikramlara nail olabilmek nasip işidir. Bu yıl affedileceklerin listesine girebilmek ancak ehlinin idrak edebileceği bir taltiftir. Gökten inen listede bu yıl da adımız çıkmadı. Dünya Müslümanlarının en onurlu, en değerli ve en kârlı toplantısına katılamadık ve bahtiyar müminlere gıpta ile bakma görevi bize verildi Elhamdülillah.
Bu ifadelerimiz de bir hususu vuzuha kavuşturmak içindi. Günümüzde hac ibadeti eskiye nazaran hem daha kolay hem de daha zordur. Ulaşım, konaklama, beslenme ve barınma açısından kolaylıklar oldukça fazla. Öte yandan maliyetlerin yüksekliğine ilaveten talebin aşırı fazla oluşu sebebiyle getirilen kotalar isteyenin gidebilme imkânını oldukça kısıtlamaktadır. Her ne kadar beşerî engeller sebep gibi görünse de aslında Murâd-ı İlâhi her zaman devrededir. Hacca davet edilmek nasıl bir lütufsa davet edilmemek de o derece nebevî tarz bir imtihandır. Zira kafile başkanınız Muhammed Mustafa (a.s.) da olsa nasip değilse Hudeybiye’den geri dönmek vardır. Dolayısıyla giden Müslümanlar, Peygamberlerinin izini takip ettikleri gibi gidemeyenler de Hudeybiye’den geriye dönen Peygamberlerinin izini takip etmektedir. Mesele Peygamberin peşi sıra yaşayabilmektir.
Cenâb-ı Hak Arafat’taki kardeşlerimizin dua ve ibadetlerini kabul, haclarını mebrur eylesin. Hasret çekenleri de en hayırlı vakitte ve de Zilhiccenin 9. Gününde Arafat’ında huzuruna kabul eylesin. Âmin.
[1] Bakara, 198.
[2] Bakara 30.
[3] İnşikâk 3-4.
[4] İbrahim 48.