Prizren’in işlek caddelerinden birinin kaldırımında grup hâlinde yürüyorduk. Bir arkadaş, yolun karşısına geçmek için hamle yaptı. Diğer arkadaş, onu kolundan çekti. “Araba çarpar.” diyerek engelledi. Kosovalı mihmandarımız müdahale etti: “Geçebilirsiniz. Araçlar durur.”
Bu sefer arkadaşı engelleyen arkadaş, yolun karşısına geçti. Üstelik yaya geçidi olmayan bir yerden. Hızlı sayılmayacak adımlarla. Trafik durdu. Kornaya basılmadı. Ani fren sesi duyulmadı. Camı açıp el kol hareketi yapan ya da söylenen de olmadı. Karşı kaldırımda on beş yirmi adım yürüyen arkadaş, tekrar bizim tarafa geçti. Araçlar aynı vaziyette yine durdu.
Kosovalı mihmandarımıza sebebini sorduk. ‘İnsan hayatına saygıdan, cana verilen değer’den bahsetti. “Yaya hatalı olsa da yayanın zarar görmemesi için araçlar durur.” dedi.
Bu vaka, 2007 yılı Aralık ayında ilk yurt dışı seyahatim olan Kosova’da gerçekleşti. Niye gitmiştik? Söyleyeyim. Kosova’nın bağımsızlığından sonra 17 Aralık 2007’de yapılan ilk seçimde oy kullanmaları için ülkemizde öğrenim gören Kosovalı öğrencileri götürmüştük. O günlerde İstanbul Valiliği Türk Dünyası ve Akraba Toplulukları Koordinatörlüğünde görev yapıyordum.
Geçenlerde üç beş arkadaş bir ağacın altında oturup çaylarımızı yudumlarken mevzu döndü dolaştı, trafik kurallarına uyulup uyulmaması meselesine geldi. İçimizden birisi, idealist bir akademisyen arkadaş, ortaya bir soru attı. “Gelişmiş ülkelerdeki sürücüler, niçin yayalara yol verir ya da vermek zorundadır?” Herkes görüşünü söyledi. Ben de Prizren hatıramı anlattım.
Nihayetinde akademisyen arkadaş, sorunun cevabını kendisi verdi. “Şöyle ki; araç kullananlar yani sürücüler, yasal olarak sağlıklı kimselerdir. Çünkü gerekli sağlık şartlarını taşımayanlar, sürücü belgesi için gerekli sağlık raporunu alamaz. Ancak yayaların sağlık sorunu olma ihtimali vardır. Fiziksel engeli olabilir, görme ve işitme engeli olabilir, hasta olabilir, psikolojik sorunları olabilir… Hatta sarhoş bile olabilir. Bu yüzden sağlıklı olan sürücü, kurallara uyarak sağlıksız olma ihtimali bulunan yayaya yol vermek zorundadır.”
Bu açıklamaya rağmen “araştırmacı” kimliğimden aldığım hızla konuyu araştırdım. Gördüm ki, 26 Eylül 2006 tarih ve 26301 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan, sürücü adayları ve sürücülerde aranacak sağlık şartları ile muayenelerine dair usul, esas ve hususları belirleyen “Sürücü Adayları ve Sürücülerde Aranacak Sağlık Şartları ile Muayenelerine Dair Yönetmelik’te “Sürücü Belgesi” sahibi olmak için gerekli sağlık şartları ve sağlık raporunun kimler ve hangi kurumlarca, nasıl verilebileceği açık bir şekilde belirtilmiş.
Bu yönetmeliğe göre; muayeneler sonunda “akıl, ruh ve sinir, kulak burun boğaz, ortopedik, göz ve dâhili” bakımlardan sağlıklı olduğunu aldığı sağlık raporuyla belgelendiren bireyler, gerekli sınav süreçlerinden sonra ‘Sürücü Belgesi’ almaya hak kazanıyor.”
Daha açık bir söyleyişle; “Sürücü Belgesi almaya hak kazanan her aday akıl, ruh ve sinir, kulak burun boğaz, ortopedik, göz ve dâhili bakımlardan sağlıklıdır.”
Daha kısa bir ifadeyle; “Sürücü Belgesi sahibi her birey sağlıklıdır.”
Kısaca söyleyecek olursak: “Turp gibidir.”
Sonuç olarak; sürücülerin, trafik kurallarına uygun olarak araç kullanmasına mani olacak bir sağlık sorunu yoktur. Bunu da aldıkları sağlık raporuyla belgelendirmişlerdir.
Peki, uygulamada durum nedir? Başta yayaya yol verme meselesi ile diğer trafik kurallarına uyma konusunda ne kadar başarılıyız? O kadar eğitim öğretime, derse, kursa, alınan sağlık raporlarına rağmen -tüm sürücüleri itham etmiyorum ama- çıktılar ortada. Başta “Öncelik Yayanın, Öncelik Hayatın” olmak üzere pek çok projeyle sürücülerin yayaya yol vermesi sağlanmaya çalışılsa da “yaya geçidi dâhil, hatta kırmızı ışığa rağmen” hâlâ yol vermemekte ısrar eden sürücülerin sayısı azımsanmayacak kadar çok.
Sosyal medya paylaşımlarında ve televizyon haberlerinde “yol vermeyenleri, makas atanları, hak gaspçılarını, kaba ve saygısız davrananları, sopayı kapanları, palayı veya bıçağı çekenleri, silaha sarılanları, saldıranları, sövüp sayanları, tekmeleyenleri, yumruklayanları, kuralları ihlal edenleri, park etmeyi dahi beceremeyenleri, şoförlüğü sadece gaza basmak zannedenleri, kural ihlallerini…” gördükçe “Bu insanlar ne kadar sağlıklı?” veya “Sağlık raporunu nereden aldılar?” diye sormaktan kendini alamıyor insan.
Bir insanın akıl ve ruh sağlığı yerindeyse, işitme engelli değilse, dâhili ve ortopedik bir rahatsızlığı bulunmuyorsa, gözleri iyi görüyorsa kurallara uymamasının sebebini ne ile izah etmek gerekir ya da yaşanan bu olumsuzluklara göre kim sağlıklı, kim sağlıksızdır acaba?
Benim de dert edindiğim sorunlardan biri bu saygıdeğer hocam. Trafikte insanlar neden iyilik yapmamaya yemin etmişçesine davranırlar bir türlü anlayamıyorum. Çok defa içimden geçmiştir; durup bir çoğuna iki çift laf etmek ama başıma dert almaktan çekindiğim için yapamamışımdır. Çünkü iyi bir tepki almayacağıma inanıyorum. Ne kadar acı bir durum.
Mustafa Hocam sağ olun var olun.Konuyu çok naif bir dille ifade etmişsiniz. Bende eşimin işi nedeniyle yurt dışına gittim.İtalya da 2005 li yıllarda şahit oldum dediğiniz gibi.Birde anne olarak İstanbul da çocuğumla caddeden.karşiya geçerken özellikle yaya çizgisi olan yerlerde sağa sola tekrar sağa uygulamalı ,ışıklı yaya geçişlerinde ışıkları öğrenerek geçiriyordum ki kuralları büyüğünden görerek zihnine yerleştirin.Anne baba olmak sorumluluk gerektiriyor. Öyle “saldım çayıra mevlam kayıra ” ile üzücü sonuçlara katlanmak durumunda kalınıyor. ♀️
Sosyopati bireylerde, ailelerde dolayısıyla toplumda oldukça artmış durumda malesef Muhterem Hocam.
Yine pek mühim bir konuya can vermiş kaleminiz.
Hürmetle..
Tamamen kültür, görgü, saygı ve beyin meselesi hocam. Allah’a emanet olunuz.
Yine çok mühim toplumsal bir meseleye parmak basmışsınız Mustafa Hocam. Yazıdan anladığımız ve yaşayıp gördüğümüz kadarıyla vâkıa bu ne yazık ki.
Ama neden böyle?
Sanırım yara çok derinlerde.
Töre tiyatrosunun senaristi Turgut Özakman mıydı neydi? 1980’nin son yıllarıydı. Adana’da seyretmiştim bu oyunu. Hem de iki defa. İki defa izlememin birçok sebebi vardı. Buna sebep bazı sahneler ve cümlelerdi. Rahmetli Mehmet Barlas öyle derdi. “Bazen bir cümle için bir kitap okunur”.
Benimki de öyle oldu galiba. Neydi o cümlelerden biri?
Hasım tarafından genç bir erkek çatışmada ölümden kurtulmak için düşmanın evine sığınmak zorunda kalmıştı. Yaşlı bir nine vardı. O bu genci saklıyordu. Düşman da olsa eve biri sığınmışsa töre gereği ona el kalkmaz ve zarar verilmez.
Neyse bu delikanlının gözü evdeki kuş kafesine takıldı. Bülbül ötmüyordu zira.
Delikanlı nineye hitaben “Bu kuş niye hiç ötmüyor?
Nine şöyle cevaplamıştı bu soruyu:
“Hay oğul! Bu çatı altında yıllarca türkü ve şarkı sesi duyulmadı ki bu kuş ötsün.”
Ne diyordu Bedri Rahmi Eyüboğlu Üç Dil Bileceksin şiirinin sonunda:
Oğlum Mernuş,
Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun.
Yara çok derinlerde ise ki öyle. O zaman tedavisi de uzun sürecek demektir.
Çok gerekli bir yazıya imza atmışsınız Mustafa bey kardeşim. Aynı durumu ben de Üsküp’te yaşamıştım. Aracı kullanan oranın yerlisi bir Türk kardeşimizdi. Sorduğumuzda; yaya yola çıktığında durmayan araçlara büyük bir para cezası kesildiğini söylemişti. Biz de ülkemizdeki durumu hatırlayarak, hala bunlar kadar olamadık diyerek hayıflanmıştık. Kalemine ve yüreğine sağlık.
Çok doğru tespit kıymetli hocam . Sağlıklı ve ahlaklı bireylerin yetiştiği bir toplum ümidiyle…
Kiymetli hocam çok güncel ve çok da elzem bir konuya değinmişsiniz gerçekten de öfke kontrolü yapamayan ,çevreye saygılı davranmayan şoförlerin ehliyetleri alınıp 3 aylık bir eğitim öfke kontrolü ve saygılı davranma eğitiminden sonra yeniden iade edilebilirler