1963 yılında Yozgat'ta doğdu. İlkokulu köyünde okudu. Ortaokul ve liseyi 1982 yılında Kayseri Mimar Sinan Öğretmen Lisesinde tamamladı. 1986 yılında A.Ü. Eğitim Bilimleri Fakültesinin Yönetim ve Planlama bölümünden mezun oldu. Çalışma hayatına TRT'de başladı. Türkiye'de İlk özel televizyonun kuruluşunda bulundu. Birçok özel televizyonda yöneticilik yaptı. Gazeteciler Cemiyeti üyeliği ve Sürekli Basın Kartı sahibidir. Emekliliginde eğitim, kültür, edebiyat alanlarında; dini ve içtimai konularda Yol ve Yolcu adlı blogunda yazılar yayınlanmaktadır.
Antik Yunan filozofu Sokrates’in neyimiz olduğu konusunda bir fikrim yok/tu; ama klasik Rus roman yazarı Dostoyevski’nin “bizim akrabamız değil ama kader ortağımız” olduğunu iddia/ispat eden harika bir yazı okudum. Muhsin Kızılkaya’nın söz konusu makalesini bir ara okumanızı tavsiye ediyorum.
Oradan öğreniyoruz ki, Cemal Süreya biyografisini iki cümleyle özetlemiş: “1931 yılında doğdum, 1937 yılında annem öldü, 1944 yılında Dostoyevski okudum; o gün bugün huzurum yoktur. Biyografim bu kadardır.”
Ahmet Hamdi Tanpınar,Dostoyevski’yle tanıştıktan sonra “satıhtaki huzurun huzur olmadığını” kavrayıp, “Huzur” adında bir roman yazmış.
Oğuz Ataykurgu eserler yazmaya başlar başlamaz Dostoyevski yapışır yakasına. Hem “Tutunamayanlar” hem de “Tehlikeli Oyunlar” romanlarında kahramanları sanki “yeraltından” çıkmışlar.(…) Tutunamayanlar’ın kahramanı Turgut Özben, “Ben yeraltından konuşuyorum” der, sonra zihnindeki sorgulayıcı, bilge ve bazen ironik iç sesi, “efendim” dediği Olric’e seslenir: “Böyle giderse her mahallede bir Dostoyevski çıkacak Olric. Dünya borsalarında Dostoyevski hisseleri düşecek. Her hafta bir Karamazov, yeraltımız kadar yeraltı olacak.” der.
Cemil Meriç: “Kristof Kolomb’un önüne Amerika’yı çıkaran kader, benim karşıma da Dosto’yu çıkarmıştı. Dosto’yu yani sonsuzu. Bu girdaplar ve zirveler dünyasında, tek başına dolaşacak yaşta değildim. Kıyıdan seyrettim ummanı. Aylarca Raskolnikof’u yaşadım. Sonya’yı sayıkladım aylarca.” demiş.
Anladık, Dostoyevski bizim kader ortağımız olurmuş. Peki Sokrates neyimiz olur? Bu konuda sanal alemde önemli bir ipucuna rast geldim. Araştırdım, soruşturdum, sonunda sizinle de paylaşmaya karar verdim. Önce birlikte Ata Yurdumuza, Türkistan’a gitmemiz lazım. Takılın peşime:
ŞÂH-I ZİNDE
Semerkand şehrinin kuzeyindeki Efrâsiyâb tepesi diye bilinen yükseltinin güney yamaçları mahallî çevrede kutsal bir mevki olarak kabul edilmiştir. Bu alanın önemi bölgede İslâmiyet’in yayıldığı tarihlerden başlayıp yüzyıllarca sürmüştür. Bunun sebebi, Hz. Muhammed (S.A.V)’in amcasının oğlu Kusem Bin Abbas’ın İslâm dinini yaymak üzere bölgeye gelerek burada şehit düşmesidir. Kusem Bin Abbas için yapılan kabir zamanla önemli bir ziyaretgâh olmuş, etrafında türbeler ve mezarlık başta olmak üzere birçok yapı inşa edilmiştir. Kusem Bin Abbas’ın kabri “Şâh-ı Zinde” (Yaşayan Sultan) diye anılmış ve bu adlandırma bütün alanı tanımlar hale gelmiştir. Yapılar topluluğu kaynaklarda Mecmûa-i Şâh-ı Zinde (Şâh-ı Zend) şeklinde geçmektedir.
1385 yılında Emir Timur’un kız kardeşi Şîrin Bike Aka için yapıldığı anlaşılan kare planlı türbe orta kısımda yer almaktadır. Çift kubbeli binada dış kubbe sekizgen geçiş üstündeki onaltıgen kasnağa oturur.
Geçiş bölgesinde renkli camlı pencereler, cephede ise pîştâk denilen yüksek bir taç kapı mevcuttur. Cephe mozaik çini kaplamalı iken içeride alt kısım dışında alçı kaplama tezyinat ve sır üstü altın yaldızlı çinilere yer verildiği görülmektedir.
Şâh-ı Zinde’deki yapıların duvar ve kuşak yazılarında Kur’an-ı Kerim’den ayetler ve Hadis-i Şerifler yer alırken Şirin Bike Türbesi’nde ünlü Yunan filozofu Sokrat’a nispet edilen bir özlü söz nakşedilmiştir.
“Kâle Sokrat” diye başlayan Arapça metnin tercümesi:
“Sokrat dedi ki: İnsan dünyada azap içindedir. Ölüm onun peşindeyken dünyayı talep edene şaşırdım. Asıl evi kabir olduğu halde saray yapana da şaşırdım. Kabir bir kapıdır ve herkes oraya girecektir.“
Kuşkulanmakta haklısınız. Ben de ilk karşılaştığımda aynı duyguya kapıldım. Açıkçası “Bu fotoğraflar sakın yapay zeka ürünü olmasın?” diye şüpheye düştüm. Saatler süren araştırma; video, fotoğraf ve yazı incelemesi sonucunda gerçek olduğuna kanaat getirdim. Kaç gündür “Kâle Sokrat” kelimeleri dilime pelesenk oldu. Sonunda sizinle paylaştım, kurtuldum bu yükten. Ben elimden geldiği kadar olayın filimsel boyutunu buraya aktardım. İlmî (bilimsel) açıklamasını ve buradan çıkarılacak tefekkür dersini de ehline arz ediyorum. Hocam sıra sizde. “Neden, nasıl, niçin?” sorularına makul ve mantıklı izahlar getirin de Sokrat’ın neyimiz olduğuna bir karar verelim.