eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Ankara
Açık
30°C
Ankara
30°C
Açık
Cuma Açık
32°C
Cumartesi Parçalı Bulutlu
32°C
Pazar Az Bulutlu
31°C
Pazartesi Açık
31°C

Zihni YILDIZ

1963 yılında Yozgat'ta doğdu. İlkokulu köyünde okudu. Ortaokul ve liseyi 1982 yılında Kayseri Mimar Sinan Öğretmen Lisesinde tamamladı. 1986 yılında A.Ü. Eğitim Bilimleri Fakültesinden mezun oldu. Aynı yıl basın dünyasına adım attı ve TRT'de kameraman olarak çalışmaya başladı. 1990 yılından itibaren özel televizyonlara geçti ve yönetim kadrolarında çalışmaya başladı. Toplumcu bir anlayışla ve eğitimci gözlemleriyle denemeler yazmakta. Cami fotoğrafçılığı ve camileri tasvir eden yazılarına da devam etmektedir.

    İnsan Kısım Kısım, Yer Damar Damar

    Onunla yollarımız bir akrabamın biricik evladının sünnet düğününde rastlaştı. Yıllar önceydi, Sarıgazi’deki gecekondunun bulunduğu sokağı birkaç saatliğine kapatıp eşi-dostu, konuyu- komşuyu davet etmişti. Sokağa kurulan masalarda misafirlere yemek ikram edilmiş, mevlit okutmuştu. Tabi ki uzun tedaviler sonucu dünyaya gelen yeğenimizin sünnetinde gençler için oyun ve eğlence faslı da unutulmamıştı. İstanbul’a geldik diye aslımızı inkâr edecek değiliz ya, oyun deyince halay, halay denince de davul zurna olmazsa olmazdır.

    Yemekten sonra çayları yudumlarken zurna ustasıyla iki lafın belini kırma imkânımız oldu. Malumdur, ilk karşılaşmalarda sohbetin kapısını aralayan sihirli anahtar “hemşerim memleket nere?” sorusudur. Sonrası çorap söküğü gibi gelir. “Aslen Ankara-Bâlâlıymışız da, ben Sivas’ın falanca köyü doğumluyum abi” dedi. “Abi” dediğine bakmayın, -sonradan öğrendiğime göre- benden birkaç yaş büyükmüş. Her hâlinden büyük çileler çektiği, görmüş geçirmiş biri olduğu belli oluyordu. Hani “feleğin çemberinden geçmiş” derler ya, aynen öyle bir hüzün vardı yüzünde. “Hayrıdır, ustacığım, herkes Mersin’e giderken siz tersine göçmüşsünüz?” dedim. “Sorma abi” cevabını verdi. İşte burada bir duralım. Bu iki kelime çok önemli zira. Ne zaman ki kavruk bir Anadolu delikanlısı size “sorma” diye karşılık vermişse bilin ki karşınızda duran buz dağının görünen kısmıdır. Uzun ve derin bir hikâye gizlidir bu iki kelimede. O anda “zurnanın zırt dediği yer”de olduğumu anladım ve can kulağı ile dinlemeye başladım. Siz de bu çilekeş yiğido’nun hikâyesini merak ediyorsanız hadi birlikte dalalım derinlerine, bakın ne hüzünler, ne garibanlıklar yaşamışlar.

    “Dedem Balâ’nın bir köyünde rençbermiş. Babam ve 2 amcamla birlikte gül gibi geçinirlerken günün birinde komşuları ile anlaşmazlığa düşmüşler. Kavga gürültü çıkmış, düşman kazanmışlar. Dedem “Oğullarım, bu gidişat kötü. Kan dökülmesinden korkuyorum, artık bu eller bize yurt-yuva olmayacağa benziyor, iyisi mi komşumuzla kan davalısı olmadan göçelim bu ellerden” demiş. Haymana Platosundaki köyümüzden göçü küleği toplayıp çıkmışlar yola. Şehirlerde yaşamak gözlerini korkutmuş olacak ki tenha yer arayışına girmişler. Güneşin doğduğu tarafa yönelmişler;  nerede akşam orada sabah, müsait buldukları yere çadır kurmuşlar. Günlerce (belki aylarca) yol almışlar, Bozok Platosunu boydan boya geçmişler. Taa Uzunyayla Platosuna kadar gitmişler. Bir türlü müsait bir yer bulamamışlar. En son Divriği-Kangal tarafında bir yere varıp çadır kurmuşlar. Dedem bir tepeciğin üstüne çıkıp şöyle etrafı incelemiş. Akşam oğullarına demiş ki, “burası da bize yurt olmaz oğullarım, yarından tezi yok, buradan da göçelim” demiş. Konar göçerlikten iyice yorulan oğulları “Baba artık yorulduk, bak burası tenha, toprağını ekeriz-biçeriz, dağlarında hayvancılık yaparız, geçinip gideriz.” diye yalvarmışlar. “Yavrularım, olmaz diyorsam bir bildiğim var elbet” demiş; “Tepeye çıkıp araziyi inceledim, toprak alacalı bulacalı, muhtemelen buranın insanları da değişik değişiktir. Korkarım ki bunların huyu suyu bize uymaz, zaten sütten ağzımız yandı, gidelim buradan” diye kestirip atmış.

    Amcalarım ata nasihati dinlemiş, sabah olur olmaz dedemle birlikte oradan da göçüp gitmişler. Büyük sözünün kıymetini anlamayan babamsa orayı yurt edinmiş. Amcalarım Kilis’e (Gaziantep Platosu) kadar gidip oraya yerleşmişler. İşleri rast gitmiş, şimdi onların Antep’te işyerleri var. Biz ise ne uzadık ne kısaldık. Alacalı bulacalı Uzunyayla toprağı bizi doyuramadığı için gurbete çıktık. Kardeşlerim inşaatlarda çalışıyor, ben ise gördüğün gibi düğünlerde derneklerde zurna çalıyorum.” dedi.

    Şimdi anladınız mı bir önceki yazıda niye “İnsan kısım kısım, yer damar damar” türküsünü dinleme cezası(!) verdiğimi? Türkü deyip geçmemek lazım. Zira “Bizim romanımız türkülerimizdir.”

    Vesselam…

    Yazarın Diğer Yazıları
    22.11.2021 08:35
    07.06.2021 21:52
    31.03.2022 00:15
    27.01.2022 01:30
    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.