eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Cemil PASLI

1969’da Tokat’ta doğdu. İlkokulu Çeltek Köyü İlkokulu'nda, Ortaokulu Zile'de tamamladı. Sağlık Meslek Lisesi'nin iki yılını Kırklareli, son iki yılını da Konya'da okuyarak 1987 yılında mezun oldu. 1993’de S.Ü. İlahiyat Fakültesi’ni, 1996’da Konya Sağlık Eğitim Enstitüsü’nü bitirdi. 1997-2000 yıllarında Yüksek Lisansını İslam Mezhepleri Tarihi alanında “İslam Düşünce Tarihinde İlk Akılcılar: Mutezile” teziyle tamamladı. 2017’de başladığı Kelam Anabilim dalındaki “Kelam İlminde Yenilik Arayışları ve M. Şerefeddin Yaltkaya’nın İctimai Kelam Projesi” başlıklı doktora çalışmasını 2023'de tamamladı ve Kelam alanında doktor oldu. 1987-1996 yıllarında Sağlık Bakanlığı, 1996-2015 yıllarında Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nda çalıştı. 2015-2019 yıllarında Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı Konya ve Afyonkarahisar İl Müdürlüğü görevlerini ifa etti. 2019’dan beri Selçuk Üniversitesi’nde çalışıyor. 2019-2021 Yılları arasında Engelli Öğrenci Birimi koordinatörlüğü yaptı. Haziran 2023-2024 tarihileri arası S.Ü. Sağlık Bilimleri Fakültesi Nasreddin Hoca Uygulamalı Ana Okulu Müdürlüğü görevini yürüttü. 2024-2025'de Selçuk Üniversitesi Prof. Dr. Erol Güngör Kütüphane ve Dokümantasyon Daire Başkanlığı görevini icra etti. Şubat 2025 den itibaren Selçuk Üniversitesi'nde Araştırmacı olarak görevine devam ediyor. Yeni Konya gazetesi ve birçok internet adresinde haftalık yazılar yazan Paslı’nın birçok eseri bulunmaktadır. Türk Aleviliği” (2006), “Aile Huzur ve Mutluluğu için 9 S” (2013’), “Anadolu Aleviliği” (2013), “Akıl” (2016), “Bilge Kral Aliya’nın Camisi” (2018), M. Şerefeddin Yaltkaya’nın İctimai Kelam Projesi” (2024) ve "Kelam İlmi ve Sosyal Hayat (2024), Hikâyeden Hayat (2025) ve Mutluluk ve Başarı İçin 3+3 (2025) adlı kitapları bunlar arasındadır. Paslı, Aileyi Destekleme Derneği başkanlığı, Konya Platformu Derneği Yönetim Kurulu üyeliği gibi görevlerle Sivil Toplum Çalışmalarına katkı veriyor. İngilizce ve Arapça bilen yazar evli ve 3 çocuk babasıdır.

    Eğitimde Örnek Şahsiyet: Hayy mı, Robinson mu?

    Mantıkta kuraldır:

    “Eşya zıttı ile bilinir.”

    Özellikle eğitimci bir konuyu anlatırken zıttı ile karşılaştırmalı olarak öğrenciye aktarmalıdır.

    Karanlık olmadan ışık, kötülük bilinmeden iyilik, çirkini tarif etmeden güzellik tam olarak anlaşılmaz.

    Allah Teâla’da Kur’an-ı Kerim’de; cennet-cehennem, hayır-şer, iman-şirk, dalalet-hidayet gibi zıt kavramları eşit sayıda karşılaştırarak vererek inananlara ders verir.

    İslam-Küfür karşılaştırması da bu kapsamda yapılmalıdır.

    Birçok açıdan İslam-Küfür karşılaştırması yapılabilir.

    Biz iki havzanın ortaya attığı “Âdem Önerisi” üzerinden bir kıyaslama yapacağız.

    İslam Medeniyeti 7. Yüzyılda ektiği tohumlarla 13. Yüzyılda zirveyi gördü.

    Batı 18. Yüzyılda cevap vermeye çalıştı.

    Gelin iki medeniyeti “örnek şahsiyet” önerisi üzerinden karşılaştıralım:

    Ebu Bekir Muhammed bin Abdal Malik bin Muhammed bin Tufail el Kaisi el-Endülüsi (1106-1185), Endülüslü hekim, hukukçu ve filozof. Latin dünyasında Abentofail olarak da bilinir. Tanınmış İslam filozoflarındandır.

    İbn Tufeyl, 1106’da Gırnata yakınlarında Vadiü’l-Aş’ta doğdu, 1185’de Marakeş’te öldü. İşraki felsefesinin Endülüs’teki en önemli temsilcilerinden biridir. İbn-i Bacce tarafından eğitilmiştir. Uğraştığı ve önemli eserler verdiği başlıca konular tıp, felsefe ve gökbilimdi. Günümüze ulaşan ve bütün dünyada tanınmasını sağlayan eseri ise Hayy bin Yakzan ya da diğer adıyla Esrarü’l-Hikmeti’l-Meşrikiye’dir. Dünyada felsefi romanın ilk örneği ve ilk “robinsonad” olan Hayy bin Yakzan, 14. yüzyıldan başlayarak dünyanın bütün belli başlı dillerine çevrilmiş, başta Robinson Crusoe’nun yazarı Daniel Defoe olmak üzere birçok Batılı sanatçı ve düşünürü etkilemiştir.

    İbn Tufeyl’in yaşadığı dönemde (12. yy) özellikle Endülüs’te pozitif bilimlerin yanında beşeri bilimler oldukça ilerlemişti. Filozofların temel kaynağı olan Kur’an’a göre Allah’ın ilk yaratığı, yaratığın tohumu olan “akl-ı evvel” veya tasavvufî ifadesiyle, “Nur-u Muhammedî”; son yaratığı ise bu tohumun sahibi olan “Hazreti İnsan”dır. Yaratılışın amacı insandır ve insan da kendisinde olan nefhay-ı İlâhi, ilahi nefes, nedeniyle en şerefli mahlûktur. İnsan, vücuduyla maddi dünyaya, ruhu ile de manevi dünyaya bağlıdır. İnsan, yeryüzünde Allah’ın temsilcisidir ve yaratılmış her şey insanın kullanımına tabii kılınmıştır. Bu temsilciliğin sorumluluğu da bütün insanlığa aittir. Bütün insanlık; her insanın kendisinde mevcut potansiyeli ve olanakları harekete geçirmek ve onları gerçekleştirmek fırsatına sahip olduğunu göstermek gibi bir kolektif sorumluluk altındadır.

    İbn Tufeyl’in epistemolojisinde bilgiyi imkânı insan ve tabiat ilişkisinden hareketle temellendirilmiştir. Hayy bin Yakzan eserindeki Hayy tipi, esasen fizikî varlığıyla tabiatın bir parçası olmakla birlikte algılama ve bilme imkânlarıyla tabiatı müşahede eden, tabii varlık alanındaki temel düzen ve işleyiş hakkında düşünen, akıllı bir canlı olarak yeryüzündeki mevcudiyetini anlamlandıran, gözlem alanı ötesindeki metafizik varlık fikrine varan ve nihayet manevî tecrübeler sayesinde birtakım metafizik bilgilere ulaşan ideal özneyi temsil eder. Tabii varlık alanı ise kendisine şuurlu bir bilme etkinliğiyle yönelebilen bu özneye, dayandığı düzen ve sürdürdüğü işleyişin fizik ve metafizik yasaları hakkında bilgi sağlayan ontolojik imkândır. İnsanın bilgi imkânı ve yeteneklerine gelince ondaki idrakin ilkesi nefistir. İbn Tufeyl’in nefis ve onun bilgi yeteneklerine dair fikirleri İbn Sînâ’nın görüşleriyle büyük bir benzerlik taşımaktadır.

    Filozofun eserindeki kahraman daima kendi varlığı ile tabii çevresi hakkında sorular soran, araştırmacı ruha sahip bir tiptir. Hay, tabiatla münasebetinden dolayı ortaya çıkan teorik ve pratik her problemi tamamen şuurlu bir etkinlikle çözmeye çalışırken gelişme psikolojisi çerçevesinde açıklanabilecek aşamalar kaydeder. Duyular, gözlem ve deneyle akıl, Hayy’in teorik gelişiminde vazgeçilmez rolleri olan bilgi vasıtalarıdır. Duyularla algılanan varlık ve olguların süreklilik arz eden özellikleri gözlem ve deney yoluyla adım adım keşfedilir. Bu arada pratik aklın icapları olan teknik bilgiye ve hatta Hayy’de utanma duygusunun gelişmesi olgusunda olduğu gibi ahlâkî bilince ulaşılır. Tabiatın bağrında hayatını devam ettirebilmek için çeşitli aletler yapma çabasının yanında varlığı anlamlandırma gayreti içine giren Hayy mantıkî çıkarım yoluyla tabiattaki işleyiş, bütünlük, düzen ve gayenin akl edilir ve soyut gerçekliğine, bütün bu kozmolojik delillerle de yaratıcı İlah fikrine ulaşacaktır.

    İbn Tufeyl, sosyokültürel yönden herhangi bir şartlandırmaya mâruz kalmadan tamamıyla el değmemiş tabii çevrede her şeyi kendi kendine öğrenen bir kahramanı kurgulamak suretiyle düşünce sistemini fıtrat kavramına dayandırmak istemiştir. Ancak İbn Tufeyl, insanın bu ortam ve şartlardaki entelektüel gelişimini ele alırken kaçınılmaz olarak insanlığın kat ettiği antropolojik gelişim evrelerine de atıfta bulunmaktadır. Nitekim İslâm kültüründe zaman zaman derece, aşama ve katmanları ifade etmek üzere kullanılan yedi rakamının sembolizmi İbn Tufeyl tarafından Hayy’in gelişim aşamalarını belirtmek için de kullanılmış, her aşamanın yedi ve katlarıyla ifade edilen yaşlarda kaydedildiği bir gelişim anlayışı ortaya konmuştur. Yedi yaşına kadar süren ilk aşama bedensel ve psikolojik gelişimin başlangıç safhasıdır. Yedi-yirmi bir yaş arası, pratik ihtiyaçların karşılanması için amelî aklın sayesinde araçların imal edildiği çağdır. Merak döneminin başladığı yirmi bir yaşla birlikte insan ruhu varlık ve oluşun sırlarını keşfe yönelir. Fizikten metafiziğe geçiş bu aşamanın belirgin özelliğidir. Daha sonraki safhalarda tam bir aydınlanma ile bilgeliği yakalayabilen insan, en sonunda gerçek mutluluğun hakikatine ereceği manevî tecrübelere ulaşır. İnsanın tabii çevresiyle girdiği etkileşim, fıtratındaki bilme ve yapma kapasitelerini aşama aşama geliştirir. Bu epistemolojide gözlem ve deney, fıtratta var olan akıl yürütme kapasitesini harekete geçirmekte, dolayısıyla bilginin oluşumu için akıl da devreye sokulmaktadır. Çünkü gözlem ve deney verilerini karşılaştırma ve böylece henüz gözlenmeyen hakkında bir teorik sonuca ulaşma, her şeyden önce tüme-varım denilen akıl yürütme biçimine ihtiyaç hissettirecektir. Tüme varmak için sonsuz ölçüde deney ve gözlem yapılamayacağına göre olması gereken zihnî sıçramada sezgi de kaçınılmaz olarak rol oynayacaktır. Nihayet bir defa tümel kavrama ulaşıldığında bu teorik bilginin tek tek olgulara uygulanması da tümden-gelim yöntemini gerektirecektir.

    Robinson CrusoeDaniel Defoe‘nun 1719 yılında ilk basımı yapılan ve bazılarınca ilk İngilizce roman olarak nitelendirilen kitabıdır. Kitap İngiltere’de yaşayan Alman asıllı orta halli bir ailenin en küçük oğlu olan Robinson Crusoe’nun babasının tüm itirazlarına rağmen, dünyayı gezme hayalleri ile çıktığı yolculukları ve bu sırada karşılaştığı olayları anlatır. Bu yolculuklar içinde ıssız bir adada 28 senesini -son üç yılı hariç- yalnız geçirir.

    İlk çıktığı 25 Nisan 1719 yılında, okurun tepkisi çok olumlu oldu. Daha yıl dolmadan, 4 baskı yaptı ve sonraki yıllarda da çok geniş bir okuyucu kitlesi edindi. 19. asrın sonlarına doğru, Batı edebiyat dünyası, kitabın farklı dillere çevrilmiş baskıları, kitapla ilgili eleştiri ve analizlere yer veren araştırmalar ve konusuyla benzerlikler içeren başka kitaplarla tanıştı. Özellikle çocuklar için kısaltılmış versiyonları ve serüvenleri anlatan sadece resim içeren kitaplar da basıldı.

    Kitaba daha sonra Robinson’un adadan kurtulduktan sonra yaşadığı serüvenleri anlatan bölümler de eklendi. Fakat bu kısımlar içerdiği diğer milletleri aşağılayıcı ve eleştirel yaklaşımlar sebebiyle ilk kısımları kadar evrensel bir ilgi kazanamadı.

    Kitabın konusunun aslında gerçek hayatta, eski adı Isla Mas a Tierra olan bir adada yalnız yaşamış Alexander Selkirk adlı İskoç bir denizcinin 1709 yılında Woodes Rogers tarafından kurtarılmasının yarattığı şaşkınlık ve ilgiden ilham alınarak yazıldığı iddia edilmiştir. Benzer bir kaynak ta İslam dünyasından İbn-i Sina ve İbn-i Tufeyl kaynaklı Hayy ibn-i Yakzan adlı kitaptır. Bu kitapta bir müslümanın adayı çekip çevirmesi anlatılır. Ancak bu romanda olaylar daha barışcıl bir dille anlatılmıştır.

    Romanın edebiyat seviyesinin düşüklüğü hakkında çeşitli eleştiriler yapılmış olmasına rağmen, etkileyici konusu ve serüvenleri ile Batı’nın sömürge tarihi ve felsefesi anlatılır. Anlatım basit cümlelerle kısa kısa, olay akışının verilişi şeklindedir. Bu yapı içerisinde adadaki yaşamın detayları ve bunların arasında Robinson’un iç konuşmaları ve o anki duygu dünyası yansıtılır.

    Hikaye İngiltere’de belli bir gelir seviyesi ve mutluluk standardı yakalamış Crusoe (Kreutzner) ailesinin en küçük oğulları Robinson’un babasının aksi yöndeki telkinlerine rağmen, sıkıcı ama garantili hayatı terk ederek bir arkadaşının babasının gemisiyle denize açılması ile başlar. Bundan sonra Faslı bir denizciye köle olarak satılır (kitapta bu kişiden Türk diye söz edilmektedir). Oradan kaçması ve kendisini Brezilya’da şeker kamışı yetiştiren zengin bir çiftçi olarak bulmasına kadar birçok macera yaşar. Ancak rahat Robinson’u sıkmaktadır. Biraz da mal hırsıyla hayale kapılarak Afrika’dan köle getirip satmayı planlar. Arkadaşları ile planladığı bu yolculuk nihayetinde, ıssız bir adada kendisini bulur. Geminin enkazından kurtarabildikleri ile yaşamını sürdürecektir. Yaklaşık 24 sene sonunda adaya yabancıların geldiğini fark ederek, bunların elinden kurtardığı ve kendisine “Cuma” ismini verdiği bir yerli ile 4 sene daha adada yaşar. Cuma’ya ingilizce ve din bilgisi vererek kendisini eğitir, hizmetine alır.

    Orijinalinde, ilk kitap adadan kurtulduktan sonra Robinson’un İngiltere’ye dönmesi ve bir ihtimal Robinson’un oraya tekrar dönebileceği iması ile bitirilir. Sonradan eklenen ve Robinson’un Maceraları adı verilen ikinci kitapta, Robinson adaya gerçekten döner. Ancak kendisi artık ada halkınca bir fatih ve sömürge valisi yetkilerine sahip olarak tanınmaktadır. Burada da kendince yaptığı iyilikler ve ada halkının mutluluklarına yaptığı katkıların ardından yine serüvenlerine devam etmek ve dünyayı tanımak için denize açılır. Madagaskar’dan, Çin’in kalabalık şehirlerinden, ticaret limanlarından, Asya’nın ıssız şehirlerinden, Tatarlardan, Çerkezlerden, Ruslardan yani hemen hemen o sıralarda Avrupalılarca merak edilen her yerden geçerek İngiltere’ye döner. Bu yolculuklarda kendisini hep yüksek karlarla ticaret yaparak, Hindistan’dan afyon alıp, Çin’e satıp, oradan Rus bozkırlarından kürk alıp, Araplara satarken görürüz. Bütün bu işlerin arasında, sürekli kendi kültürünü diğerleriyle kıyaslar ve Çin’in tüm nüfus büyüklüğüne ve ticaretine rağmen hiçbir zaman Avrupa ile boy ölçüşemeyeceğini söyler. Hatta kervanlarda yol arkadaşları ile bu düşüncelerini paylaşıp onları gerektiğinde tartışmalarda susturur. Kafasında sürekli olarak kendi dininin ve kültürünün üstünlüğü konusunda doğruluğundan emin olduğu fikirler geçirir ve bunları okuyucusuyla paylaşır.

    Kitabın yazıldığı tarihte dünya tarihini etkileyen başlıca olaylara da yer yer değinilmiştir. Bunlar arasında Çin’de daha o zamanlar başlayıp sonradan Mao’nun kültür devrimine kadar sürecek olan ve Çin’i adeta İngilizlerin oyuncağı haline getiren, genç nüfüsu çürüten afyon bağımlılığının ilk izlerinden bahsedilir. Ayrıca o zamanlar açıkça dile getirilmeyen Amerika’daki İspanyol ve Portekiz’lilerce gerçekleştirilmiş katliamalardan söz edilir ve bu milletler barbar oldukları konusunda eleştirilir. Bu dönemde Osmanlı’nın 1699 Karlofça antlaşması ile duraklamadan gerilemeye geçtiğini düşünülürse, kitapta da Robinson’un buralardan hiç bahsetmemesi ilginç bir paralellik gösterir. Tıpkı Osmanlının gelişmesi zamanında olduğu gibi Rusların iç Asya eksenindeki hareketleri ve başarıları bu dönemde Avrupalılarca daha ilgi çekici bulunduğundan bu memleketle ilgili görüşler ve bilgiler kitapta çok sık paylaşılır. Kitapta Türklerle ilgili olarak iki ilginç cümle sarf edilmiştir. Birinde Robinson’un bıyığını “çok etkileyici” görünen Türkler gibi uzattığından bahsedilir. İkincisinde ise, Robinson bir İspanyol ile Türk arasında, iyi efendilik karşılaştırılması yapılsa, Türk’ün muhtemelen daha iyi olabileceğini düşündüğü anlaşılır.

    Robinson’un yaşamını kendi ifadesi ile cehenneme çeviren gezme ve macera tutkusu, adada ilk zamanlar kalbinde hiç duymadığı Tanrı korkusunu da keşfettirmiştir. Başına gelen olayları ilk zamanlar babasının sözünden çıkmasına karşı verilen bir tanrı cezası olduğunu düşünse de, bir süre sonra büyük yalnızlığının aslında Tanrıyı anlamak yolunda hayatındaki en büyük fırsatı yarattığını düşünmüştür.

    Adadaki ve sonraki hayatında önceleri düşüncelerinde yer bulmayan inançları, zamanla kararlarını alırken hayati ihtiyaçların da ötesine geçmiş ve adeta onu yönlendirmiştir. Özellikle Sibirya içlerini dolaşırken, Tatarların tapındığı bir putu arkadaşı ile yakması ve bunun sonucunda çıkan ayaklanmanın kendisi ve kervanındakilerin canını tehdit etmesi, bütün kitap boyunca her şeyden çok insan hayatına değer verdiğini ifade eden Robinson’un kişiliği ile çelişki yaratmıştır.

    Sayfalar ilerledikçe, hümanist ve mücadelesini doğa ile sürdüren kişiliği, adeta bir sömürge valisi ya da herkesi kendi dinine inandırmaya çalışan bir misyoner kimliğine dönüşür. Cuma ile karşılaştığı ilk anda ona adını sormadan “Cuma” ismiyle hitap etmesi ve onun dininin özelliklerini ve bütünselliğini sorgulamadan hristiyan olmasına çabalaması aslında, sonradan ortaya çıkan kişiliğinin ipuçlarını vermiştir. Gittiği ülkelerin kültürlerini sorgulamadan onların yaptıklarını anlamaya çalışırken hep son noktada verdiği kararları “neticede bu insanlar putperestti” diyerek inanç tabanında sonuçlandırır. Bazen bu inançsız putperestlerin aşırı barbarlıklarına sebep olarak inançsızlıklarını görür. Ancak bir vahşinin dinini büsbütün terk ederek birey olabileceğini düşünür. Gerçekten de, Cuma o dönem edebiyatındaki hikâyelerde bir birey olarak anlatılan ilk yerlidir.

    Robinson’un adada geçirmiş olduğu yalnızlık süreci sonraları Batı dünyasının da gerçekten Tanrı yolunda atılması gereken iyi bir adım olarak değerlendirilmiş ve bu dönemde Tanrıdan uzaklaşmak yerine büsbütün inançlarına daha çok sahip çıkması takdirle karşılanmıştır. Ancak bu özelliklerin yani bir kilise desteğinden yoksunken bu derece Tanrı ile yakınlaşabilmesi Anglikan kilisesince inandırıcılıktan yoksun bulunmuştur.

    Roman, doğa ile insan mücadelesi şeklinde başlayan konusu ile ilgi çekici sömürge tarihi bilgileri ile de doludur. Batı Avrupa o dönemde sömürge yarışında yavaş yavaş Portekiz ve İspanyol üstünlüğünden Hollanda (Flemenk) ve İngiliz üstünlüğüne geçişini yaşamaktadır. İngilizler Hindistan, Çin ve Okyanusya bölgesinde önemli kazanımlar elde ederken, Latin devletleri arasında liderliği çeken Portekiz sömürge tarihindeki başarılı döneminden yavaş yavaş uzaklaşmaktadır. Bu noktada özellikle ikinci kitapta anlatılanlar dikkat çekicidir. Yazarın sonradan öğrenildiği üzere aynı zamanda bir İngiliz Hükümeti ajanı olması belki de, politik çıkarları açısından ilgi toplamış bir romanın gücünden faydalanmak isteyen devletin politik görüşlerini dünyanın geri kalanına kabul ettirme şansını arttıran bir nedenle kullanılmış olabilir. Bunun dışında tamamen yazarın şahsi politik görüşlerini ifade ettiği bir kitap olması da olasıdır. Tüm bunlara rağmen gerçek kaynağı ne olursa olsun Robinson’un ürettiği İspanyol-Portekiz-Çin karşıtı fikirler romanda sık sık yer bulmuştur.

    Adadan kurtulup döndüğünde adaya yerleşmelerine yardımcı olduğu Avrupalılar artık ona kurtarıcıları veya yöneticileri gibi davranmakta, bu da Robinson’un kendisini adalet ve Tanrı kurallarına göre hüküm vererek tebasını hoş tutan bir hükümdar gibi algılamasına sebep olmaktadır. Hatta tanıştığı Rus sürgünlere, halkının yöneticisini daha çok sevme kıyaslaması yapıldığında, Rus Çarından daha üstün olduğunu iddia eder. Onun bu üstün vasıflarını gören Tanrı sık sık karşısına bu iyilik ve adaletini kullanma şansını verecektir. Bu anlamda aslında yazar, Robinson ve onun sahip olduğu yeteneklerle tipik İngiliz sömürücüsüne karşılaşacağı barbar ve vahşilere nasıl davranması gerektiği konusunda yol yordam göstermekte, örnek olmaktadır. Robinson Crusoe issiz adada 28 yıl yalnız yaşamıştır.

    Hayy bin Yakzan ve Robinson Crusoe hikâyelerini yukarıda kısaca verdik.

    Biri İslam’ın Âdem önerisi, diğeri Batı’nın Âdem tavsiyesi idi. 

    Ada, aynı mekânı Dünyamızı anlatıyordu.

    Arnold Joseph Toynbee (1889-1975); ’Osmanlı Devleti’nin yıkılışı için ‘’durdurulmuş  bir medeniyetti’’ ifadesini kullanmıştı.

    Osmanlı Devleti’nin durdurulması aslında dünyada bana göre medeniyet yürüyüşünün de durdurulmasıydı.

    Hayy bin Yakzan’ın geriye atılıp Robinson Crusoe’nin dünyaya hâkim kılınmasıydı.

    Onu durduran ve sanayi devrimine imza atanlar yaptıkları işleri adaletten uzak, zulüm, kan, gözyaşı ve sömürü üzerine tesis etmişlerdi.

    Kısaca ifade etmek gerekirse kendi saadetlerini başkalarının felaketi üzerine kurmuşlardı.

    Kilise’nin yanlışlıkları üzerinden okudukları dini ve tüm ilahi kavramları sosyal hayattan temizleyen, manevi değer kabul etmeyen pozitif anlayış, kendince yeni bir beşeri din tesis etmişti.

    Tüm ilahi kavramların yerine batı, kelime olarak çok cazip(demokrasi, insan hakları, adalet, özgürlük v.b.) ama içini asla dolduramadığı alternatif kavramlar koymaya çalıştı 200 yıldır.

    Manevi değerleri maddeyle karşılamaya çalışan bu sakat anlayış kalbi, vicdanı, imanı ıskaladığı için tüm toplumsal değerlere zarar verdi.

    Aile kurumu mesela!

    Toplumun temel taşı olan aile bu değişimden en fazla zarar gören kurum oldu.

    Aile içerisinde kadın, erkek, yaşlı, engelli, çocuk hepsi kıymetli, korunaklı ve mutlu iken, bireylerin özgürlüğünü esas alan pozitivizm hepsini ayrı ayrı özgür kılmak için aile boyunduruğundan(!) kurtardı ve yeni kurumlara(huzurevi, kreş, engelli bakım rehabilitasyon merkezi, çocuk yuvaları, sevgi evleri, çocuk evleri, kadın sığınma evi, erkek sığınma evi)  mahkum etti.

    Bu kurumların aile saadetinden çok uzak olduğu bilimsel bir gerçek.

    Geçenlerde Google bir bilgi paylaştı Çorum ilimizle ilgi ve hemen geri çekti.

    Aslında o bilgi her açıdan doğru ve anlamlıydı.

    Dünya’nın merkezi Çorum’un da içerisinde olduğu Anadolu ve Mezopotamya topraklarıydı.

    Işık dünyaya buradan yükseliyor, güneş burada doğduğu gibi hiçbir yerde doğmuyordu.

    Dünyadaki tüm Gordion düğümleri burada atılıyor, burada çözülüyordu.

    Büyük İskender bu tarafa doğru hareket ediyordu.

    Truvalılar hedefi hep bu topraklardı.

    Peygamberler hep bu coğrafyadan yetişmiş, buradan dünyayı irşad etmişti.

    Haçlı seferleri hep bu coğrafyaya yönelik gerçekleştirilmişti.

    Burada medeniyet yükselince dünya medeniyetle tanışıyor.

    Burada medeniyet durdurulduğunda dünyayı zulüm, anarşi, kaos kaplıyordu.

    Batı’nın Osmanlı’yı durdurduktan sonra insanlığa yaşattığı 2 dünya savaşı 100 milyona yakın ölüm, milyonlarca engelli, açlık, sefalet, zulüm gözyaşı idi.

    Osmanlı Medeniyeti göçmen kuşlar için en sanatlı eserleri,evleri uygun yerlere yaparken Batı’nın medeniyet laboratuvarı ABD’de zenciler Rosa Parks’ın başlattığı mücadele sonucunda  21 Aralık 1956’da otobüslerde oturma hakkını elde ettiler.

    Afrika’yı ‘kara kıta’ diye aşağılayan ve sömüren, kazanımlarının çoğunluğunu borçlu olduğu siyahlara karşı  bugün yine zirve yapan ırkçılık bataklığında boğuşuyor batı dünyası.

    Fransa milli takımında birkaç beyaz olmasa son Avrupa kupasını alırdı ironisi yapılıyor bu günlerde.

    İki savaşla yakıp yıktığı dünyayı 5 ülkenin ve uydularının insaf sınırlarına mahkûm eden BM Teşkilatıyla zulmü sistemleştirdi.

    Arjantin Devlet Başkanı Cristina Fernandez de Kirchner’in Obama ve diğer 4 ülke liderlerinin suratına çarptığı BM’nin adalet değil, zulüm makinesi haline getirilmesi tespitini tüm dünya takdirle karşıladı.

    Srebrenitsa’da BM’ye sığına 8372 Boşnak’ın her tür zulüm reva görülerek öldürülmesi tarihin en önemli km taşlarından birisiydi.

    Doğu batı Arasında İslam kitabıyla Doğu ve Batı’yı en iyi anlatan Bilge Kral Aliya İzzet Begoviç ;‘’Batı’dan umudu olanlar bilsinler ki Batı;1992’de Bosna’da öldü’’ sözleriyle 200 yıla yakın bir zamadır medeniyet iddiasında bulunan Batı’nın ölümünü ilan etmişti.

    Mahatma Gandhi’ye de sordular;

    ‘’Batı Medeniyeti hakkında ne düşünüyorsun’’ dediler.

    Gandhi biraz düşündü ve ;‘’Olsaydı iyiydi’’ dedi.

    “Arife işaret yeter” ilkesi gereği karşılaştırma işini burada noktalayalım.

    İşte eğitimci yukarıda “Hayy ve Robinson” üzerinden yaptığımız karşılaştırmalar seçerek ve sınıfı ikiye ayırıp bu yaptığı konuları yaptıracağı müzakereler ile hakikati zıtlarıyla birlikte interaktif bir usulle öğrencinin dimağına aktarmaya çalışmalıdır.

    A Role Model in Education: Hayy or Robinson?

    It is a rule in logic:

    “Things are known by their opposites.”

    Especially when an educator explains a subject, they should present it to the student by comparing it with its opposite.

    Light cannot be fully understood without darkness, goodness cannot be fully understood without knowing evil, and beauty cannot be fully understood without describing ugliness.

    In the Holy Quran, Allah Almighty teaches believers by comparing opposing concepts such as heaven and hell, good and evil, faith and polytheism, misguidance and guidance in equal numbers. The comparison of Islam and disbelief should also be made within this context. A comparison of Islam and disbelief can be made from many perspectives.

    We will make a comparison based on the “Adam Proposal” put forward by the two civilizations. Islamic civilization reached its peak in the 13th century with the seeds it sowed in the 7th century.

    The West tried to respond in the 18th century. Let’s compare the two civilizations through the “exemplary personality” proposal:

    Abu Bakr Muhammad ibn Abdal Malik ibn Muhammad ibn Tufail al-Qaisi al-Andalusi (1106-1185) was an Andalusian physician, jurist, and philosopher. He is also known as Abentofail in the Latin world. He is one of the renowned Islamic philosophers. Ibn Tufail was born in 1106 in Wadi al-Ash near Granada and died in 1185 in Marrakech. He is one of the most important representatives of Ishraqi philosophy in Andalusia. He was educated by Ibn Bajjah. His main subjects, in which he wrote significant works, were medicine, philosophy, and astronomy. His work that has survived to this day and made him known throughout the world is Hayy ibn Yaqzan, also known as Asrar al-Hikmat al-Mashriqiyya. Hayy bin Yakzan, considered the first example of a philosophical novel and the first “Robinsonade” in the world, has been translated into all the major languages ​​of the world starting from the 14th century, and has influenced many Western artists and thinkers, most notably Daniel Defoe, the author of Robinson Crusoe.

    During the time of Ibn Tufayl (12th century), particularly in Andalusia, both positive and human sciences had advanced considerably. According to the Quran, the fundamental source for philosophers, God’s first creation was the “first intellect,” or, in Sufi terminology, the “light of Muhammad,” which is the seed of creation; and His last creation is “the Prophet Muhammad,” the possessor of this seed. The purpose of creation is man, and man, due to the divine breath within him, is the most honorable of creatures. Man is connected to the material world through his body and to the spiritual world through his soul. Man is God’s representative on earth, and everything created is subject to man’s use. The responsibility of this representation belongs to all of humanity. All of humanity is under a collective responsibility to demonstrate that every individual has the opportunity to activate and realize the potential and possibilities within themselves.

    In Ibn Tufayl’s epistemology, the possibility of knowledge is grounded in the relationship between humanity and nature. The Hayy character in his work *Hayy bin Yakzan* essentially represents the ideal subject who, while physically a part of nature, observes it through his capacity for perception and knowledge, contemplates the fundamental order and functioning of the natural world, understands his existence on earth as an intelligent being, arrives at the idea of ​​metaphysical existence beyond the realm of observation, and finally attains certain metaphysical knowledge through spiritual experiences. The natural world, on the other hand, is the ontological possibility that provides this subject, who can engage with it through conscious cognitive activity, with knowledge about the physical and metaphysical laws of the order upon which it is based and the functioning it maintains. As for humanity’s capacity and ability for knowledge, the principle of perception in humans is the soul (nafs). Ibn Tufayl’s ideas about the soul and its cognitive abilities bear a strong resemblance to the views of Ibn Sina.

    The protagonist in the philosopher’s work is always a type with an inquisitive spirit, questioning his own existence and the natural environment. Hayy, while consciously striving to solve every theoretical and practical problem arising from his relationship with nature, progresses through stages that can be explained within the framework of developmental psychology. Senses, observation, and experience, along with reason, are indispensable means of acquiring knowledge in Hayy’s theoretical development. The enduring characteristics of beings and phenomena perceived through the senses are discovered step by step through observation and experience. Meanwhile, technical knowledge, which is a requirement of practical reason, and even moral consciousness, as seen in the development of a sense of shame in Hayy, are attained. Alongside his efforts to create various tools to survive in the embrace of nature, Hayy, striving to make sense of existence, will arrive at the rational and abstract reality of the workings, wholeness, order, and purpose in nature through logical deduction, and with all these cosmological proofs, he will arrive at the idea of ​​a creator God.

    Ibn Tufayl aimed to base his thought system on the concept of innate nature (fitrah) by constructing a hero who learns everything on his own in a completely untouched natural environment, without any socio-cultural conditioning. However, while discussing the intellectual development of man in this environment and conditions, Ibn Tufayl inevitably refers to the anthropological developmental stages that humanity has gone through. Indeed, the symbolism of the number seven, sometimes used in Islamic culture to express degrees, stages, and levels, is also used by Ibn Tufayl to indicate the developmental stages of Hayy, presenting an understanding of development where each stage is recorded at ages expressed in multiples of seven. The first stage, lasting until the age of seven, is the beginning of physical and psychological development. The period between seven and twenty-one is the age when tools are manufactured through practical reason to meet practical needs. With the beginning of the period of curiosity at twenty-one, the human soul turns to discovering the secrets of existence and becoming. The transition from physics to metaphysics is a distinctive feature of this stage. In later stages, a person who can attain complete enlightenment and wisdom eventually reaches spiritual experiences that lead to the truth of true happiness. Interaction with the natural environment gradually develops the innate capacities for knowing and acting. In this epistemology, observation and experience activate the innate capacity for reasoning, thus bringing reason into play for the formation of knowledge. Because comparing observational and experimental data and thus reaching a theoretical conclusion about what has not yet been observed will first and foremost require a form of reasoning called induction. Since it is impossible to conduct an infinite number of experiments and observations to reach an induction, intuition will inevitably play a role in the necessary mental leap. Finally, once a universal concept is reached, applying this theoretical knowledge to individual phenomena will require the deductive method.

    Robinson Crusoe is a book by Daniel Defoe, first published in 1719 and considered by some to be the first English-language novel. The book tells the story of Robinson Crusoe, the youngest son of a middle-class German family living in England, who, despite his father’s objections, embarks on journeys driven by his dreams of traveling the world, and the events he encounters along the way. During these journeys, he spends 28 years – except for the last three – alone on a deserted island. Upon its initial publication on April 25, 1719, the readership was overwhelmingly positive. It went through four printings before the year was over and gained a very wide readership in subsequent years. Towards the end of the 19th century, the Western literary world became acquainted with the book through translations into various languages, studies containing criticism and analysis of the book, and other books with similar themes. Abridged versions and picture-only books depicting the adventures were also published, especially for children.

    Later additions were made to the book describing Robinson’s adventures after his rescue from the island. However, these sections did not gain the same universal appeal as the earlier parts due to their derogatory and critical approach towards other nations.

    It has been claimed that the book’s plot was actually inspired by the astonishment and interest generated by the rescue of Alexander Selkirk, a Scottish sailor who lived alone on an island formerly known as Isla Mas a Tierra, by Woodes Rogers in 1709. A similar source is the book Hayy ibn-i Yakzan, attributed to Ibn Sina and Ibn Tufayl from the Islamic world. This book describes a Muslim managing the island. However, the events in this novel are told in a more peaceful tone. Despite various criticisms regarding the novel’s low literary quality, it tells the story of Western colonial history and philosophy with its impressive plot and adventures.

    The narrative is short, simple sentences that present the flow of events. This structure reflects the details of life on the island, including Robinson’s inner monologues and his emotional state at that moment.

    The story begins with Robinson, the youngest son of the Crusoe (Kreutzner) family, who have achieved a certain income and standard of living in England. Despite his father’s disapproval, he leaves his boring but secure life behind and sets sail on a ship with the father of a friend. Afterward, he is sold as a slave to a Moroccan sailor (referred to as a Turk in the book). His escape leads to many adventures, culminating in him becoming a wealthy sugarcane farmer in Brazil. However, comfort bores Robinson. Driven by greed and ambition, he plans to bring slaves from Africa and sell them. This journey, planned with his friends, ultimately leads him to a deserted island. He must survive on what he can salvage from the shipwreck. After approximately 24 years, he notices the arrival of strangers on the island and lives there for another 4 years with a native he rescues, whom he names “Friday.” He educates Friday, teaching him English and religious knowledge, and takes him into his service.

    Originally, the first book ends with Robinson returning to England after escaping the island, implying that he might return there again. In the second book, added later and titled *The Adventures of Robinson*, Robinson actually returns to the island. However, he is now recognized by the islanders as a conqueror and a colonial governor. After performing what he considers good deeds and contributing to the happiness of the islanders, he sets sail again to continue his adventures and explore the world. He travels from Madagascar, through the crowded cities and trading ports of China, the desolate cities of Asia, past Tatars, Circassians, and Russians—almost everywhere that piqued the curiosity of Europeans at that time—back to England. On these journeys, we always see him making high profits from trade, buying opium from India and selling it to China, then buying furs from the Russian steppes and selling them to the Arabs. Amidst all this, he constantly compares his own culture to others, stating that despite China’s population size and trade, it could never compete with Europe. He even shares these thoughts with his fellow travelers in caravans, silencing them in arguments when necessary. He constantly dwells on the superiority of his own religion and culture, believing them to be true, and shares these ideas with his readers.

    The book also touches upon major events that influenced world history at the time it was written. These include mentions of the first signs of opium addiction in China, which began then and continued until Mao’s Cultural Revolution, turning China into a plaything of the British and corrupting its young population. It also speaks of massacres perpetrated by the Spanish and Portuguese in America, which were not openly discussed at the time, and criticizes these nations as barbarians.

    Considering that the Ottoman Empire went from stagnation to decline after the Treaty of Karlofça in 1699, it is interesting that Robinson does not mention these events at all in the book. Just as during the rise of the Ottoman Empire, the movements and successes of the Russians in Central Asia were considered more interesting by Europeans during this period, and opinions and information about this country are frequently shared in the book. Two interesting sentences are made about the Turks in the book. In one, it is mentioned that Robinson grew his mustache like the Turks, who he found “very impressive.” In the second instance, Robinson suggests that if a comparison of good manners were made between a Spaniard and a Turk, the Turk would likely be better.

    Robinson’s passion for travel and adventure, which, in his own words, turned his life into hell, also led him to discover a fear of God in his heart, something he had never felt before, during his time on the island. Initially, he believed the events that befell him were divine punishment for disobeying his father, but after a while, he came to understand that his profound solitude was actually the greatest opportunity in his life to understand God. Throughout his life on the island and afterwards, beliefs that had previously held no place in his thoughts gradually surpassed his vital needs and guided his decisions. In particular, his act of burning an idol worshipped by the Tatars while traveling through the Siberian interior, and the resulting uprising that threatened his life and the lives of those in his caravan, created a stark contrast with Robinson’s character, who throughout the book emphasized valuing human life above all else.

    As the pages progress, his humanist personality, engaged in a struggle with nature, transforms into that of a colonial governor or a missionary trying to convert everyone to his religion. His addressing Friday as “Friday” without asking his name, and his attempt to convert him to Christianity without questioning the nature and integrity of his religion, actually provides clues to his later personality. While trying to understand the practices of the countries he visits without questioning their cultures, he always concludes his decisions based on faith, saying, “Ultimately, these people were pagans.” Sometimes he sees the extreme barbarity of these unbelieving pagans as the cause of their unbelief. However, he believes that a savage can become an individual by completely abandoning his religion. Indeed, Friday is the first native to be portrayed as an individual in the literature of that period. Robinson’s period of solitude on the island was later seen by the Western world as a truly positive step towards God, and his embrace of his faith, rather than distancing himself from God, was met with admiration. However, these qualities—that he could become so close to God without the support of a church—were deemed unconvincing by the Anglican Church.

    The novel, beginning with a theme of the struggle between nature and humanity, is also filled with interesting information about colonial history. At that time, Western Europe was gradually transitioning from Portuguese and Spanish dominance to Dutch (Flemish) and English dominance in the colonial race. While the English were making significant gains in India, China, and Oceania, Portugal, which had led the Latin American states, was slowly moving away from its successful period in colonial history. The events described in the second book are particularly noteworthy in this regard. The fact that the author was also, as it was later revealed, a British government agent, may have been used to increase the chances of the state, seeking to leverage the power of a politically significant novel, to impose its political views on the rest of the world. Alternatively, it is also possible that the book is entirely an expression of the author’s personal political views. Despite all this, regardless of its true source, Robinson’s anti-Spanish, anti-Portuguese, and anti-Chinese ideas frequently appear in the novel.

    Upon his return from the island, the Europeans he had helped settle there now treat him like their savior or ruler, leading Robinson to perceive himself as a sovereign who rules according to justice and God’s law, and keeps his subjects content. He even claims to be superior to the Russian Tsar when compared to the Russian exiles he meets, in terms of how much they love their own ruler. Seeing these superior qualities, God frequently gives him the opportunity to use his kindness and justice. In this sense, the author, through Robinson and his abilities, actually guides and exemplifies to the typical English colonizer how to deal with the barbarians and savages he will encounter. Robinson Crusoe lived alone on the deserted island for 28 years.

    We briefly mentioned the stories of Hayy bin Yakzan and Robinson Crusoe above. One was Islam’s proposition of Adam, the other was the West’s recommendation of Adam.

    The island, in the same place, represented our world. Arnold Joseph Toynbee (1889-1975) used the expression “a civilization halted” for the collapse of the Ottoman Empire.

    In my opinion, halting the Ottoman Empire was actually halting the march of civilization in the world. It was Hayy bin Yakzan being pushed back and Robinson Crusoe being made dominant in the world. Those who halted it and initiated the industrial revolution had based their work on injustice, oppression, blood, tears, and exploitation. In short, they built their own happiness on the misfortune of others.

    Positivism, which purged religious and divine concepts from social life by interpreting them through the lens of the Church’s errors and rejecting spiritual values, established a new, secular religion. For 200 years, the West has tried to replace all divine concepts with alternative concepts that are very appealing in name (democracy, human rights, justice, freedom, etc.) but which it could never fill with meaning. This flawed understanding, which attempts to replace spiritual values ​​with materialism, has harmed all social values ​​because it has overlooked the heart, conscience, and faith.

    The family institution, for example! The family, the cornerstone of society, has been the institution most harmed by this change. While women, men, the elderly, the disabled, and children were all valuable, protected, and happy within the family, positivism, which prioritizes individual freedom, freed them from the yoke of the family and condemned them to new institutions (nursing homes, daycare centers, disability care and rehabilitation centers, children’s homes, shelters for children, women’s shelters, men’s shelters). It is a scientific fact that these institutions are far from the happiness of the family.

    Recently, Google shared some information about our city of Çorum and then immediately retracted it.

    Actually, that information was accurate and meaningful in every respect.

    The center of the world was the Anatolian and Mesopotamian lands, including Çorum.

    Light rose to the world from here, and the sun rose here more than anywhere else.

    All the Gordian knots in the world were tied and untied here.

    Alexander the Great was moving towards this region.

    The Trojans always targeted these lands.

    Prophets always emerged from this geography and guided the world from here.

    The Crusades were always directed towards this geography.

    When civilization rose here, the world encountered civilization.

    When civilization was stopped here, the world was covered in oppression, anarchy, and chaos.

    The two world wars that the West inflicted upon humanity after stopping the Ottoman Empire resulted in nearly 100 million deaths, millions of disabled people, hunger, misery, oppression, and tears. While Ottoman civilization created the most artistic works and homes in suitable locations for migratory birds, in the USA, the West’s civilization laboratory, Black people, thanks to the struggle initiated by Rosa Parks, gained the right to sit on buses on December 21, 1956. The Western world, which demeaned and exploited Africa as the “dark continent,” and to which it owes most of its gains, is once again struggling in the swamp of racism, which has reached its peak today.

    The irony is being made these days that if there weren’t a few white people on the French national team, they would have won the last European Cup. Having devastated the world with two wars, it has systematized oppression through the UN, condemning it to the mercy of 5 countries and their satellites. The world greeted with admiration the statement by Argentine President Cristina Fernandez de Kirchner, delivered to Obama and the leaders of four other countries, that the UN had become a machine of oppression rather than justice. The killing of 8,372 Bosniaks who sought refuge under the UN in Srebrenica, subjected to all kinds of cruelty, was one of the most significant milestones in history.

    Alija Izetbegović, the wise king who best described East and West with his book “Islam Between East and West,” declared the death of the West, which had claimed civilization for nearly 200 years, with the words: “Those who have hope in the West should know that the West died in Bosnia in 1992.” 

    Mahatma Gandhi was also asked, “What do you think of Western Civilization?”

    Gandhi thought for a moment and said, “It would be good if it existed.” 

    Following the principle of “a hint is enough for the wise,” let’s end the comparison here. 

    The educator should, by selecting comparisons from the “Hayy and Robinson” example we made above, divide the class into two groups, and use these topics for interactive discussions to convey the truth, along with its opposites, to the students’ minds.

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.