Töreli Türk Edebiyatı’mızda atasözlerinin birer anlam incisi şeklinde şiirlere dizildiği görülmektedir. Hiç şüphesiz bu işi, doğrudan hakikat alanına bağlı yapanların başında Türkmen Kocası Yunus Emre Hazretleri gelir. O, bu yönüyle aynı zamanda tekke tarzı kültür geleneğinin başta gelen kurucularından olup günümüzde hâlâ bize rehberlik eden sanatkârlarımız arasında müstesna bir yere sahiptir.
Yunus Hazretleri, her şeyden evvel, az sözle çok şey söylemenin öncüsü bir Hak ozanıdır. Yani asırlarca hikmet deryâsından bize nadide inciler çıkaran bir gavvasa da benzetilebilir. Bu yüzden söz cevherini, her türlü tekellüften uzak asırlardır bize saf bir hâlde ulaştırmayı başarmıştır. Bu bağlamda onun şiirlerinde söz ve hayat, her zaman birlikte akıştadır. İşte bir bakarsınız, az söz erin yükü iken çok söz hayvanın yükü oluverir. Sonra bir bakarsınız söz, binlerce mücevher ve altın parayı kara toprak eder. Fakat onun şu dizelerinde ise söz asıl kimliğini bulmuştur artık:
“Söz ola kese savaşı söz ola bitüre başı
Söz ola agulu aşı balıla yağ ide bir söz”
Tabii bunun için insanın öncelikle sözün nereden geldiğini iyi idrâk etmesi elzemdir. Ancak bu sûretle insan sözün aslına, yani asıl sahibi Cenab-ı Hakk’a yakınlaşabilir:
“Ey sözlerin aslın bilen gel de bu söz nerden gelir
Söz aslını anlamayan sanır bu söz benden gelir”
Bu sebeple Yunus Hazretlerinde söz bir ilimdir. İlim ise O’nda “men aref” sırrına bağlı olarak doğrudan insanın kendisini bilmesiyle ilişkilidir. Yani kendini bilen aslını bilecek; aslını bilenler de sözün aslına ve gerçek sahibine erişebilecektir.
İnsan ancak bu sayede bilişi yadlığa, kayguyu da şadlığa tahvil eder:
“Söz kılar kayguluyu şad söz kılar bilişleri yad
Eğer horluk eğer izzet her kişiye sözden gelir”
Sözün aslî cevheri ise “elestü” hitâbında saklıdır. Dolayısıyla ona göre söz, okumak veya yazmakla elde edilebilecek bir hüner değildir. Ancak bu hitâbı cân kulağıyla işitenler sözün sırrına mazhar olabilirler:
“Söz karadan aktan değil yazıp okumaktan değil
Bu yürüyen halktan değil Hâlık âvâzından gelir”
Dikkat edilirse bu dizelerin hepsi aynı zamanda bir atasözü hüviyeti kazanmıştır. Dolayısıyla atasözlerinin sadece Hâlık’ın avazına aşinalık kazanmış tıpkı Yunus Emre Hazretleri gibi atalardan yadigâr birer söz olduğu da aşikârdır.
Kısacası sözün asıl mercii, ârifi billâh olanlardır. Bu yüzden Yunus Emre Hazretleri bize câhil kalmamamız için âriflere hizmet etmeyi nasihat eder. Böylece onun sözü yine bir atasözü hükmündedir artık:
“Eğer güher ister isen hizmet eyle âriflere
Câhile bin söyler isen ma’nâda miskâl olmaya”
Ârife biçilen nişan ise “gönül”dür. Zira Yunus Emre Hazretleri, tam bir gönül şairidir. Şiirleri gündelik hayatın herzelerinden, kıyl-ü kâlinden tamamıyla uzaktır:
“Âriflerden nişân budur her gönülde hazır ola
Kendini teslim eyleye sözde kıyl-ü kâl olmaya”
Bu yüzden Yunus Emre Hazretleri aynı zamanda şiirleriyle bir atasözü müellifi olarak da asırladır herkesin yanıbaşında ârife bir nişan olarak durmuyor mu?
Yunus’la kalın, sözle kalın, aşkla kalın efendim…