1987 senesiydi…
18 yaşında Konya Atatürk Sağlık Meslek Lisesi’nden mezun olmuştum.
Sağlık Bakanlığı bize 3 ili tercih etme hakkı tanımış ben de memleketim Tokat’ı birinci, komşumuz Amasya’yı ikinci, diğer komşumuz Yozgat’ı ise üçüncü tercih olarak bildirmiştim.
Sağlık Memuru olarak Yozgat İli Çekerek ilçesi Kazankaya Kasabası sağlık ocağına ilk atamam gerçekleşti.
Kazankaya Sağlık Ocağı’nda doktor olmadığı için “Tababat ve Şuabat Sanatlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun” hükmünce 18 yaşında amir olmuştum.
Anılan kanun, “Sağlık Ocağı’nı Sağlık Memuru (pratisyen hekim) yönetir; Sağlık Memuru’nun olmadığı durumda Küçük Sağlık Memuru (yani ben) idareyi deruhte eder” diyordu.
Kasabalı ile kaynaşmıştık.
7/24 esasına göre her işlerine koşturuyordum.
Bir önceki belediye başkanı kanserin son aşamasında olduğundan etkili ağrı kesici iğneler kullanıyor ve sabahın erken saatlerinde yapılması gerekiyordu.
Oğulları sabah namazından sonra enjeksiyon yapmamı rica etmiş bende keyifle geleceğimiz söylemiştim.
Eşi her enjeksiyondan sonra geniş çaplı kahvaltı hazırlıyor ve ikram etmeden asla bırakmıyordu.
Teyzeme; devletin parasız yatılı okulda bizi bunun için yetiştirdiğini ve kahvaltıdan rahatsızlığımı ifade edince bana döndü ve:
“Evladım benim evime sabah namazı “devlet gelmiş” bizim yaptığımız ne ki!” dedi.
Anadolu irfanı beni 18 yaşında bir genç değil; devlet olarak görüyordu.
Hamd olsun biz de devletin güler yüzünü gösterdik.
Ramazan ayı uzun yaz günlerine denk gelmişti.
Kasaba halkının gönlüne girmiştim.
Bekâr olduğumu bildiklerinden iftar için o kadar çok yemek daveti ve yemek geliyordu ki; sağlık ocağının temizlik görevlisi Mustafa Bey’den kasabanın garibanlarını öğrenerek onun vasıtasıyla onlara yönlendiriyordum.
Yazımızın başlığı sahur klasiklerine gelince…
Israrlı davetlerle gittiğim her sahurda “Kuşburnu şurubu ve bişi” mutlaka bulunuyordu.
Yozgat-Çekerek-Kazankaya’da Ramazan’a dair en özgün tespitim: Sahurun iki klasiği: Kuşburnu hoşafı ve bişi.