eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Erzincanlı Hafız Yaşar


  • Erzincanlı Hafız ŞerifTürk halk müziğinin efsanevi seslerinden, ömrünü nefis ezgilere ve sıla hasretine adamış muazzam bir sanatkarın hikayesidir bu. 1904 yılında Erzincan‘ın Çatalören köyünde dünyaya gözlerini açan Hafız Şerif Tanındı, henüz çocuk yaşta hayatın en acı yüzüyle karşılaşır. 1916 senesindeki o zorlu muhacirlik günlerinde, kalbinin yarısı olan annesi Zeliha Hanım‘ı yollarda kaybederek derin bir kederle baş başa kalır. Bu büyük kaybın ardından Erzincan‘a dönen genç Şerif, babası Ebubekir Efendi başta olmak üzere devrin kıymetli hocalarından feyzalarak dersler alır. Üstün yeteneği ve azmi sayesinde, daha gencecik bir delikanlıyken hafızlık mertebesine erişir.

    Cumhuriyet’in ilk parıltılı yıllarında vatan borcunu gururla eda eden sanatçı, askerlik dönüşü Soğukoluk, eski adıyla Çolhasa köyünde imamlık vazifesine başlar. Gökyüzünü tırmalayan o muhteşem ses tonu ve Kur’an-ı Kerim’i adeta ruhlara işleyen bir zarafetle okuyuşu, kısa sürede adının tüm çevrede dalga dalga yayılmasını sağlar. Bu eşsiz sadanın yankıları neticesinde, Erzincan merkezindeki tarihi Ulucami‘ye müezzin olarak tayin edilir. Hafız Şerif Tanındı, hayata her ne kadar bir din görevlisi olarak adım atmış olsa da kader onun yolunu çoktan çizmiştir. İçindeki durulmak bilmeyen türkü söyleme aşkı, dost meclislerindeki ısrarlar ve sadasının büyüleyiciliği onu adım adım bambaşka bir iklime, musikinin büyüleyici dünyasına sürükler.

    O dönemlerde fırtınalar estiren Diyarbakırlı Celal Güzelses‘in taş plakları yurdun dört bir yanında büyük bir hayranlıkla dinlenmektedir. Üstadın icra ettiği türkülerden derinden etkilenen ve bu eserleri kendi gırtlağıyla adeta yeniden var eden Şerif’in ruhunda, sanatçı olma arzusu artık zapt edilemez bir hal alır. Ancak babası Ebubekir Efendi, dönemin şartları gereği oğlunun bu hamlesine şiddetle muhalif kalır. İçindeki musiki ateşini söndüremeyen genç sanatkar, babasının rızası hilafına Cami-i Kebir‘deki müezzinlik görevinden istifa ederek rotasını sanatın kalbinin attığı İstanbul‘a çevirir.

    İstanbul, taşralı bir genç için ucu bucağı görünmeyen bambaşka bir ummandır. Yeteneği ve göz kamaştıran sadası sayesinde, payitahtın müzik çevrelerinde kendisini kabul ettirmesi hiç de uzun sürmez. Kısa sürede dönemin devasa isimleriyle ahbaplık kurar ve plak dünyasının o sihirli, esrarengiz atmosferinden içeri adımını atar. Devrin gazelhanlar sultanı Hafız Burhan ile tanışması ise hayatının dönüm noktalarından biri olur. Şerif’in gırtlağına hayran kalan üstat, ona büyük iltifatlarda bulunur.

    Müzik piyasasında artık Erzincanlı Şerif namıyla anılan sanatçı, kısa sürede taş plakların en çok aranan sadası haline gelir. Eşsiz bir üslupla seslendirdiği Keklik Gibi Kanadımı Süzmedim, Çıkar Yücelerden Yumak Yuvarlar, Nasıl Methedeyim Sevdiğim Seni ve Küstürdüm Barışamam gibi efsanevi türkülerle şöhretin basamaklarını hızla tırmanır. Plakları yurdun en ücra köşelerinde, bilhassa memleketi Erzincan‘da gramofonların başköşesini süsler. Oğlunun o yanık sesini plaklardan işiten babası Ebubekir Efendi, bir taraftan hafız olarak yetiştirdiği evladının türkücü olmasına içerlerken diğer taraftan onun halkın sevgilisi haline gelmesiyle gizli bir gurur ve mutluluk yaşar.

    Takvimler 1935 yılının son günlerini gösterirken Ebubekir Efendi, gurbetteki oğluna doyamadan hayata gözlerini yumar. Acı haber mektuplarla İstanbul‘a ulaştırılmaya çalışılsa da o dönemin şartlarında Hafız Şerif Tanındı‘nın memleketine dönmesi aylar alır. Babasının vefatının ardından bir müddet memleketinde kalan sanatçı, müzikal çalışmalarına Erzincan Halkevi bünyesinde devam eder. Fakat buradaki imkanlar onun sanatsal vizyonunu tatmin etmeye yetmeyince yüzünü yeniden İstanbul‘a döner.

    Türkü deryasının bu uzun boylu, kıvırcık saçlı, kara kaşlı ve kara gözlü şık delikanlısı artık sanatının en olgun, en verimli çağını yaşamaktadır. Geceyi gündüze katarak kendisini tamamen musikiye adar. Ne var ki İstanbul‘un ışıltılı hayatı bile onun kalbindeki memleket hasretini dindiremez, aklı fikri hep doğduğu topraklardadır. Erzincan yöresinden büyük bir titizlikle derlediği türküleri taş plaklara okuyarak sıla özlemini nağmelerle bastırmaya çalışır. Günler haftaları, aylar yılları kovalar ve soğuk bir aralık sabahı, sadece memleketi değil tüm dünyayı derinden sarsan o kapkara haber İstanbul‘a bomba gibi düşer.

    27 Aralık 1939 günü sabaha karşı meydana gelen o dehşetengiz büyük Erzincan depremiyle şehir adeta taş üstünde taş kalmayacak şekilde haritadan silinir. Memleketinin yıkıldığını duyan Hafız Şerif Tanındı, yüreği ağzında hemen yola koyulur. Doğduğu topraklara vardığında gördüğü manzara tam bir mahşer yeridir; en yakınları, akrabaları ve çocukluk arkadaşları o enkazın altında can vermiştir. Şehrin yaraları sarılmaya çalışılırken o kapkara atmosferden bir nebze uzaklaşmak isteyen sanatçı, komşu vilayet Erzurum‘a geçerek orada birkaç ay teselli arar. Ruhundaki fırtınaları dindirdikten sonra tekrar İstanbul‘a ayak basar.

    Fakat İstanbul‘un keşmekeşi, gurbetin amansız yükü ve yaşadığı derin ruhsal sıkıntılar bedenini iyiden iyiye bitap düşürür. Sağlığının her geçen gün geriye gittiğini fark edince, son bir sığınak olarak kürkçü dükkanına, yani asıl vatanı Erzincan‘a dönmeye karar verir. Müziğin o yorucu dünyasından çekilerek özüne, yani asıl mesleği olan imamlığa rücu eder. Çevre köylerde mihraba geçen sanatkarın son görev yeri ise Horan köyü olur.

    Artık fani ömrünün son demlerine yaklaşan bu koca çınar, amansız bir hastalığın pençesinde kıvranırken hastaneye kaldırılır. Burada amansız hastalıklara karşı verdiği bir aylık mücadelenin ardından, 15 Eylül 1948 tarihinde henüz 44 yaşındayken Hak’kın rahmetine kavuşur. Genç yaşta ebediyete irtihal eden sanatçının cenazesi, memleketi Erzincantopraklarında huzura kavuşur. Müzik dünyasında silinmez bir iz bırakan Erzincanlı Şerif‘in o eşsiz gırtlağından dökülen pek çok nadide eser, vefatının ardından müzikologlar tarafından titizlikle derlenip notaya dökülerek TRT repertuvarının en kıymetli hazineleri arasındaki yerini almıştır.

    Hafız Burhan, şöhretinin en parlak, en erişilmez doruklarındadır. Musikişinas dostlarıyla sık sık bir araya gelmekte, dönemin meşhur meclislerinde sanat sohbetleri yapmaktadırlar. Yine böyle derin bir musiki sohbeti esnasında dostlarından biri lafı açar; Erzincan‘dan gelen gencecik bir delikanlının Kumkapı‘daki küçük gazinolarda, mütevazı kahvehanelerde türküler söylediğini, sesinin perdesinin ve tınısının eşine az rastlanır cinsten olduğunu hararetle anlatır. Bu gizemli ve parlak sadanın sahibini fena halde merak eden Hafız Burhan, dostundan o genci en kısa zamanda huzuruna getirmesini rica eder.

    Büyük buluşma nihayet gerçekleşir. Hafız Burhan‘ın Balat‘taki asude evinde, mükellef bir akşam yemeğinde bir araya gelirler. İlk çekingenlikler atılıp hal hatır sorulduktan sonra sofradaki muhabbetin ekseni elbette yine musikiye kayar. Hafız Burhan, karşısında duran bu mahcup Anadolu gencini tartar gibi üst üste memleketine ve hayatına dair sualler yöneltir. Hatta bu sorular bir ara o kadar keskinleşir ki genç müezzini inceden inceye incitecek bir raddeye varır. Deneyimli sanatkar, hem karşısındaki genci sınamak hem de o soğuk havayı dağıtıp gönlünü almak maksadıyla mağrur bir edayla şöyle der:

    – “Hafız, şöyle köyde bahçeye, tarlaya giderken eli kulağa nasıl atıyorsan, hele bir de burada eli kulağa at da, seni ve sesini dinleyelim” der.

    Hafız Şerif Tanındı, oturduğu o ahşap balkonun serinliğinde hiç istifini bozmadan elini kulağına atar ve öyle bir feryat koparır ki adeta balkondan gökyüzüne bir yıldız yükselir. İşittiği sesin tınısı karşısında Hafız Burhan‘ın hayretten adeta dili tutulur. Şerif, sesinin rüzgarıyla coşarak ayağa kalkar, balkonun parmaklıklarına doğru ilerler ve göğsünü doldurarak bir kez daha eli kulağa atar. İstanbul semalarında yankılanan bu muazzam sodayla üst üste üç harika uzun hava icra eder. Kulaklarının pası silinen, duyduğu bu sıra dışı yetenek karşısında adeta büyülenen Hafız Burhan, genç meslektaşını sevgiyle yanına oturtur. Ona mesleğin sırlarına dair nasihatler verirken şu tarihi iltifatı yapmaktan kendisini alamaz:

    – “Bak Hafız, seni dinlerken içimden ‘Yarabbi senden korkmayan kafirdir.’ dedim. Ben zannederdim ki, dünyada benden daha tiz sesli kimse yoktur. Kardeşim sizi tebrik ediyorum. Bu sesinizi muhafaza ediniz.”

    Bu muazzam tanışma ve üstadın hayranlık dolu takdiri, şüphesiz ki Hafız Şerif Tanındı‘nın musiki camiasındaki itibarını ve yerini bambaşka bir mertebeye taşır.

    1939 senesindeki o dehşet verici depremin üzerinden uzunca bir zaman geçmiş, memleketin o taze ve amansız acıları yavaş yavaş küllenmeye yüz tutmuştur. Yaşadığı büyük trajedinin ardından darmadağın olan Hafız Şerif Tanındı, yeniden İstanbul‘un o gürültülü hayatına dönüp dönmeme konusunda derin bir kararsızlık yaşamaktadır. Çevresindeki vefakar dostları, onun bu çökkün ruh halini dağıtmak ve bir nebze olsun teselli bulmasını sağlamak amacıyla komşu vilayetlere doğru küçük bir seyahate çıkmasını tavsiye ederler. Bu seyahatin ruhundaki derin yaralara merhem olacağına inanmaktadırlar.

    Dostlarının bu samimi tavsiyesine kulak veren usta sanatçı, eşyalarını toplayıp dertli dertli Erzurum yollarına düşer. O dönemlerde dadaşlar diyarı Erzurum‘da her tabakadan insanın, halk ozanlarının ve musiki meraklılarının uğrak yeri olan en meşhur mekan, Erzincan Kapı semtinde bulunan Münir’in Kahvesi‘dir. Bu mekanı böylesine cazip kılan şey, o devrin en ileri teknolojisi sayılan büyük bir gramofona sahip olması ve İstanbul’dan gelen en taze, en hit taş plakların ilk kez burada dönmesidir. Sırf bu yüzden şehir halkı ve dışarıdan gelen misafirler kahvehaneyi tıklım tıklım doldurmaktadır. Hafız Şerif Tanındı de bu şöhretli kahvenin namını işitir ve sessizce içeri süzülür. Boş bir masaya iliştiği an, gramofonun iğnesinden süzülen o tanıdık sesle irkilir; içeride tam da kendi plağı dönmektedir.

    Keklik gibi kanadımı süzmedim
    Murad alıp doya doya gezmedim


    Bu yanık türkü, adeta çilekeş Anadolu insanının bağrından kopan feryadın ta kendisidir. Plak bittikten hemen sonra, kahveye yeni giren sabırsız bir müşteri bu dokunaklı eserin hiç vakit kaybedilmeden bir kez daha çalınmasını talep eder. Ancak gün boyu aynı plağı çevirmekten bıkmış olan huysuz kahveci, ters bir edayla müşterinin bu arzusunu geri çevirir. Ortamın gerildiğini gören Hafız Şerif Tanındı, oturduğu sandalyeden ağırça doğrularak tezgaha doğru yürür ve esnafa hitaben:

    – “Kardeşim bunda ne var, bu plağın çalınmasını niye istemiyorsun?” diye sorar. Kahveci dertli bir şekilde iç geçirerek:

    – “Olmaz efendim, bu türküyü Erzincanlı Şerif söylemiş. Her gelen o plağı çalmamı istiyor. Plak eskir ya da kırılırsa bir daha bulamam” diyor.

    Tabii ki kahvehanedekilerin hiçbirinin karşısındaki bu mütevazı adamın o plağın asıl sahibi olduğundan haberi yoktur. Bu tatlı sitem karşısında keyiflenen Şerif, hafifçe tebessüm ederek meydan okur:

    – “O da kim oluyor ki, ben ondan daha iyi söylerim. İstersen plağı koy birlikte söyleyelim, bakalım kim daha iyi söylüyor.”

    Kahveci merakla ve biraz da sinirle plağı gramofonun iğnesine bırakır. Plaktaki ara nağme bitip o yanık ses odayı kapladığı an, Hafız Şerif Tanındı yüzünü pencereye doğru çevirir, elini kulağına atar ve canlı olarak plaktaki sesiyle düet yapmaya başlar. Kahvehanedeki herkes donakalmıştır; canlı ses ile plaktaki ses arasındaki o muazzam benzerlik karşısında adeta küçük dillerini yutarlar. O esnada müşterilerden biri heyecanla yerinden fırlayarak parmağıyla Şerif’i işaret eder ve avazı çıktığı kadar bağırır:

    – “Vallahi de, billahi de bu adam, o söyleyen adamın ta kendisi” diye bağırmaya başlar.

    Ortamda muazzam bir uğultu kopar, “odur, değildir” tartışmaları sürerken usta sanatkar tebessüm ederek kendisini nihayet ilan eder. Gerçeği öğrenen Erzurumluların gösterdiği muazzam hürmet, sevgi seli ve iltifatlar, uzun zamandır yüzü gülmeyen çilekeş sanatçıyı tarifsiz bir mutluluğa sevk eder. Orada ömürlük dostluklar kuran, yörenin yerel aşıkları ve sanatçılarıyla musiki meclislerinde diz kıran usta, yaklaşık iki ay boyunca Erzurum‘un o eşsiz kültürel ikliminden beslendikten sonra gönül huzuruyla memleketi Erzincan‘a geri döner.

    Büyük üstat Erzincanlı Hafız Şerif Tanındı‘ya ait, müzik tarihimizin mihenk taşları olan o nadide taş plak kayıtları ise kronolojik olarak şunlardır:

    1) Keklik Taşın Başında / Mecnunum Leylamı Gördüm (Sahibinin Sesi, Kat.No: AX.1953)
    2) Çıkar Yücelerden Yumak Yuvarlar / Dağlar Ağardı Kardan (Urfa Mayası) (Sahibinin Sesi, Kat.No: AX.1887)
    3) Ördek İsen Göle Gel / Bu Kara Yazıyı Kendim Yazmadım (Sahibinin Sesi, Kat.No: AX.1816)
    4) Küstürdüm Barışamam / Doldur Kadehleri Süzelim (Sahibinin Sesi, Kat.No: AX.1972)
    5) Kement Attım Dala Ben (Harput Mayası) / Kaşların İnce Mince (Sahibinin Sesi, Kat.No: AX.2300)
    6) Nasıl Methedeyim Sevdiğim Seni / Narman Kazasında Bir Gelin Gördüm (Sahibinin Sesi, Kat.No: AX.1972)
    7) Bir Gül İçin Bülbül Giymiş Kareler / Beni Öldürmeli Dövmeli Değil (Colombia, Kat.No: RT.17470)
    8) Üç Güzeller İndi Çaya / Dadey Dadey (Colombia, Kat.No: RT.17397)
    9) Doktor / Girdim O Yarin Bağına (Colombia, Kat.No: RT.17515)https://www.youtube.com/embed/IodBUktCENQ?rel=0&controls=0&showinfo=0 Kaynak:Türkü Dostları
Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.