“Kalp yönü” terkibini ilk defa Aziz Mahmut Hüdayi Camii imamından duymuştum. Adres soran birine aradığı yeri tarif ederken “şu kapıdan çık, kalp yönüne dön, 40-50 adım sonra…” Sağ elini sol kolunun üstüne iki kere vurarak o tarafı işaret etmesinden kalp yönü derken sol tarafı kastettiğini hemencecik anlamıştım. Ne güzel bir birleşim bu değil mi? Çok hoşuma gitmiş olacak ki konuşmalarımda yeri geldiğinde “sol taraf” yerine “kalp yönü” deyiveriyorum. Zenginleşeceksek de dilimizi zenginleştirelim. “Başka ihsan istemem”
– Usta sen de durdun durdun Mübarek Ramazan günü eski defterleri açtın. Sağ-sol davasını hortlatmanın sırası mi şimdi? Hem siyaset yazacaksan direk gir konuya. Ne öyle camiden, imamdan örnek vererek topu -pardon lafı- dolandırıyorsun. Dimdirek söyle ne diyeceksen! Anladık “kâr”ını muhafaza etmek için kırk takla atan sağ cenaha mensupsun. Onun için solun s’sini bile duymak istemiyorsun. Ortalama yurdum insanına niye bilmece çözdürür gibi adres tarif ediyorsun/uz. Bırak kalp/malp yönünü, “sola dön, marş marş” de yoluna gitsin gariban.
– Anlaşıldı, yazılara bir süre ara vermem hiç iyi gelmemiş. Ne kadar sabırsız okuyucu olmuşunuz böyle? Üslubumu bilmiyormuş gibi sohbetin ortasına daldınız. Tabi ki sözü biraz döndürüp dolaştıracağız. Giriş, gelişme, sonuç üçlüsünü dikkate almadan mı yazalım? Merak etmeyin, yeri gelince lafı gediğine çekinmeden yerleştireceğiz. Evet, politikaya da gireceğiz bu yazıda ama biraz sabır. Sonda yazacağımı başa alsaydım birçoğumuzun canı fena halde yanacaktı, devamını okumadan çekip gidecektiniz. Hacı sabır, hacı sabır…
Hocanın eliyle/koluyla yaptığı o işaret beni Üsküdar’dan alıp taa Mekke’ye, Harem-i Şerif’in merkezindeki Metaf Alanına götürdü. Bundan 22 yıl önce; 2003’te 40 yaşımda hacca gitmiştim. (Nasip edene hamd olsun.) Kâbe’yi dünya gözü ile ilk görüşüm. Yüreğim pır pır. Hacer-ül Esved’in karşısındayız. İlk tavaf ilk heyecan. Yerdeki çizginin hizasında yönümüz Kâbe’ye dönük, avuç içlerimiz havada Hacer-ül Esvet’i selamladık. Sonra Kâbe solumuzda kalacak şekilde saat yönünün tersine dönerek tavafa başladık. Neden sol? Çünkü kalbimiz solda. Kâinatın ritmine/ahengine dâhil olup dönerken, dünyanın ötelerle göbek bağı mesabesindeki Kâbe’ye kalpten bağlanmak için zamanı/saati bir kenara koymak lazım da ondan. Zaman, tavaf zamanı. Saatin aksine hareket etmek lazım. Ne hoş bir aksilik bu! Keşke hiç bitmese. Allah Teala gitmeyen/gidemeyen herkese nasip etsin. Hoca efendiler gidenler için de “an karibu’z-zamanda” (en yakın zamanda) tekrar gitmeleri için dua ediyorlar ya, bendenize kalsa bu bölümü duadan çıkarırım. Hele de umre için tekrar tekrar gitmek büyük bir vebale dönüştü.
Geçenlerde bizim cami cemaatinden Salih abi gelip benden helallik istedi. Ramazan umresine gidecekmiş. Bu kaçıncı umre? O bile sayısını karıştırıyor. Ben deyim yarım düzine, siz deyin bir düzine. Sadece Salih abi mi? Yüzlerce, binlerce yurdum Müslümanının ortak âdeti. Nerdeyse her sene umreye gidiyorlar. Tamam, biz de oraları gördük; tadı damağımızda, feyzi, bereketi dimağımızda kaldı ama Hac’dan sonra umreye gitmek bir türlü içimden gelmedi doğrusu. Nasip değilmiş demek ki. Bugünlerde gördüklerimizden, duyduklarımızdan, okuduklarımızdan sonra diyorum ki, “iyi ki de gitmemişim.”
– Hacım sen ne dediğinin farkında mısın? Şu yazdıklarını silmeyip öylece yayınlarsan yandı gülüm keten helva. Öyle bir linç yersin ki, seni biz bile kurtaramayız. Benden söylemesi.
– Tabi ki ne söylediğimin farkındayım. Lince de hazırım, buyursun gelsinler ben Gülhane parkındayım. Ama önce dinlenmeyi/okunmayı talep ediyorum Hâkim Bey! Cebindeki paranın tersine tavafa girip Müslüman kardeşine zarar verebileceği konusunda Hacı abiyi uyarmak istiyorum. Yazmazsam çatlardım. Canım yanıyor, içim daralıyor. Anlatayım biraz da sizin yüreğiniz dağlansın:
Zemheri ayında (sarı) Eşkıya dünyaya tekrar hükümdar oldu biliyorsunuz. Sarı yılan mı deseydim yoksa? Ya da haydut mu? Hiçbir insani ölçüsü yok. Zaten O katil devleti kuran dedeleri de böyleydi bunların. Astığı astık kestiği kestik. Olayın bizi ilgilendiren tarafı şu; gelir gelmez İsrail’e milyarlarca dolarlık silah sevkiyatı yapılmasını onayladı. Ajanslardan öğrendiğimize göre bunların içinde 1 tonluk MK 84 bombası da varmış. Geçen gün de televizyona çıkıp Filistinli kardeşlerimizi direk tehdit etti. “Eğer şunu şunu yapmazsanız dünyayı başınıza dar ederim. Hepinizi yok etmesi için ne gerekiyorsa İsrail’e göndereceğim.” Şu küstahlığa bakar mısınız?
Peki, bu değirmenin suyu nereden geliyor/gelecek? Baş harami bunun da çaresini bulmuş. Önceki döneminde tek ziyarette Arabistan’dan 450 milyar dolar araklamıştı. Bu sefer çıtayı daha da yükseltti. Televizyonda sırıtarak “Kral ve ailesi çok nazik insanlar. 1 trilyon dolar vermeyi kabul ettikleri için ilk yurtdışı seyahatimi Suudi Arabistan’a yapacağım” şeklindeki konuşmasını izledim. Bir trilyon dolar! Vay anasını sayın seyirciler! Dünyanın en büyük soygunu bu.
Arif olan ne demek istediğimi anladı aslında. Gene de biz içimizi yakıp kavuran acı gerçeği yazalım: Umreye gitmek için kuruş kuruş para biriktiren hacı amcanın helal parasının tersine tavafını yani. Sağdan sağdan işliyor bu lanetli çark. Hacının sağ cebinden çıkıyor, Arabistan Krallığının kasasına giriyor, oradan okyanus ötesindeki haydutun hesabına, oradan silah sanayinin çarklarının arasına dalıyor. Tonlarca ağırlığında sığınak delici bomba olarak çıkıyor. Sonrası malum. Ağır nakliye uçakları ile binlerce kilometrelik tersine yolculukla katillere teslim ediliyor. Ceddimizden emanet Filistin yerle bir ediliyor. Acı ama gerçek.
Vesselam…
Haklısınız
Hac ibadeti hariç ve birden çok umre yapmak yerine bu parayı Gazze ve Deprem bölgelerine göndermek daha doğru diye düşünüyorum