Yatılı okuldan sınıf arkadaşım Memiş Okuyucu, Tevfik İleri merhumun “Demek ki dün milletimiz için hayırlı bir iş yapmamışız Vasfiye Hanım!” sözünden yola çıkarak bendenize bir görev verdi: Milli Eğitim Bakanlığı dönemlerinde hakkında çıkan gazete haberlerini derleyip toparlamak. Başım gözüm üstüne de nasıl olacak bu iş? 70-75 sene evvelinin gazetelerini nereden bulacağız, hadi bulduk diyelim binlerce günlük gazete sayfasını bu kısa sürede nasıl tarayıp ilgili haberleri bulacağız? Bahane ararsan çok. Hele sen yola bir çık, aramaya başla, mutlaka bir kolayı vardır. Çünkü bu hayırlı bir iş.
İlk akla gelen Milli Kütüphane önümüze aşılmaz bir kale oldu dikildi. Ne yaptıysak, ne ettiysek olmadı. Bir sürü bürokrasi, prosedür, üyelik, olmadı abonelik, sistem arızası, vesaire… Pes ettim sonunda. Yokuş çetin, süre kısa. İnternette birkaç manşet var ama görüntüleme sayısı sınırlı. Gazeteler ücretli aboneliğe geçmiş. Son çare olarak yapay zekâya sormak zorunda kaldım. (Şimdiye kadar Z kuşağı görevi çoktan tamamlamıştı./mı acaba?) Bay Sûnî de derman bulamadı derdimize. Bir sürü laf salatasından sonra gazete manşetlerine gelince tık yok. Fotoğraf olarak gördüğü için orada ne yazdığını -şimdilik- okuyamıyor, okusa bile Tevfik İleri ile ilgili bölümü bulup kırpamıyor. Hayy Allah! Arayışa biraz ara verelim bari.
Yaklaşık 2 yıl önce halka oluşturup başladığımız ayet ayet, kelime kelime meal faaliyetimizin sonuna yaklaştık. 30. cüze geldik çok şükür. Beled Suresi 11 ve 12. ayetlerde bir kelime karşılıyor bizi: Akabe. “Fakat o, zor yokuşu aşamadı. O sarp yokuş nedir bilir misin?” Fesübhanallah.
Akabe; sarp yol, dağdaki aşılması zor dik geçit anlamına geliyormuş. Kur’an-ı Kerim’de mecazi olarak köle azat etmek, bir yetim veya yoksulu doyurmak; mümin, sabırlı ve Haktan yana kimselerden olmak gibi faziletler için kullanılmıştır. Mutasavvıflar bu kelimeyi “maksada ulaşmak için aşılması, yok edilmesi gereken tabii engeller ve nefsani bağlar olarak yorumlamışlar. Altı akabeden bahsediliyor: Refah, izzet, rahatlık, uyku, zenginlik, tamah. Dik bir yokuştur bu. Aşağıdan yukarıya tek tek aşılınca nurlar tecelli eder. Bu nurlar sırası ile mavi, sarı, kırmızı, siyah, yeşil, beyaz renkleri ve nihayet renksizlik. Feridüddin Attar akabe yerine vadi demeyi tercih etmiştir. Son derece zor ve tehlikeli olan 7 vadi sırası ile: Aşk, marifet, istiğna, tevhid, hayret, fakr ve fena vadileridir. Bu vadileri aşan salikin haline fark-ı sani denilmiştir. Bu hâl; yaratıcıyı yaratıcı, yaratılmışı da yaratılmış olarak görme ve bu ikisini birbirinden kesin çizgi ile ayırma halidir.
Ehli için çok küçük, bu fakir için büyük olan akabeyi aştım sonunda. O gazete sayfalarına ulaştım. Binlerce günlük nüshaları tarayıp Tevfik abimizle ilgili yazıları buldum çok şükür. (“Abi” diyorum, çünkü 26 Ekim 1950 günü Vatan gazetesindeki habere göre üniversite talebelerine hitap ederken şöyle bir cümlesine rastladım: “Ben belki bir Milli Eğitim Bakanı olarak, fakat daha çok sizin Tevfik ağabeyiniz olarak konuşacağım.” Biz de ilim talebesiyiz ya; O, bizim de Tevfik ağabeyimiz.)
Onca haber ve yazının içinden 215’ini kestim, ilgili cümlelerin altını çizdim, çerçeye aldım. “Bilgi Şöleni” formatında gerçekleşecek anma programında paylaşmak üzere dağarcığıma koydum. Bu noktada âcizane şunu belirtmeliyim ki Tevfik Ağabey tüm akabe vadilerini alnının akı ile geçmiş bir adam gibi adamdır. Onun vatanperver bir münevver, mütevazı bir derviş, çetin bir mücadele neferi olduğuna şahitlik ediyorum. Bakanlığının ilk günlerindeki şu sözleri niyetinin ne kadar halis olduğunu açıklıyor: “Hülasa bu mübarek yurdu en kısa zamanda manen ve maddeten bir cennet haline getirecek ve icabında bu cennet vatan uğruna hayatını seve seve verecek vatanperver, ahlaklı Türk gençlerini yetiştirmek bizim şerefli ve mukaddes vazifemizdir.”
“Hocam Rize’ye geliş ve Rize’den İstanbul’a dönüşünüz için uçak biletleriniz hazır. Tarih-saat bilgisini ve sizi havaalanından karşılayacak şoför arkadaşın telefonunu size mesajla gönderdim.” Marifet-iltifat penceresinden bakınca çok güzel hareketler bunlar. Allah razı olsun. Amma ve lakin bu işte bir kekrelik hissettim sanki. Akabe bunun neresinde? Bize geçecek vadi kalmamış mı, Tevfik abimiz mi aşmış tüm akabeleri? Bir buçuk – iki saatte İstanbul’dan Rize’ye gitmek güzel de, ne bileyim işte.
Bu kış gününde yürüyerek gidecek değiliz ya! Haydi vakitlice gidelim havaalanına. “Beyefendi, beş dakika önce Rize uçağının check-in’i kapandı. Uçağı kaçırdınız yani.” “Nasıl yani” dedim mi, demedim mi hatırlamıyorum. “Bunda da var bir hayır.” Söz verdik, gideceğiz ama. Uçak olmadıysa, otobüsle. Varsın arkadaşlarım akşam çayını bensiz içsin.
“İstanbul istikametinden Rize istikametine gitmekte olan Sahil Seyahat’in sayın yolcuları. Kaptanınız yarım saat yemek ve ihtiyaç molası vermiştir. Kaynaşlı Akabe Tesislerine hoş geldiniz.” Anonsu duyduğum anda tatlı bir tebessüm belirdi yüzümde. Vakit gece yarısını geçmiş, yılın ilk karı yağmış, Yola çıkalı 4 saat olmuş… İstanbul arkada kalmış, zorlu Bolu Dağı geçidi önümüzde bizi bekliyor. Tevfik Abimiz 16.11.1959 günü Milliyet gazetesinde yer alan demecinde şöyle diyor: “Tereddütsüzce söyleyebilirim ki Türk maarifinin dünü ile bugünü arasındaki fark, dünkü Ankara-İstanbul yolu ile bugünkü Ankara-İstanbul yolu arasındaki fark kadar büyüktür.” Köprünün altından çok sular aksa da o yol, bu yol işte. Bolu dağını delip zoru kolay eyleyenlere selam olsun. Gerede ayrımında bir sürpriz daha çıktı karşımıza. Karadeniz istikametine giden meşhur “Dereyolu” kar ve tipi nedeniyle kapanmış. Trafik tamamen durdu, dakikalarca bekledik. Kaptanımız çareyi Ankara istikametine devam etmekte buldu. Ne güzel bir çare bu. Gündüz geçseydik Ankara kuzey çevre yolundan Cebeci’yi görebilir miydim acaba? Gece vakti göremesek de yakınından geçerken ruhaniyetini yâd etme fırsatını kaçırmadım tabi ki. Gece gece hüzünlendim. O anda gazete sayfaları arasında ruhum sıkılınca terasa çıkıp denize bakmam, Kınalıada’nın arkasındaki Yassıada’yı fark etmem ve hüzne gark olmam geldi aklıma.
Kırıkkale’den sonrası Samsun yol ayrımı. Malum Tevfik abimiz Samsun milletvekili idi. O günün şartlarında kim bilir ne zorluklarla şu beldeleri dolaşmıştır. Sonra ver elini Karadeniz Sahil Yolu. Gene bir gazetede okudum, tıpkı Boğaziçi Köprüsü gibi bu yol da O’nun hayalinden geçen bir proje imiş. Gün ağardı, otobüsümüz her yerde dura dura yol aldı. Sağda yeşil dağlar, solda mavi deniz… daha ne olsun?
Sonunda Rize’ye vardığımda ertesi gün akşam olmak üzere idi. Yaklaşık 20 saat süren bir yolculuk. Uykusuzluk, yorgunluk ne kelime? Huzurlu ve mutlu birini görmek isteyen bu garip yolcunun yüzüne baksın. Ucundan kıyısından akabe (zor yokuş) imtihanından çıkmanın huzuru. Artık gerisi kolay. Konuşma sırası gelince sahnedeki dev ekrana yansıyan gazete kupürlerini dilin döndüğünce anlatmaya çalış. Yalnız hız ve haz çağında süre problemi belimi bükmeseydi iyi olacaktı. Bize ayrılan 15 dakikanın bittiği hatırlatıldığında dağarcığımdakilerin yarısına bile gelmemiştim. Daha hızlı olmam mümkün değildi. Olsun, önemli olan bu yolda olmak. Gerisi nasip işi. Demek ki nasip bu kadarmış.
Vesselam…
Zihni Yıldız