eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Yusuf Alpaslan ÖZDEMİR

Öncelikle muallim. Selçuk Üniversitesinde Türk Dili ve Edebiyatı alanında yüksek lisansa devam ediyor. Konya’da yaşıyor. Bir orta öğretim kurumunda Edebiyat Muallimi, yanı sıra çeşitli edebiyat dergilerinde yazıları yayınlanan, yerel bir gazetede düzenli olarak kültür sanat sayfaları hazırlayan bir kul, bir okur-yazar.

    Tutunamayanlar Tutunabildi mi?

    Tutunamayanlar neden az okundu?

    Mühendis ve yazar Oğuz Atay’ın kült eseri “Tutunamayanlar” 1971–1972’de TRT Roman Ödülü aldı, 1972’de kitap olarak yayımlandı. Bu afili karşılama töreninin ışığı kısa bir zaman sonra söndü. Roman, dönemin okur beklentisine ters düştü.

    Türkiye’de roman hâlâ büyük ölçüde toplumcu gerçekçi çizgideydi. Açık olay örgüsü. Tanıdık tipler. Doğrudan mesaj; Atay ise parçalı bir yapı kurdu. İç monologlar kullandı. İroniyle yazdı. Metnin dili bilinçli olarak kırık ve oyunluydu. Okur için yorucuydu.

    Biraz daha açayım; ‘Tutunamayanlar’ hacimli ve çok katmanlı bir romandı. Ansiklopedik bölümler vardı. Şiir, parodi, sözlük, tutanak gibi türler iç içeydi. Bu yapı yabancı geldi dönemin ve bugünün okurlarına. İkincisi içerik. Roman ideolojik bir “doğru” sunmuyordu. Bireyin yabancılaşmasını, tutunamamasını, iç parçalanmasını anlatıyordu. Dönemin politik kutuplaşmasında bu tavır “boşluk” gibi algılandı. Üçüncüsü dil. Yüksek ironi. Kültürel göndermeler. Okurdan aktif katılım istiyordu. O günün yaygın okuma alışkanlığı buna hazır değildi.

    Nasıl Karşılandı?

    Eleştirmenlerin bir bölümü romanı “anlaşılmaz” buldu. Kimi “gereksiz deneysellik” diye tanımladı. Kimi “yerli olmayan bir üslûp” suçlaması yöneltti. Satışlar düşüktü. Geniş okur kitlesi ilgisiz kaldı. Buna karşılık küçük ama dikkatli bir çevre eserin özgünlüğünü fark etti. Fakat bu fark ediş, yaygın bir okuma dalgasına yazık ki dönüş/e/medi.

    Şu hakikati netleştireyim. Netleştirelim. “Anlaşılmaz” yaftası da vardı.  Roman, dolaşıma girmiyor. Kulaktan kulağa yayılmıyor.

    Oğuz Atay, bir gün arkadaşlarına; “benim roman hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye soruyor. Ortam buz kesiyor. Kimse ses çıkar/a/mıyor. Dahası, masadakilerin önemli bir kısmı romanı okumamış. Bu, “geniş okur”dan önce, “yakın çevre”de bile romanın karşılığının zayıf olduğunu gösteriyor. Oturanlardan biri de Selâhattin Hilav diyeyim; ötesini siz hesap edin.

    Peki “anlaşılmaz / deneysellik / yerli değil” suçlamaları nereden beslenmektedir? Bu suçlamaların zeminini kazıyalım. Roman ilk anda “okunmadığı” için, hakkında konuşanların bir kısmı romana değil, metnin yarattığı algıya tepki veriyor.
    Bir de şu var. İletişim’in sunuş yazılarında, romanın yayımlanmasının ardından “önemli bir tartışmanın odağında yer aldığı” vurgulanıyor. Yani ses çıkıyor ama satışa dönüşmüyor. Bu ikilik çok tipik. “Konuşulan ama alınmayan kitap.” Ne ilk, ne de son…

    Oğuz Atay bu ilgisizliğe nasıl baktı?

    Günlükleri ve söyleşileri birlikte okunduğunda görülen temel tavır şudur: Atay kırgındır fakat şaşırmamıştır. Evet, okunmamak onu incitmiştir; lâkin bunu kişisel bir başarısızlıktan ziyade zamanla ilgili bir sorun olarak görür. Yazdıklarının kendi çağının okuruyla örtüşmediğini, arada bir “zaman farkı” bulunduğunu düşünür. Günlüklerindeki sık sık “yanlış zamanda yazmak” duygusu bu kanaatimize şahitlik etmektedir.

    Atay “anlaşılmama” meselesini basit bir zevk farklılığına indirgememiş; okurdan çok, eleştirinin yüzeyselliğine içerlemiştir. Günlüklerinde eleştirmenlerin metne nüfuz etmeden, biçime yahut “alışılmadık” yapıya bakarak hüküm vermesinden rahatsız olduğu açıkça hissedilmektedir. Kendini savunmaktan çok, edebiyat ortamının düşünsel sığlığını sorun etmektedir. Bu yüzden “beni anlamıyorlar” yakınmasından ziyade, “bu edebî dili tanımıyorlar” noktasında durduğunu müşahede ederiz.

    Oğuz Atay, okunmamayı, Türkiye’de bireyi merkeze alan edebiyatın henüz yerleşmemiş olmasıyla ilişkilendirmiştir. Dönemin roman anlayışının daha çok kolektif kimliklere, ideolojik tutarlılığa ve doğrudan mesaja dayandığını düşünmekte; halbuki, bireyin iç parçalanmasını, yalnızlığını ve zihinsel dağınıklığını yazmaktadır. Bu nedenle metninin, dönem okurunun alıştığı anlatı kalıplarıyla örtüşmediğini kestirmiş, anlaşılmamayı kişisel bir eksiklik değil, edebî iklimin bir sonucu olarak okumuştur.

    Günlüklerde en belirgin duygu kırgınlıkla karışık bir bekleyiştir. Atay, umutsuz değildir. Yazdıklarının bir gün, “zamanı gelince” okunacağını düşünür. Kendini “okurunu bekleyen yazar” olarak görür. Bu bekleyiş bilinçli bir kabuldür. Bugün okunmamanın, yarın da okunmayacağı anlamına gelmediğine inanır. Bu yüzden metnini basitleştirmez, biçiminden ödün vermez ve okurun beğenisine göre kendini yeniden kurmaz.

    Söyleşilerinde de aynı tutumun sürdüğünü fark ederiz. Romanının “zor” bulunmasını bütünüyle reddetmez; fakat bu zorluğun “gereksiz deneysellik” olarak küçümsenmesine karşı çıkar. Zorluğu bir estetik tercih olarak savunur. Okuru yoran yapının, düşünceyi açan ve derinleştiren bir yapı olduğunu ifade eder. Yani anlaşılmama ihtimalini göze alarak yazdığını kabul eder, bunun edebî değeri düşüren bir kusur olmadığını da ısrarla vurgulamıştır.

    Yazar kendisini yalnız hisseder, ancak “yalnız bırakılmış bir yazar” gibi konuşmadığını söylemeliyiz. Yalnızlığı yazarlığın doğal bedeli olarak görür. Popüler olmamakla doğru yazmamak arasına kesin bir sınır çizer. Günlüklerinde nicelikten çok nitelik vurgusu belirgindir. Az sayıda ama dikkatli okurun, geniş fakat yüzeysel bir okur kitlesinden daha anlamlı olduğunu düşünür. Bu yüzden okunmamayı bir tür süzgeç gibi de algılar; metninin herkese değil, metne gerçekten girebilen okura ulaşmasını önemser.

    Bugün…

    Bugün rahatlıkla şunu söyleyebiliriz: Oğuz Atay’a bakış, nicelikten çok, nitelik bakımından hâlâ sorunludur. Okunuyor, alıntılanıyor, sosyal medyada dolaşıma giriyor, akademide sıkça çalışılıyor. “Tutunamayanlar” artık kült bir roman, nokta. Ancak; bu yaygınlık, metnin gerçekten kavrandığı anlamına da gelmiyor. Atay bugün daha çok “alıntılanan” bir yazar. Parlak cümleleri, ironi yüklü pasajları ve “tutunamama” hâli, bağlamından koparılarak bir duygu dili hâline getirilmekte ve roman, bireyin zihinsel parçalanmasını ve modernliğin yarattığı iç çöküşü tartışan derin bir eserden çok, bir ruh hâli sembolüne indirgenebiliyor.

    Anlama meselesinde ise iki ayrı okur profili belirgindir. Bir yanda metnin biçimini, ironi düzeylerini, parodi katmanlarını ve kültürel göndermelerini ciddiyetle çözmeye çalışan okur ve akademik çevre… Bu çevre Atay’ı Türk edebiyatında modernist kırılmanın temel figürlerinden biri şeklinde okuyor. Diğer yandaysa romanı daha çok “kendini bulma”, “yalnızlık”, “hayata tutunamama” duygusu üzerinden, psikolojik bir aynaya çeviren geniş bir okur kitlesi bulunmaktadır. Bu ikinci okumacılar Atay’ı popülerleştiriyor, ama metnin estetik ve düşünsel derinliğini daraltmaktadırlar.

    Evet, ilgi açısından bakıldığında Oğuz Atay artık marjinal değil, merkezde; kitapları sürekli baskıda, üniversitelerde ders konusu, genç okurlarca “benim yazarım” denecek kadar sahiplenilmektedir de bu sahiplenme çoğu zaman metnin zorlayıcı yanlarını törpülemektedir. Parçalı yapı, ansiklopedik bölümler, türler arası geçişler ve yoğun ironi, gerçek mânâda okunmaktan çok, duygusal bir yakınlık içinde geçiştirilebiliyor. Yani bugün Atay okunuyor okunmasına ancak çoğu zaman “rahatlatıcı bir yalnızlık yazarı”na dönüştürülerek okunuyor. Oysaki ‘Tutunamayanlar; rahatlatan değil, yüzleştiren bir romandır.

    Hasılı ve’l-kelâm; “Tutunamayanlar” az okundu, zamanının ilerisindeydi çünkü. Biçimi zor, mesajları dolaylıydı. Okur alışkanlığıyla çatıştı. İlk anda dışlandı. Atay bunu kişisel bir başarısızlık değil, edebî bir gecikme olarak gördü.

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.