Zamanla bazı temel kavramlar unutuluyor ve üzeri külleniyor. Kullanılamaz hale geliyor. Biz de hatırladıkça bir yakınımızı kaybetmiş gibi oluyoruz. Bunlardan birisi Salih insan deyimidir. Bir gün Havariler Hazreti İsa’ya ‘ey Salih öğretmen ve muallim’ diye hitap ediyorlar. Hazreti İsa bunu kabullenmekten imtina ediyor ve sadece salih olanın yüce yaratıcı olduğunu beyan ediyor. Hadislerde Peygamberimiz de ‘Hıristiyanların İsa Aleyhisseelamı övdüğü gibi beni övmeyin’ buyurmuştur. Nitekim başta Matta olmak üzere mevcut İncil’lerde Hazreti İsa kendisine salih kimse olarak hitap edilmesini karşı çıkıyor. Ama bu saygıya ve hürmete engel teşkil etmez. Hürmeti kırmak olmaz.. Nitekim ayette müminlere şöyle hitap edilmektedir: Ey insanlar! Allah’a ve Peygamberine inanasınız, ona yardım edesiniz, ona saygı gösteresiniz ve sabah akşam Allah’ı tespih edesiniz diye (Peygamber’i gönderdik.)” [1] (https://kuran-ikerim.org/fetih-suresi-9.ayet-meali-48-9)
Toplumlar sürekli olarak dönüşüm geçiriyor ve eski kültürlerin etkisi kayboluyor. Bu da toplumun devranı ve döngüsüyle alakalı bir durumdur. İmam Rabbani’nin ifadesiyle bir sünnet giderse yerine bir bidat gelir. Bu kavramların da yeri doldurulamıyor ve hayatımızda boşluk ve burukluk bırakıyor. Bunlardan birisi berekettir. Hazreti Peygamberin mucizeleri arasında az yemeği bereketiyle çoğalttığı mervidir. Bereket görünmez bir biçimde nimetin çoğalmasıdır. Teberrük de buradan türemiştir. Son devirlerde bereket azalmış teberrük de kalmamıştır. Hamalı Şeyh Muhammed el Hamid günümüzde hakiki tasavvuf erbabının kalmadığını sadece teberrük şeyhlerinin kaldığını ifade etmektedir. Demek ki zaman bu kaydı düşürdü. Zemin olgun ve kamil insanların yetişmesine pek imkan tanımıyor. Üzüm üzüme bakarak karardığını söylerler. Üsve-i hasene olmadan kamil insan da yetişmez. Teberrük şeyhi kaim makam manasındadır. Bereket görünmeyen bir biçimde nimetlerin çoğalmasıdır. Yani bir nevi nimetin gölgesi oluşmasıdır.
Bu anlamda zaman zaman ‘hayatta bet bereket kalmadı’ deriz. Arkası kesilen kavramlardan birisi de feyzdir. Feyz ise manevi havanın yayılması ve taşar hale gelmesidir. Maddi eşyadan zevk alırsınız ama feyz alamazsınız. Onun makamı ayrıdır. Feyz mutluluk kat sayısını artırır. Bu mesele nur misali gibidir. Kur’an müminler için ‘nurları önlerinden gider’ buyurmaktadır. Bu nur maddi ışık değil manevi ışıktır. Feyz de manevi ibadetlerin zevkinin varmaktır. Bu zevk hali mühim bir noktadır. Sufiler ‘men lem yezuk la yarif’ demişlerdir. Yani tatmayan bilmez. Dışarıdan kavranılan bir durum ve keyfiyet değildir. Hatta sufiler zaman zaman şu sözleri söylemişlerdir: Dünya ehli bizim içinde bulunduğumuz zevki sefayı bilse bunu ele geçirmek için kılıçlara saldırırlardı demişlerdir. Ama atmosferine girmeden bu vasatı yakalamak mümkün değildir. Ancak pencereden seyredersiniz!
Abdulkadir Geylani’nin Fuyuzat er Rabbaniye/Rabbani feyizler adıyla bir eseri vardır. Şemseddin Yeşil de Fuyuzat namıyla bir tefsir kaleme almıştır. Fuyuzat batini bir yansıma ve zevkler bütünüdür. Bugün camilerde veya vaazlarda pek feyizden söz edilmiyor. Zira o ortam yani feyizli haller kalktı. Feyz saçan nurani insanlar pek kalmadı. En azından eskisi kadar bu atmosferi solumuyoruz.
Hindistanlı Şeyhü’l İslam Hüseyin Ahmet Medeni’nin hayatını okurken orda bir ibareye rastladım. ‘Manevi/ruhi feyzi ve ilmi Hindistan’ın ötesine taşmıştı’ deniliyor. Feyzi ve ilmi dört ciheti kaplamış Hindistan sınırların ötesine taşmıştı. Afganistan ile Afrika, Burma ve Bangladeş bunlardan bazılarıdır. İlim beyne hitap ettiği gibi feyz de ruha ve gönle hitap etmekte ve orada çağlamaktadır. Kısaca ruhi çağlamaya biz feyiz diyoruz.
Hızır aleyhisselam bulunduğu yerleri yeşillendirirmiş salih insanlar da etraflarını feyze gark eder.
İlminiz ve feyizleriniz bol olsun!
Mustafa Özcan