eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Yusuf Alpaslan ÖZDEMİR

Öncelikle muallim. Selçuk Üniversitesinde Türk Dili ve Edebiyatı alanında yüksek lisansa devam ediyor. Konya’da yaşıyor. Bir orta öğretim kurumunda Edebiyat Muallimi, yanı sıra çeşitli edebiyat dergilerinde yazıları yayınlanan, yerel bir gazetede düzenli olarak kültür sanat sayfaları hazırlayan bir kul, bir okur-yazar.

    Türkçenin Yeniden Kurulduğu Günler

    Dil, bir toplumun hem anlaşma vasıtası hem de hafızasını, düşünme biçimini ve geçmişle kurduğu ilişkiyi taşıyan en önemli kültürel yapılardandır. Bundan mütevellit Cumhuriyet dönemindeki dil hareketini Türkçenin sadeleştirilmesi, araştırılması ve geliştirilmesi yönündeki büyük çabayla, öte yandan devletin yaşayan dile doğrudan müdahale ettiği uygulamaları birlikte görme marifetiyle değerlendirmeliyiz.

    Türkçenin sadeleştirilmesi düşüncesi 1932’de ortaya çıkmadı. Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde de yazı diliyle konuşma dili arasındaki mesafe tartışılmış, özellikle Tanzimat’tan sonra halkın anlayabileceği bir yazı dili oluşturma düşüncesi güçlenmişti. Cumhuriyet dönemindeki temel değişiklik, dil meselesinin aydınların ve edebiyatçıların tartıştığı bir konu olmaktan çıkarak devlet politikasının merkezine yerleşmesiydi. 1928’de alfabenin değiştirilmesi bu dönüşümün önemli bir aşamasıydı. 12 Temmuz 1932’de Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin kurulması ve 26 Eylül’de Birinci Türk Dil Kurultayı’nın toplanması ise daha geniş bir programın kurumsal temelini oluşturdu. Amaç birkaç kelimeyi değiştirmekten ibaret değildi. Anadolu ve Rumeli ağızlarından derlemeler yapılması, eski metinlerin taranması, sözlük ve gramer hazırlanması, terimlerin Türkçeleştirilmesi ve Arapça-Farsça kökenli kelimelere karşılıklar bulunması da programın içindeydi. Bu bakımdan 1930’ların dil hareketini masa başında kelime uydurmadan müteşekkil saymak görmek haksızlık olur. 1933’ten itibaren yoğun derleme ve tarama çalışmaları yürütüldü, 1935’te yaklaşık 120 bin derleme fişine ve 150 eserin taranmasına ulaşıldığı açıklandı. 1934’te yayımlanan Tarama Dergisi bu çalışmaların önemli çalışmalarındandır. Tüm bu emeğe karşın eski veya yabancı kökenli olduğu düşünülen bir kelimenin yerine hangi kelime konulacağı minvalinde dil politikasının en zor problemi zuhur etti.

    Bir kelime, sözlük anlamıyla birlikte kullanıldığı bağlam, çağrışımları, cümle içindeki işlevi, üslûp değeri ve toplum tarafından benimsenmiş olmasıyla da dildeki yerini belirler. Nitekim dönemin reform yanlısı yazarları arasında dahi mesele tartışılıyordu. Falih Rıfkı Atay’ın 2 Aralık 1934 tarihli Ulus gazetesindeki yazısı, eski ifadelerin kelime kelime çevrilmesinin yapay bir dil doğurabileceği konusunda önemli bir misaldir. Böylece tartışma kelime değiştirme meselesi olma meselesini aşıp cümle yapısına ve doğal anlatıma da uzanıyordu.

    1935’te ise yeni bir aşamaya geçildi. Mayıs ayından itibaren gazetelerde Türk Dili Araştırma Kurumu tarafından hazırlanan günlük beşer kelimelik “Öz Dil” listeleri yayımlanmaya başladı. 15 Mayıs tarihli Ulus’ta Dil Cemiyeti’nin gazetelere ve dergilere günlük listeler göndereceği bildirildi. 16 Mayıs tarihli Anadolu’nun 5. sayfasındaki duyuruda ise gazetelerin bu kelimeleri yayımlayıp kullanmaları istendi. 18 Mayıs’ta Son Posta üçüncü listeyi “Öz Dil Çalışmaları” başlığıyla verdi ve okuyucularından yeni kelimeleri öğrenip gazeteye gönderecekleri yazılarda kullanmalarını istedi. Artık tavsiye edilen bir sadeleşmeden ziyade basının dilini belirli bir yönde değiştirmeye yönelik örgütlü bir uygulamadan söz etmek gerekir.

    Listeler son derece dikkat çekicidir. “İtimat-güven”, “itimat etmek-güvenmek”, “asayiş ve emniyet-güvenlik”, “huzur ve sükûn-baysallık”; “ehemmiyet-önem”, “merasim-tören”, “müsavi-eşit”; “idare-yönetim”, “sevk ve idare-güdüm”, “sevk-i tabiî-içgüdü”; “tahlil-çöze”, “müzakere-görüşme”, “münakaşa-aytışma”, “efkâr-ı umumiye-kamoy”; “havali-dolay”, “banliyö-yöre”, “muhit-çevre”, “zelzele-deprem”; “matbuat-basın”, “vazife-ödev”, “neşriyat-yayın”, “vasıta-araç”; “tamir-onarım”, “tamim-genelge”, “ekseriyet-çoğunluk”, “ekalliyet-azınlık”; “şimal-kuzey”, “cenup-güney”, “şark-doğu”, “garp-batı”; “gıda-besin”, “davet-çağrı”, “ziyafet-şölen”; “şüphe-tereddüt” çizgisindeki karşılıklar ve daha birçok öneri aynı sistem içinde kamuoyuna yayıldı.

    Uygulamanın kapsamı Haziran ayında daha da netleşti. Son Posta’nın 15 Haziran tarihli sayısında “tamir-onarım”, “tamim-genelge”, “timsal-sembol”, “ekseriyet-çoğunluk”, “ekalliyet-azınlık”; 16 Haziran’da “ihmal-savsamak”, “kaide-kural”, “tarif-tanım”; 17 Haziran’da “kurun-u ûlâ-İlkçağ”, “kurun-u vusta-Ortaçağ”, “kurun-u ahire-Sonçağ”, “güzide-seçkin”; 18 Haziran’da “şimal-kuzey”, “cenup-güney”, “şark-doğu”, “garp-batı”; 20 Haziran’da “davet-çağrı”, “davetname-çağrılık”, “ziyafet-şölen” gibi karşılıklar yayımlandı. Tan gazetesi 21 Haziran’da o güne kadar çıkan 34 listedeki kelimeleri alfabetik olarak topladı ve okuyucularına sayfayı kesip saklayarak küçük bir sözlük gibi kullanmalarını önerdi. Bu tutumdan uygulamanın günlük gazete haberinden çıkarılıp okuyucunun dil alışkanlığını değiştirmeye yönelik bir eğitim faaliyetine dönüştüğünü müşahede ederiz.

    4 Temmuz 1935 tarihli Cumhuriyet’te yayımlanan Türk Dili Araştırma Kurumu Genel Sekreterliği açıklaması ise sürecin en açık belgelerinden biridir. Kırk sekiz adet beşer kelimelik liste tamamlanmış, yeni listelerin kılavuz basılıncaya kadar gönderilmemesine karar verilmiş ve gazetelerle dergilerden 48 listedeki kelimeleri topluca basmaları, eski Osmanlıca karşılıklarını artık kullanmamaları istenmiştir. Resmî bildirilerle devlet adamlarının söylev ve demeçlerinde de bu kelimelerin kullanılacağı, Anadolu Ajansı’nın çevirilerinde aynı esaslara uyacağı belirtilmiştir. 5 Temmuz’da Tan, listeleri topluca yayımlamıştır.

    Bu toplu listede dönemin dil politikasının genişliği tüm boyutlarıyla görülebilir: Askerî-Süel; abide-anıt; aciz-eskin; arz ve talep-sunum ve istem; asayiş ve emniyet-güvenlik; aleyh-karşı; amil-etke; azm-dölen; ekseriyet-çoğunluk; ekalliyet-azınlık; ehemmiyet-önem; mühim-önemli; efkâr-ı umumiye-kamoy; emanet-inam; banliyö-yöre; feragat-özgeçi; fıkra-bölek/anlatık; fesat-boz; facia-acın; gıda-besin; gıpta-imren; güzide-seçkin; güzergâh-geçek; haset-günü; hikâye-öykü; hülâsa-özet; hür-özgen; hürriyet-özgenlik; hâkim-egemen; hâkimiyet-egemenlik; hitap-ayta; hatip-aytaç; ihtikâr-vurgunculuk; müht ekir-vurguncu; ihtiyat-saknı; imtihan-sınaç; iktidar-erk; iktisap-edinç; idare-yönetim; inkılâp-devrim; intihap-seçim; lütfu ihsan-kayra; muayene-bakı; muafiyet-bağışıklık; muhbir-duyurucu; mecra-yatak/akağı; mani-engel; mahreç-çıkıt/sürüt; müstehlik-yoğaltman; mahsul-ürün; müstahsil-üretmen; merasim-tören; müsavi-eşit; mektep-okul; muallim-öğretmen; mütehassıs-uzman; muhtelif-türlü; müteferrik-ayrık; muhit-çevre; müstakil-erkin/bağımsız; münevver-aydın; müessir-etki; müsadere-alanç; müsrif-savurgan; nasihat-öğüt; nâsih-öğütçen; nutuk-söylev; neşriyat-yayın; seviye-düzey; sevk ve idare-güdüm; sevk-i tabiî-içgüdü; safha-evre; ticaret-tecim; tüccar-tecimer; seciye-ıra; serbest-özgür; tezat-karşıt; taziyet-başsağlığı; sukutuhayal-umusa; şayan-ı dikkat-dikkate değer; şark-doğu; şimal-kuzey; cenup-güney; garp-batı; vecibe-ödev; vazife-ödev; tayin-bel it/atama; takdir etmek-değerlemek; tadil etmek-değiştirmek; tamir-onarım; tamim-genelge; timsal-sembol; teberru-verit; tahlil-çöze; tesanüt-dayanışma; tevazün-denklik; zelzele-deprem; zaruret-zorağı; ziyafet-şölen.

    Listeyi bugünden yorumlarsak karşımıza nasıl bir fotoğraf çıkmaktadır? “Anıt, önem, çoğunluk, azınlık, uzman, seçim, devrim, egemenlik, güvenlik, özet, öykü” gibi kelimeler bugün son derece tabiî görünürken “baysallık, özgenlik, uzuğ, kamoy, yoğaltman, zorağı” gibi birçok karşılık ya kaybolmuş ya da tutunamamıştır. Hasılı, bir kelimenin yaşayacağına devlet yahut gazeteler değil nihai olarak toplum karar verir.

    ‘Yasaklanan kelimeler’ tabirine de bir parantez açmam isabetli olacaktır. Belgeler, toplumun bütünü için cezaî yaptırıma bağlanmış bir kelime yasağından ziyade özellikle gazete ve dergilere yönelik merkezî ve kurumsal bir ‘kullanılmayacak’ talimatını göstermektedir. Bilimsel açıdan daha doğru ifade, 1935’te Türk basınında belirli Osmanlıca karşılıkların terk edilmesi yönünde devlet destekli bir dil politikasının uygulanmış olduğudur. Tabloyu “dil devrimi başarıyla gerçekleşti” yahut “halk bunu reddetti” diye açıklamak da mümkün değildir. Reformun içinde gerçek bir araştırma, derleme ve kurumsallaşma başarısı; aynı zamanda hızlı ve mekanik kelime değişikliklerinin yapay anlatım doğurabileceği, okuyucunun zorlanabileceği yönündeki eleştiriler de vardır. Nitekim 1935’in sonlarına doğru halk dilinde yerleşmiş bazı yabancı kökenli kelimelerin tasfiyesinden vazgeçilmeye başlanmış, 1936’da Güneş-Dil Teorisi’yle dil politikasının düşünsel çerçevesinde yeni bir yönelim ortaya çıkmıştır. Güneş-Dil Teorisi bugün bilimsel olarak kabul edilen bir teori olmadığı akıllardan çıkmamalıdır. dönemin dil politikasındaki yön değişimini anlama bakımından tarihî önemi vardır; o kadar.

    Bir büyük mütefekkirimizin şahitliğine, diğer deyişle kaynaklığına başvurmak da yerinde olacaktır. Rahmetli D. Mehmet Doğan; milletin geçmiş metinlerine erişiminin zorlaşmasının dil meselesiyle sınırlı kalamayacağını, tarih ve kültür hafızası bakımından da sonuçlar doğurabileceğini ifade eder. Doğan’ın Arapça ve Farsça etkisini azaltma, Osmanlı yazı diliyle mesafeyi artırma, yeni bir millî kültür dili oluşturma ve İslâmî kültür çevresinden kopma zaviyesinde tarihî ilişkiler bulunabilineceği fakat bunların aynı amacı taşıdıkları yönündeki iddialarını ispatlamak için İnönü’nün metinleri, CHP belgeleri, Dil Kurumu tutanakları, Meclis konuşmaları ve dönemin din politikası belgeleri birlikte incelenmelidir. Doğan’ın sadeleşmeyle tasfiye arasındaki farkı daha keskin biçimde ayırması, etimoloji ile kullanım arasındaki farkı öne çıkarması ve her kelimeyi tek tek incelemesi hâlinde, haklı olduğu birçok noktayı daha güçlü bir bilimsel zemine oturtabileceği de açıktır.

    1930’ların dil hareketini kusursuz bir dil kurtuluşu olarak görmek mümkün değildir. Hareketin geçmişi silme girişimi amacına daha yakın olduğumu söyleyeyim ama bu da epey bir araştırma, arşivlerde dolaşma gerektirmektedir. Geldiğimiz noktada ortada devrim diye tanımlanabilecek, tören mertebesinde kutlanacak bir başarı da söz konusu değildir. Çok sert olmayacağına kanaat getirsem ‘celladına aşık olma’ hali diyeceğim ama az önce yazdığım gibi deliller somut şekilde ve bütünüyle ortaya konmalıdır. Ben bu kutlu çabada dönemin önemli olaylarının sacayağı birkaç gazetesini incelemekle bir adım atmış oldum. Gerisi elbette gelecek.

    Dil, devletin güçlü biçimde müdahale edebildiği, fakat son sınavını toplumun kullanımında veren canlı bir yapıdır; 1935’in 48 listesi bu açıdan devletin dili değiştirme iradesiyle toplumun dili yaşatma ve dönüştürme gücünün aynı tarihî zeminde karşılaşmasının belgesi demekle iktifa edeyim şimdilik.

    Yusuf Alpaslan ÖZDEMİR

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.