Geçenlerde güzel bir manzaraya bakıyordum. Gerçekten güzeldi. Hani insanın telefonunu cebinden çıkarmadan birkaç dakika durabileceği cinsten.
Yanımdaki adam telefonu çıkardı. Manzarayı çekti. Sonra kendini çekti. Ardından manzarayla kendini çekti. Çektiği fotoğraflara baktı, birini beğenmedi, yeniden çekti. Sonra kısa bir video. Muhtemelen hikâyesi de hazırlanmıştır arkasından.
Bunlar olurken manzaraya bakmaya devam ettim. Adam işini bitirip gitti.
Birden aklıma tuhaf bir soru geldi:
Gözünün önündeydi kuşkusuz. Oradaydı. Fakat görmek başka bir şey. Görmek, baktığın şeyle aranda kimsenin bulunmadığı birkaç saniyeyi göze almaktır. Şimdiyse insanla hayat arasına üçüncü biri girdi: başkalarının bakışı.
Galiba çağımızın garip hâllerinden biri burada başlıyor.
Eskiden yaşar, sonra bazı şeyleri anlatırdık. Şimdilerdeyse bazen anlatabilmek için yaşıyoruz.
Bir yere gidiyoruz, daha oturmadan fotoğrafını çekiyoruz. Önümüze yemek geliyor, kaşıktan önce telefona uzanıyor ellerimiz. Kitap alıyoruz, kapağını gösteriyoruz. Konsere gidiyoruz, şarkıcıyı telefon ekranından seyrediyoruz. Bir şehre varıyoruz; kokusunu, sesini, insanlarını fark etmeden nerede olduğumuzu ilân ediyoruz. Üzülüyoruz, sonra üzüntümüzü nasıl anlatacağımızı düşünüyoruz.
Hiçbir dönemde bu kadar çok insan kendi hayatının oyuncusu, kameramanı, reklamcısı ve basın danışmanı olmak zorunda kalmamıştı herhalde.
Yorucu iş.
Üstelik maaşı da yok.
Fotoğrafın eski hayatlarımızdaki yerini hatırlıyorum. Evlerde albümler vardı. Her gün açılmazdı ama. Misafir geldiğinde çıkarılırdı. Çocukluk, düğün, askerlik, bayram, deniz kenarında çekilmiş birkaç kare…
Fotoğraf hayatın tamamı değil, hayattan kurtarılmış küçük bir parçaydı.
Şimdi hayat, fotoğraftan kurtarılmış küçük parçalara dönüşüyor gibi.
Sabah kahvesinden gece yatmadan önceki kitaba… her şeyimiz kayıt altında. Kendi hayatımızın gönüllü belgeselcisiyiz.
İşin garibi, kayıtlar çoğaldıkça hatıra aynı hızla çoğalmıyor. Ne de olsa hatırlamakla arşivlemek aynı şey değil, değil mi?
Misal annemizin yaptığı yemeğin kokusunu hiçbir bulut hesabına yükleyemiyoruz. Babamızın eve girerken çıkardığı sesi, çocukluğumuzdaki mahallemizin akşam serinliğini, sevdiğimiz biriyle konuşmadan oturduğumuz on dakikayı da…
Hayatın asıl kısmı hâlâ kaydedilemiyor. Belki iyi ki de öyle.
Kendimize, sadece ve sadece ait bir hayatımız bulunmalı. Başkasının görmediği, bilmediği, beğenmediği, yorumlamadığı küçük bir bölge.
Bugünse görünmeyen şeyin varlığından kuşku duymaya başladık.
Gezdin. Fotoğraf yok.
Gerçekten gittin mi?
Kitabı okudun. Paylaşmadın.
Gerçekten okudun mu?
Güzel bir yemek yedin. Kimseye göstermedin.
Yazık oldu.
Biraz daha ilerlersek sevdiğimiz kişiye evlilik teklif etmeden önce kameranın açısını kontrol edeceğiz. Gerçi biraz geç kaldık, ediyoruz.
Mesele başlı başına telefon değil elbette. Telefonu suçlamak kolay ne de olsa. Telefonu masaya bırakınca dertler çözülecek olsa hepimiz akşam sekizde cihazları kapatır, dokuzda Dostoyevski olurduk.
Mesele başka.
İnsan, yaşadığından çok yaşadığının nasıl göründüğüyle ilgilenmeye başladığında hayatla arasına ince bir mesafe giriyor.
Sosyal medyanın yaptığı en tuhaf şeylerden biri hepimizi küçük birer markaya çevirmesi olabilir, ne dersiniz?
Markaların renkleri, sloganları, hedef kitleleri vardır. İnsanların da yavaş yavaş oldu.
Kimimiz kitap okuyan insanız. Kimimiz gezen insan. Kimimiz spor yapan. Kimimiz iyi yemek bilen. Kimimiz sürekli mutlu, kimimiz sürekli öfkeli. Hatta kimimiz dünyadaki bütün yanlışların farkında olan insanız.
Kendimize bir kimlik seçiyor, sonra o kimliğin içeriklerini üretmeye başlıyoruz.
Burada tuhaf bir terslik var sanki: Eskiden yaptıklarımız kim olduğumuzu gösterirken şimdilerde kim olduğumuzu göstermek için birtakım şeyler yapıyoruz.
Kitapla ilişkimizde dahi bunu görmek mümkün.
İnsanın kitapla ilişkisi mahrem sayılabilecek kadar kişiseldir aslında. Bir cümlenin insanı nerede yakalayacağı belli olmaz. Okuduğunuz roman sizi gecenin bir saatinde yıllar önce yaptığınız bir haksızlığa götürebilir. Okuduğumuz bir şiir kimseye söylemediğimiz bir yaramıza dokunabilir. Okuma, insanın kendisiyle yaptığı sessiz görüşmelerden biri değil midir dostlar!
Şimdiyse kitabın kapağı bazen içinden daha önemli geliyor insanoğluna.
Masanın üzerine kahve, gözlük, kitap yerleştiriliyor. Hafif çapraz açı. Mümkünse pencere kenarı. Birkaç yaprak da fena olmaz hani. Sonbaharsa kuru yaprak.
Kitap okunacak mı?
Acele etmeyelim.
Önce ışık.
Anladınız değil mi, mesele kitap fotoğrafı paylaşmak değilhaddizatında? Hepimiz yapıyoruz. Mesele, aracın yavaşça amacın önüne geçmesi.
Kitap okumaktan aldığımız hazla kitabı okuyan biri olarak görülmekten aldığımız haz birbirine karıştığında kendimize soracağımız tatsız bir soru zuhur ediveriyor: “Ben gerçekten bunu seviyor muyum, yoksa sevdiğimin görülmesini mi seviyorum?”
Aynı soru mutluluk için de geçerli. Mutlu olmak yetmiyor,mutluluğun biraz da fotojenik olması bekleniyor.
Güzel bir kahvaltı yetmez, masa da güzel görünmeli. Tatil yetmez, otelin doğru köşesinde doğru açısı bulunmalı. Doğum günü yetmez, pasta kameraya dönmeli. Evlilik teklifi yetmez, mümkünse çekimi de olmalı.
Hayatın bazı anları yaşanırken bile gelecekte nasıl görünecekleri düşünülüyor.
İşte küçük felaket: Kendi hayatının içinden çıkıp seyircilerin arasına oturuyor.
“Mutlu muyum?” sorusunun yanına sessizce başka bir soru geliyor: “Mutlu görünüyor muyum?”
İkisinin arasındaki mesafe, çağımızın yalnızlıklarından biri olabilir.
Filtre meselesi de sadece fotoğraf teknolojisiyle ilgili değil zaten.
Filtre artık bir hayat biçimi.
Yüzümüzün filtresi var. Evimizin, soframızın, tatilimizin, kariyerimizin de. Hayatın dağınık taraflarını kadrajdan çıkarıyoruz.
Kavga ettikten yarım saat sonra aile fotoğrafı paylaşılabiliyor. Borç içindeki insan pahalı restorandan görüntü paylaşabiliyor. Kitabın yirminci sayfasında sıkılan kişi, kitabı “muhteşem” ilân edebiliyor. İçi daralan, deniz manzarasının altına “huzur” yazabiliyor.
Bunların hepsi düpedüz yalan sayılmaz da. Belki daha ilginç bir şeydir: Seçilmiş hakikat.
Kendi hayatımızın editörüyüz. Beğenmediğimiz sahneleri kesip atıyoruz, bu kadar basit!
Sonra kendi hayatımızın ham hâlini, başkalarının montajlanmış hâliyle karşılaştırıyoruz.
Elbette kaybediyoruz.
Onun evi güzel, ötekinin evliliği şahane, berikinin kariyeri uçuyor. Herkes geziyor, okuyor, gülüyor.
Bir tek biz çamaşır makinesinin filtresini temizliyoruz.
Oysa muhtemelen onlar da temizliyor.
Sadece paylaşmıyorlar.
Asıl soru belki görünmek değil, görünmediğimizde ne olduğumuz.
Kimse görmediğinde kitap okuyabiliyor muyuz?
Gittiğimiz şehirden hiçbir şey paylaşmayacağımızı bilsek yine aynı heyecanla gezer miyiz?
Cevaplarımız, kim olduğumuz hakkında telefonumuzdaki profil sayfasından daha fazla şey söyleyebilir.
Başkalarının bakışına ihtiyaç duymak yeni değil. Alkış arzusu da gösteriş de insan kadar eski. Yeni olan, seyircinin hiç dağılmaması.
Eskilerde sahneden inilir, biterdi. Şimdi sahne ceplerde.
Sabah gözümüzü açınca seyirci orada. Akşam yatağa girince de.
Kaç kişi gördü?
Kim beğendi?
Kim baktı?
Kim bakmadı?
Yirmi dört saat açık bir alkış gişesinin önünde yaşayıp sonra niçin bu kadar yorulduğumuzu merak ediyoruz.
Halbuki insanın biraz da görünmediği yer-ler-e ihtiyacı var.
Kimseye açıklama yapmadığı, kendisini sunmadığı, cümlesini hazırlamadığı yere.
Belki mahremiyeti yeniden düşünmek gerekiyor.
Mahremiyet deyince yalnızca saklanması gereken şeyleri anlamamak lâzım. İnsanın yalnızca kendisine ait güzellikleri de vardır.
Kimsenin bilmediği bir yürüyüşü.
Kitabın kenarına çizilmiş bir işareti.
Annesiyle yaptığı sıradan bir telefon konuşması.
Ya da babanızın yıllardır anlattığı aynı hikâye.
Çocuğunuzun söylediği saçma bir cümle.
Dostla içilen bir çay.
Yolda gördüğünüz güzel bir ağaç.
Akşamüstü odanın duvarına düşen ışık.
Bunların hiçbirinin seyirciye ihtiyacı yok.
Hatta bazen seyirci geldiğinde büyüsü biraz bozuluyor.
Çünkü hayatın kıymeti sadece başkalarının onu görmesinden doğmuyor. Bazı şeyler tam aksine, kimse görmediği için bize ait.
Çocukluğumuzu düşünelim. Hayatımızın unutamadığımız anlarının önemli bölümünün fotoğrafı yok.
Mahallede oynadığımız maçın görüntüsü yok.
İlk kez tek başımıza uzak bir yere gittiğimiz günün videosu yok.
Anneannemizin mutfağındaki seslerin kaydı yok.
Arkadaşımızla sabaha kadar konuştuğumuz gecenin hikâyesi yok.
Yine de hatırlıyoruz.
Demek yaşamak için kaydetmek şart değilmiş.
Hatta bazen kayıt arzusu yaşadığımız şeyin önüne bile geçebiliyor-muş değil mi?
Konserde herkes telefonunu kaldırdığında bunu düşünüyorum. Binlerce kişi aynı şarkının birbirine benzeyen binlerce videosunu çekiyor. Çoğu, büyük ihtimalle o videoyu bir daha açmayacak.
Şarkı ise o sırada olup bitiyor.
Hayat da biraz böyle. Biz kayda basarken geçiyor.
Kimse telefonunu atsın, sosyal medya hesabını kapatsın demiyorum, yanlış anlaşılmayayım. Böyle nasihatlerin ömrü üç dakikadır bilirim.
Mesele teknolojiyle kavga etmek değil, arada sırada hayatı seyircisiz bırakabilmek.
Kahveyi soğumadan içmek. Güzel manzaraya önce bakmak. Çocuğun komik hâlini kaydetmek yerine onunla birliktegülmek.
Telefon sonra da çıkarılabilir. Çünkü her şeyi gösterdikçe daha görünür olduğumuzu sanıyoruz. Oysa bazen fotoğraflarımız çoğalırken kendimiz azalıyor. Hatıralarımızın gigabaytı büyürken hafızamız küçülüyor.
…Günün sonunda binlerce insanın bizi gördüğü bir yerde, kendimizi gözden kaçırabiliyoruz.
Belki çağımızın asıl meselesi görünür olmak değil artık.
Bir dahaki sefere çok güzel bir şey gördüğümüzde telefonu çıkarmadan önce birkaç saniye beklemek yeter belki.
Kimse görmez.
Kimsenin haberi bile olmaz.
Ne büyük ferahlık.
Hayatımızda gerçekten bize ait bir şey kalır.
Yusuf Alpaslan Özdemir