eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Yusuf Alpaslan ÖZDEMİR

Öncelikle muallim. Selçuk Üniversitesinde Türk Dili ve Edebiyatı alanında yüksek lisansa devam ediyor. Konya’da yaşıyor. Bir orta öğretim kurumunda Edebiyat Muallimi, yanı sıra çeşitli edebiyat dergilerinde yazıları yayınlanan, yerel bir gazetede düzenli olarak kültür sanat sayfaları hazırlayan bir kul, bir okur-yazar.

    Ayakkabımızın Ölçüsünü Biliyoruz, Hayatımızınkini Bilmiyoruz

    Hayatın daha bir zorlaştığı zamanlarda kurtuluşa erebilmek namına ilk önce kültür ve sanattan vazgeçmenin çıkış yolu değil de çözümün tıkanması olduğunu anladığımızda doğruyu bulmada en hayatî adımı atmış olacağız. Bu minvalde bize rehberlik edebilecek kitapların başında klâsik eserler gelir. Boşuna klâsik demiyorum bu nev’i kitaplara; onları hayatımızın farklı evrelerinde tekrar tekrar okumalıyız ki insan olma adına her defasında bir üst seviyeye çıkalım.Bugünkü yazımda böyle kült bir eseri odağa alacağım ve ilk tahlilde; ‘Tolstoy’un İnsan Neyle Yaşar?ında cevap aradığı soru “İnsan nasıl yaşar?” olamaz.’ şerhini düşeceğim. Açayım meseleyi… Nasıl yaşadığımızı az çok biliyoruz: Yeriz, içeriz, çalışırız, para kazanırız, evimize döneriz, yarını düşünürüz. Amma velâkin Tolstoy’un merakı daha derindedir ve “bunları yaparken bizi gerçekten hayatta tutan nedir?” sorusunu gündemimize taşır. İşin ilginç tarafı ne biliyor musunuz? Tolstoy çok büyük bir anlatıcı, romancı ki, böylesine büyükbir soruyu filozofların, kralların, bilginlerin arasına götürmeyip, fakir ayakkabıcı Semyon’un küçücük evine taşır. 

    Semyon’un karısıyla paylaşmak zorunda kaldığı eski kürkünden başka hiçbir şeyi yoktur; ne doğru dürüst evi, tarlası, ne de parası…Kış yaklaşırken yeni kürk için koyun postu alma amacındadır. Alacaklarını tahsil edemez, tahsil edemediği gibi eline geçen azıcık parayı içkiye verir. Büyük cesaret doğrusu; yoksa ahmaklık mı demeliydim? Anti parantez: Semyon’un tercihi günümüz insanına yabancı gelmemiştir. Eline geçen parayı borçları ve evinin temel ihtiyaçları için kullanması gereklidir ama o gider son model bir telefon alır.

    “İnsan Neyle Yaşar?” İşte böyle başlar. Bakalım sonu nereye varacak, sayfaları çevirmeye devam edelim etmesine de bir hususu yolun başındayken gözden kaçırmayalım… “İyilik önemlidir” diye öğüt vermek kolaydır. Karnı tok, evi sıcak, cebi dolu insana cömertliği anlatmak da kolaydır. Semyon ise verecek fazla şeyi bulunmayan insandır. Dolayısıyla onun vereceği şeyin kıymeti büyür. Tolstoy’un büyüklüğü.

    İnsan bazen kendi kalbiyle karşılaşır

    Semyon eve dönerken kilisenin yanında çıplak halde oturan bir yabancı görür. Önce korkar, başına belâ almak istemez. Yoluna devam eder.

    Dikkatinizi istirham ediyorum, aksi takdirde kitabın en insani anlarından birini ıskalamış olacaksınız. Semyon kahraman gibi davranmaz. Önce kaçar. Sonra durur. Vicdanı konuşmaya başlar. Soğukta bıraktığı insanın ölebileceğini düşünür ve geri döner.

    Tolstoy şunu fısıldar adeta: İyi insan, hiçbir zaman kötü düşünce aklına gelmeyen kişi değildir. İyi insan, kötü düşüncesinden geri dönebilen kişidir. Aradaki fark çok önemli.

    Semyon korkar, hesap yapar, kendisini düşünür, ardından vicdanına kulak verir. Paltosunu yabancının omuzlarına koyar, çizme giydirir, evine götürür. Yabancının adı Mihail’dir. Asıl hikâye artık başlamıştır.

    Fakirin verdiği palto neden zenginin servetinden daha değerlidir?

    Aziz okur; Semyon’un yaptığı iyiliğin büyüklüğünü verdiği şeyde değil, verdikten sonra kendisinde kalanda aranmalıyız.

    On paltosu bulunan insanın paltolarından birini vermesi güzeldir. Tek paltosu bulunan insanın onu üşüyen başka insana vermesi ise hayat görüşüdür.

    Tolstoy, iyiliği fazlalığın paylaşılması değil, bazen ihtiyacın paylaşılması görmektedir.

    Semyon’un evinde yaşananlar meseleyi daha da mânâlı kılar. Semyon’un karısı Matryona başlangıçta öfkelidir. Kocası post almadan dönmüş, içmiş, üstüne tanımadığı bir adamı eve getirmiştir. Üstelik evde yiyecek sınırlıdır. Son ekmeğin yarını vardır.

    Sonra Matryona yabancıya bakar, öfkesi yavaş yavaş geçmeye başlar.

    Yemek verir. Giyecek verir. Yatacak yer gösterir. Mihail de ilk kez o sırada gülümser.

    Kitabın sırrının ilk kapısı açılmıştır.

    Mihail sonradan o gülümsemenin sebebini anlatacaktır: İnsan kalbinde ne bulunduğunu o gün öğrenmiştir.

    Cevap: sevgi.

    Dikkat ederseniz Tolstoy sevgiyi duygusal sözlerle anlatmıyor. Sevgi burada ekmektir. Palto olur. Çorba olur. Kapıyı açmak olur. Üşüyen insana yer göstermek olur.

    Sevginin fiil hâlidir şahitlik ettiklerimiz. Sevdiğini söylemek başka, üşüyene üzerindekini vermek bambaşkadır.

    Çizme isteyen adama terlik dikmek

    Hikâyenin en zekice sahnelerinden biri zengin müşterinin gelişiyle yaşanır. Gösterişli, güçlü, iri yarı zengin bir adam Semyon’a pahalı deri getirir. Çok sağlam çizme ister, uzun süre dayanmalıdır. Adam geleceğini plânlamıştır, çizmenin aylar sonra bile sapasağlam kalmasını istemektedir. Mihail ise çizme yerine ölülerin giydiği türden yumuşak bir ayakkabı hazırlar. Semyon şaşkına döner, Mihail’in işi mahvettiğini sanır.

    Sonra haber gelir: Adam ölmüştür. Yani çizmeye ihtiyacı kalmamıştır.

    Ölüm üzerine kurulmuş küçük bir ibret hikâyesinden ibaretse gördüğünüz yine eksik düşünüyorsunuz. Dikkatli okur, sahnede çok daha sert bir fikir müşahede edecektir…

    İnsan geleceğini plânlayabilir; geleceğe sahip olamaz.

    Zengin adam parasına, gücüne, bedenine güvenmektedir. Bir yıl dayanacak çizme sipariş ederken birkaç saatlik ömrü kaldığını bilmez.

    Tolstoy burada ikinci sorusuna ulaşır:

    İnsana ne verilmemiştir?

    El- cevap: İnsan, kendisine gerçekten neyin lâzım olacağını kesin olarak bilemez.

    Günümüz insanı açısından düşününce fikir daha da çarpıcı hâle gelecektir. Takvimlerimizi aylar sonrasına kadar dolduruyoruz. Para biriktiriyor, ev alıyor, kariyer plânlıyor, emekliliğimizi düşünüyoruz. Bunların hepsi gerekli olabilir, gayet normaldir. Haddizatında Tolstoy da plân yapmayın demiyor ki! Plânlarınızı hayatın kendisi sanmayın, diyor.

    Arada büyük fark var.

    Tolstoy’un küçük hikâyesindeki büyük ironi

    Semyon ayakkabıcıdır. Tüm gün insanların ayaklarına göre ölçü alır. Tolstoy ise hikâye boyunca insanın ruhunun ölçüsünü alır.

    Ayakkabıcı müşterisinin ayağının kaç santim olduğunu bilebilir, müşterinin kaç gün yaşayacağını bilemez.

    İşte eserin en güzel ironilerinden biri burada saklıdır. İnsan ölçmeyi öğrenmiştir. Deriyi ölçer, ayağı ölçer, parayı sayar, zamanı hesaplar. Ölçemediği şeyse hayatın kendisidir.

    Mihail’in varlığı, insan bilgisinin sınırını görünür kılar.

    Biz çok şey biliyorsak da yarın neye ihtiyaç duyacağımızı bil-e-miyoruz.

    Annesiz çocuk yaşayabilir mi?

    Eserin üçüncü büyük halkası ikiz kızlarla tamamlanır.

    Mihail aslında melektir. Tanrı ona doğum yapan kadının canını almasını emretmiştir. Kadın yalvarır. Kocası ölmüştür. Yeni doğmuş ikizlerine kendisinden başka bakacak kimse bulunmadığını söyler. Mihail kadına acır ve emri yerine getiremez. Bunun üzerine dünyaya gönderilir ve üç hakikati öğrenmesi istenir: İnsanın kalbinde ne vardır? İnsana ne verilmemiştir? İnsan neyle yaşar?

    Mihail’in düşüncesi son derece anlaşılırdır: “Anneleri ölürse çocuklar nasıl yaşayacak?”

    Sonra yıllar geçer. İkizler karşısına çıkar. Hayattadırlar.Üstelik onları büyüten kadın öz anneleri değildir. Kendi çocuğunu kaybeden Marya, iki yetime annelik etmiştir. Onları beslemiş, büyütmüş, sevmiştir. Kadının kızlara sarılışı Mihail’in üçüncü hakikati anlamasını sağlar.

    Tolstoy çok ince düşünmüştür burayı da. Çocuğu dünyaya getiren anne ölmüştür. Annelik ise ölmemiştir. Kan bağı bitmiş, sevgi bağı kurulmuştur.

    Demek ki insanın hayatını sürdüren her şey biyolojik bağlardan ibaret değildir. Bazen yabancı dediğimiz kişi yakınımız olur. Bazen bizi hiç tanımayan insan yardımımıza koşar. Kimi zaman da hayat, kaybettiğimiz şeyi başka kapıdan geri getirir.

    İnsan neyle yaşar?

    Artık üç sorunun cevabı tamamlanır.

    İnsanın kalbinde ne vardır?

    Sevgi.

    İnsana ne verilmemiştir?

    Kendisine gelecekte neyin lazım olacağını kesin biçimde bilmek.

    İnsan neyle yaşar?

    Sevgiyle.

    Mihail’in vardığı sonuç gayet berraktır: İnsanlar sırf kendilerini düşündükleri için yaşamlarını sürdüremezler,onları birbirine bağlayan sevgi sayesinde ayakta kalırlar.

    Sevgili okur; “sevgi” kelimesini romantik anlamıyla okumaman gerekiyor. Tolstoy’un sevgisi emek ister. Başkasının yükünü taşımaktır. Açken ekmeği bölüşmektir. Korktuğun yabancının yanına geri dönmektir. Sana ait olmayan iki çocuğu kendi evladın gibi büyütmektir.

    Kitabın ana fikrini iki temel cümlede toplayabiliriz artık:

    İnsan kendi ekmeğiyle karnını doyurur; başkasının sevgisiyle insan kalır.

    Peki insan gerçekten sadece sevgiyle mi yaşar?

    Cevap tartışmaya açıktır. Elbette insan ekmeğe ihtiyaç duyar. Eve, paraya, güvenliğe, ilaca, işe ihtiyaç duyar. Tolstoy da yoksulluğu romantikleştirmez. Semyon’un fakirliğini oldukça somut anlatır. Adamın alacaklarını tahsil edememesi gerçek sorundur. Kürke ihtiyaçları gerçektir. Açlık da gerçektir.Bundan mütevellit “İnsan neyle yaşar?” sorusuna biyolojik cevap verirsek yiyecekle, suyla, havayla yaşarız. Toplumsal cevap verirsek emekle, dayanışmayla, düzenle yaşarız. Kitabın cevabıysa çok daha derinlerdedir: 

    Tüm bunların insanî anlam kazanmasını sağlayan nedir?

    Cevabı sevgidir. Çünkü ekmek satın alınabilir; ekmeğini bölüşmek başka şeydir.

    Ev satın alınabilir; kapısını yabancıya açmak başka şeydir.

    Çocuk dünyaya getirilebilir; annesiz kalmış çocuğa annelik etmek başka şeydir.

    Mihail aslında kimin öğretmenidir?

    İlk bakışta Tanrı, Mihail’i dünyaya öğrenmesi için göndermiştir. O hâlde öğrenci Mihail’dir.

    Biraz daha dikkatli bakınca durum değişir.

    Semyon öğrenir. Matryona öğrenir. Okur öğrenir. Hatta Mihail’in gelişiyle Semyon’un evi de değişir. Karı koca eskisi kadar kavga etmez. Semyon içkiyi bırakır. İşleri düzelir. Evde huzur artar. Demek ki iyilik yalnız yardım edilen insanı değiştirmez. Yardım eden insanı da değiştirir.

    Semyon, Mihail’i ölümden kurtardığını sanabilir. Belki Mihail de Semyon’un evindeki başka şeyleri kurtarmıştır.

    Huzuru. Merhameti. Aile içindeki sevgiyi.

    Hasılı, iyilik tek yönlü alışveriş sayılmaz. El uzattığımız kişi bazen farkında olmadan bizi de düştüğümüz yerden kaldırır.

    10 yaşındaki çocuk ne anlar, yetişkin ne anlar?

    Çocuk hikâyeyi okuduğunda şunu görebilir: “Üşüyen insana yardım etmeliyiz.” Doğrudur.

    Yetişkin biraz daha fazlasını görebilir: “İnsan geleceğini bütünüyle kontrol edemez.” O da doğrudur.

    Daha derine indiğimizde üçüncü katman belirir: “İnsan tek başına yeterli varlık değildir.”

    İşte kitabın asıl derdini anlamış olduk.

    Modern insan çoğu zaman bağımsız olmayı güç sayıyor. Kimseye muhtaç olmamak övülüyor. Tolstoy ise çok eski ve çok insani gerçeği hatırlatıyor: Hepimiz birbirimize muhtacız.

    Çocukken bizi biri büyüttü, hastalandığımızda biri baktı, bilmediğimizi biri öğretti, yaşadığımız evi biri inşa etti…

    Tüm bunlar son noktada “sevgi” adını taşır.

    Felsefesiz Felsefe Yapmak

    İnsan Neyle Yaşar? felsefi eser gibi görünmeden felsefe yapıyor. “İnsan nedir?”, “Özgürlük nedir?”, “Kader nedir?”, “Gelecek bilinebilir mi?”, “İyilik nereden doğar?”, “İnsan tek başına yaşayabilir mi?” gibi ağır soruları ayakkabı, ekmek, palto, soba, çocuk, soğuk ve küçük ev üzerinden düşündürüyor. Belki gerçek edebiyatın maharetidir, zor şeyi zor söylemenin maharet sayılmaması gerektiği.

    Zor şeyi sade söyleyebilmek maharettir.

    Tolstoy’un hikâyesini bir çocuk okuyabilir, filozof da üzerinde düşünebilir. İkisinin aynı metinde buluşabilmesi sayesindedir ki eser yıllara direnebilmiş.

    Toparlayayım artık…

    Kitabı okuyup bitirdiğimde aklımda zengin adamın çizmesi kaldı, ne yalan söyleyeyim.

    Adam uzun süre giyeceği sağlam çizme istiyordu, o geceye çıkamadı.

    Semyon yeni kürk istiyordu, kürkü alamadı; paltosunu da başkasına verdi.

    Marya kendi çocuğunu büyütmek istiyordu, çocuğunu kaybetti; başka annenin iki çocuğuna anne oldu.

    Mihail insanların anneleri olmadan yaşayamayacağını düşündü. Yanıldı.

    Herkes başka başka şeyler plânladı ama hayat başka şey/leryaptı.

    Değişmeyen tek şey insanların birbirine uzattığı el oldu.

    İnsan yarını bildiği için yaşamıyor. Her şeyi kontrol ettiği için yaşamıyor. Serveti bulunduğu için yaşamıyor. Kendi kendisine yettiği için yaşamıyor.

    İnsan, başka insanın kalbinde kendisine ayrılmış yer bulunduğu için yaşıyor.

    O zaman asıl soruyu günümüze çevirerek yeniden sormamızgerek belki de:”İnsanı hayatta tutan nedir?”

    Tolstoy’un ‘İnsan Neyle Yaşar?’ının cevabı yüz yılı aşkın süredir aynı yerde duruyor, hep aynı: Birinin, başka birine “Senin derdin beni de ilgilendiriyor” diyebilmesi. YUSUF A. ÖZDEMİR

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.