Her zamankinin aksine, belli bir amaç için değil de öylesine, alışkanlıktan, zaman geçirmek için ve yeni çıkan kitapları şöyle bir görmek için rastgele kitapçının kapısından girdiniz diyelim. Özellikle aradığınız, ilgi alanınıza giren ana konunun parçası bir kitap yok kafanızda, belli bir amacınız yok yani. Böyle anlarda bazen bir kitap gelip bizi bulur.
Rafların önünde ağır ağır ilerlerken adını daha önce duymadığınız, yeni çıkmış ama ıskaladığınız bir kitap gözünüze takılır; önce kapağına bakarsınız, sonra elinize alırsınız. Ömer Yalçınova’nın “Mavi Sakal’ın Hayat Ağacı”da adıyla dahi durup yeniden bakma isteği uyandıracak kitaplardan. Dedim ya adı zaten rahat bırakmıyor insanı: Mavi Sakal da neyin nesi, nereden çıktı, bir kurgu eserle mi muhatabım, hayat ağacıyla nasıl yan yana geldi…?
Kapakta kitabın arkasına çekilmiş, yüzünü göremediğimiz okur; altta kocaman “ELEŞTİRİ”, hemen yakınında daha sessiz duran “Roman Düşüncesi” Kapak bağırmıyor. Hatta raf rekabeti açısından fazla terbiyeli bile davranıyor. “Beni hemen al!” demek yerine “Merak ediyorsan aç” der gibidir. Açarsınızyavaşça. Daha en baştan, künyeden bir yayıncılık ciddiyeti belirgin; dikkatinizi celbeder. Yazarın biyografisine göz atıncada edebiyat ortamında uzun süredir okuyan, yazan, dergicilik ve editörlük tarafı da bulunan emektar ve hevesli bir kalemle karşı karşıya olduğunuzu anlarsınız. Sonra içindekiler… Dostoyevski, Joyce, Austen, Platonov, Murakami, Kemal Tahir, Tarık Buğra; inanç, kötülük, modernizm, kapitalizm, hafıza, kadın, özgürlük, ölüm… Kapak sakin görünüyorduama altında hayli kalabalık bir roman dünyası saklıymış. Daha okumaya başlamadan ilk kanaatiniz oluşur: “Mavi Sakal’ınHayat Ağacı”, vitrinde tüm kozlarını göstermeyen, sayfalarını çevirdikçe kendisini daha iyi satan kitaplardan sanki.
Mavi Sakal’ın Kapısından Hayat Ağacı’na
İlk merakı uyandıran şey zaten kitabın adı: “Mavi Sakal’ınHayat Ağacı”. İlk bakışta yan yana gelmesi pek beklenmeyen iki imge gibi duruyor. Bir yerlerden, misal bir masaldan çağrışım var sanki, her şeyi de söylemeyeyim değil mi? Azıcık bilgi göz çıkartmaz: Mavi Sakal; yasak oda, sır, korku, merak, ölüm ve insanın sakladığı karanlık yanlarını çağrıştırıyor. Hayat ağacı ise tam tersine kökü, devamlılığı, çoğalmayı, dirilişi ve canlılığı. Başlıktaki hamle anlam kazanmaya başladı şimdi değil mi aziz okur; roman da insanı tek renkle göstermez ki. İyi bir roman insanoğlunun merhameti kadar zalimliğini, inancı kadar inkârını, sadakati kadar ihanetini, ümidi kadar çaresizliğini açığa çıkarır. ‘Mavi Sakal’ kapalı kapıların ardına çağırırken ‘Hayat Ağacı’ orada sadece karanlık aramamamız gerektiğini hatırlatır. İnsanın karanlığına bakıp, oyalanmadan insanı ayakta tutan şeyi, hayatı anlamlı kılan bağı, inancı, vicdanı, hafızayı ve anlam arayışını dert edineceğiz anlayacağınız.
Dikkatli okur başlığın kitabın içeriğini doğrudan özetlemediğini de idrak edecektir ki bu çok iyi, keşfe gizem katar. Başka yerden bakalım, misal “Roman Üzerine Yazılar” gibi açıklayıcı, güvenli, kolay unutulan bir isim seçilebilirdide, ama yazar daha riskli yolu tercih etmiş. Yayınevinin yahut yazarın isim tercihi zihnimizde önce sorulara yol açtı: Mavi Sakal’ın hayat ağacı olur mu? Ölümle hayat aynı başlıkta nasıl buluşur? Karanlığın içinden hayat fikri nasıl çıkar? Okudukçacevaplar yavaş yavaş belirmeye başlar. HaddizatındaYalçınova’nın romanlara yaklaşımında da sürekli karşıtlıklar söz konusu: iyilik ile kötülük, inanç ile inkâr, gelenek ile modernlik, birey ile toplum, Doğu ile Batı, klâsik roman ile modern roman, insanın değişen yüzü ve değişmeyen tarafları… “Mavi Sakal’ın Hayat Ağacı”nda yazılardaki gerilim, kitabın düşünce yapısına dışarıdan eklenmiş süs gibi değil, içerideki tartışmaların küçük bir modeline evrilmiş.
Kapağın ortasında yüzünü kitaba saklamış okur figürünü şimdi daha farklı okuyabileceğimizi düşünüyorum. Mavi Sakal’ın kapalı odasına anahtarla girilir. Kitapta sanki anahtarın yerini roman almış. Kitabı açıyor ve insan denen varlığın kapalı odalarına giriyoruz. İçeride hoşumuza giden şeyler kadar görmek istemediğimiz şeylerle de karşılaşabiliriz.
Hasılı, Yalçınova romanı ciddiye alıyor. Roman onun gözünde hayatı güzelleştiren bir süs, vakit geçirmek için kurulmuş hoş bir hikâye yahut sadece ve sadece teknik hüner gösterisi değil. Peki ne? Roman, insan hakkında bilmek istemediğimiz şeyleri de önümüze koyabilen güçlü bir alan. Kapaktaki kitap figürünün Mavi Sakal’ın kapısına benzetilebilmesi de bundanmütevellit.
Şerh düşmeliyim ama: ‘Mavi Sakal’ın Hayat Ağacı’, kitabı okuduktan sonra gittikçe güçlenen bir ad. Kitapçıdaki ilk karşılaşmada aynı ölçüde açıklayıcı değil. Başlığın zenginliği biraz emek, az da merak istiyor. Mavi Sakal anlatısını bilmeyen okur için çağrışımlar zayıfl kalacak, “Hayat Ağacı” ile kurulan karşıtlığın neden önemli olduğu da ilk bakışta anlaşılmayacaktır. Hatta kitabın roman eleştirisi olduğunu başlıktan çıkarmak da imkânsız. Bu yüzden “Roman Düşüncesi” alt başlığı çok önemli bir görev üstlenmiş. Yine de görsel olarak fazla geri plânda kaldığı için asıl başlığın kilidinitam da açamıyor.
Romanın İçinden İnsana Açılan Yol
Kitabı okuduktan sonra adını yeniden düşününce, sadeceromanlar hakkında hükümler veren bir kitabın adı gibi durmuyor öncelikle ve romanın insanı nereye kadar açabileceğini merak eden bir eleştirmenin kitabına yakışıyor. Bir de Ömer Yalçınova’nın asıl derdinin hangi romanın iyi, hangisinin kötü olduğunu söylemekten daha geniş olduğunu anlıyoruz. Romanın karanlık odasına girildiğinde insan hakkında ne görüyoruz? Oradan elimizde neyle çıkıyoruz; birkaç teknik bilgiyle mi, birkaç edebiyat tarihi notuyla mı,yoksa insanın kendisine dair daha ağır sorularla mı?
Yalçınova için asıl mesele romanlar hakkında konuşmak değil, roman aracılığıyla insan hakkında düşünmek dedik. Bu nedenledir ki kapağın üzerinde sessizce duran “Roman Düşüncesi” ifadesi de kitabı açtıktan sonra büyüyor. Hatta bana kalırsa kitabın gerçek adı kadar önemli hâle geliyor. Çünkü elimizde art arda dizilmiş kitap tanıtımları yok. “Şu romanın konusu şudur, kahramanları şunlardır, yazar şurada başarılıdır” kolaylığına yanaşmıyor Ömer Yalçınova. Romanı eline alıyor, içinden hayata açılacak yeri arıyor, buluyor da:İnsan niçin kötülük yapar? İnanç insanın hayatında nereye oturur? Modernleşme insanı nasıl değiştirir? Özgürlük dediğimiz şeyin sınırları nedir? İnsan kendi geçmişinden kaçabilir mi? İyilik karşılıksız olabilir mi? Ölüm karşısında insan ne yapar? Roman bunları bize nasıl gösterir? İlerledikçe romanın eleştirmenimiz için varılacak yerden çok, düşünmeye başlanacak yer olduğunu anlıyoruz.
İçindekiler sayfasındaki çeşitlilik başka bir anlam katar kitaba. İlk bakışta birbirinden epey uzak görünen isimler aynı kitapta ne arar düşünürüz; öyle ya Dostoyevski’den Joyce’a, Jane Austen’dan Platonov’a, Robbe-Grillet’den Kemal Tahir ve Tarık Buğra’ya uzanan yol geniş. Üstelik mesele başlı başınayazar çeşitliliği olsa yine anlaşılır da bir yerde kötülük, başka yerde inanç; sonra kadın, özgürlük, modernizm, hafıza, kapitalizm, ölüm… Dağılmaya çok müsait bir kitapla mı karşı karşıyayız yoksa? Ömer Yalçınova’yı dağılmaktan kurtaran, sürekli geri döndüğü merkez, yani ‘insan’. Roman değişiyor, çağ değişiyor, hemen her şey değişiyor ama soruyu soran eleştirmenin merakı aynı kalıyor: Bunların ortasında insana ne oluyor? Farklı dönem ve kültürlerden romancıları ortak insan meseleleri çevresinde konuşturabilmesi harikulade bir tutum, alkışı hak ediyor.
Yalçınova’nın eleştirmenliği hakkında önemli bir şey söylemem gerekiyor bu safhada. O, beyaz önlüğünü giyip romanı ameliyat masasına yatıran, sonra elindeki kavramlarla parçalarına ayıran eleştirmen tipine de hiç mi hiç benzemiyor. Teoriye tümüyle sırt çevirdiğini iddia ettiğim de anlaşılmasın bundan. Anlatıcıyı, tekniği, biçimi, romanın kuruluşunu önemsiyor. Özellikle Robbe-Grillet, nouveau roman, Platonovyahut novella odaklı yazılarında biçim ve teknik meselelerinin farkında olduğu açıkça görülüyor, fakat teknik onun için son durak değil. Romanın nasıl kurulduğunu öğrendikten sonra asıl sorusuna dönüyor: Peki bunlar ne anlatıyor, daha doğrusu, insan hakkında ne söylüyor?
Ben kitabın “Roman Düşüncesi” tarafını en çok burada önemsedim. Günümüzde roman üzerine konuşmanın iki kolay yolu var. İlki romanı konuya indirgemek: Ne anlatıyor? İkincisi onu tekniğe indirgemek: Nasıl anlatıyor? Ömer Yalçınova ikisi arasından üçüncü yolu arıyor: Niçin böyle anlatıyor ve anlattığı şey insanın hayatında nereye değiyor? Böylece roman tekniğiyle hayat arasında bağ kurmaya çalışıyor. Eleştirinin kuru çözümleme olmaktan çıkıp düşünceye yaklaştığı yer de burası.
Üstelik eleştirmenimiz kendi bulunduğu yeri saklamıyor. Yalçınova hiçbir inancı, kültürel hafızası, ahlâk anlayışı, tarih duygusu bulunmayan nötr gözlemci rolüne girmiyor. Romanı insan, hayat, inanç, ahlak, modernleşme ve medeniyet meseleleriyle beraber okuyor. Daha önemlisi, kendi değer dünyasına sahip olması onu dünya edebiyatına karşı sağırlaştırmıyor. Batılı romancıyı “bizden değil” diyerek kapının dışında bırakmıyor; Dostoyevski’yi, Joyce’u, Austen’ı, Robbe-Grillet’yi, Platonov’u okuyor, anlamaya uğraşıyor, gerektiğinde hayranlık duyuyor, gerektiğinde itiraz ediyor. Kendi ölçülerini de okuma masasından kaldırmıyor, oldukça ilkeli ve dahi cesur: “Türk romanı artık Batı romanının peşinden gitmiyor. Bilâkis Batı romanıyla paralel bir ilerleme ve gelişme gösteriyor. Şule Gürbüz’ün Kıyamet Emeklisi’nde gösterdiği atılımın diğer bir anlamı da budur.”
Değerleri olan eleştirmenle eserin hakkını veren eleştirmen arasındaki denge kolay kurul-a-maz. Romanı sadece dünya görüşümüze ne kadar uyduğuna bakarak yargılarsak edebiyatı daraltırız. Öte yandan romanın taşıdığı insan, ahlâk ve hayat anlayışını hiç hesaba katmazsak eseri boşlukta duran estetik nesneye çevirebiliriz. Yalçınova bu iki tehlikenin de farkında, bir şerh düşmem icap eder ama bununla alâkalı: Bazı metinlerde insan ve fikir meselesi öylesine öne çıkıyor ki romanın dili, biçimi ve estetik kuruluşu hakkında daha uzun çözümleme bekliyorum. Kitabın geniş sahaya yayılması da kimi romanlarda derine inme imkânını azaltıyor.
İnançla Okumak, Edebiyatın Hakkını Vermek
Ömer Yalçınova’yı överken kitabın kendi eleştiri anlayışına uygun davranmalıyız: Eleştirmek, sevmemenin başka adı değildir. Hatta ciddi eleştiri, sevdiğimiz ve yakınlık duyduğumuz metne de soru sorabilmektir. “Mavi Sakal’ınHayat Ağacı” bana göre daha bir konuşulmaya değer hâle geliyor. Yalçınova romanı ne teknik oyuncak sayıyor ne de fikirlerin taşındığı kamyon. Romanı yaşayan insanın karmaşasına açılan alan olarak görüyor. Bu bakış kimi yerde çok güçlü sonuçlar veriyor, kimi yerde estetik çözümlemenin biraz daha ilerlemesini istememize yol açıyor. Kitabın gücüyle tartışmaya açık yanı aynı kökten çıkıyor: Yalçınova romanda her şeyden önce insanı arıyor. Nasıl bir insan ama? Yalçınovaboşlukta duran insanı değil; inancı, vicdanı, korkusu, arzusu, günahı, merhameti, hafızası olan insanı arıyor. Bundan mütevellit romanı okurken ahlâkı ve inancı kapının dışında bırakmıyor. Eleştirmenin kendi dünya görüşünü gizlemesi gerektiği fikrine de uzak duruyor. Nereden baktığını belli ediyor: “Müslümanlar modernizm nedeniyle iki arada bir derede kalmışlardır, diğer konularda olduğu gibi, sanat söz konusu olduğunda da. Ne kâfir olmuşlardır ne de Müslüman. Onları ayakta tutan ve edebiyattan uzaklaştıran şey, Müslüman kalma çabalarıdır.”, “Müslümanlar durup dururken sanattan uzaklaşmadılar. Onların derdi, inançlarını muhafaza etmekti. Modernizmin yol açtığı tahribata, edebiyat yoluyla, hatta modern edebiyat türlerini kullanmak içinse, belki de yüz yıl dan uzun sürenin geçmesi gerekti.”
Yalçınova, Müslüman okuru dünya romanı karşısında savunmaya çekilmeye mecbur bırakmıyor. “Bizden mi, onlardan mı?” kolaylığı yerine daha zahmetli soruyu soruyor: İnsana dair ne görüyorum ve gördüğüm şeyi hangi ölçüyle tartıyorum? Böylece inanç, romanı kapatan kilide değil, daha dikkatli okumayı sağlayan ölçüye dönüşüyor. Bu cepheden bakınca kitabın sahiciliğinin nedenini çözdüğümüzü düşünüyorum. Bir şeyi daha tekrarlayayım, Müslüman duyarlılığı Ömer Yalçınova’yı yabancı romana kapatmıyor. Batı romanını kutsamıyor da küçümsemiyor da, anlamaya çalışıyor; ardından kendi sorularını soruyor. İnanç sahibi eleştirmenin yapması gereken de eseri kendine benzetmek yerine önce anlamak, sonra ölçüsünü kaybetmeden konuşmakdeğil midir zaten?
İnce bir çizgi daha var, hatırlamamız gereken: Edebiyatı ahlâk dersine çevirdiğiniz anda roman elinizden kaçar. Kötü insanı anlatan roman kötü roman sayılmaz, inançsız karakterin de eseri değersiz kılmadığı gibi. Roman kimi zaman insanın karanlığını göstererek hakikate yaklaşır. Yalçınova bunun farkında. Tekrarlamamda fayda var; bazı yazılarda düşünce ve değer meselesi öne çıktığında dilin, biçimin, anlatımın biraz geride kaldığı hissediliyor. Eleştirisinin en güçlü damarı ile en açık riski aynı yerde buluşuyor.
Dünya Romanı ile Türk Romanı Aynı Masada
Türk romanıyla dünya romanını aynı masaya oturtmak kolay, kolay olmasına da karşılarında aynı ciddiyetle oturmak zor. Dostoyevski, Joyce, George Eliot, Jane Austen, Platonov, Robbe-Grillet gibi isimlere giderken hayranlık nöbetine tutulmadığı gibi Kemal Tahir, Tarık Buğra ve çağdaş Türk romancılarına döndüğünde de yerlilik adına eleştirel gözünü kapatmıyor. Coğrafya değişse de temel ölçü değişmiyor: Roman kendi dünyasını kurabiliyor mu, insanı sahiden görebiliyor mu, söylediğini romana dönüştürebiliyor mu? Dolayısıyla kitapta dünya romanı Türk romanını dövmek için elde tutulan cetvele dönüşmüyor, Türk romanı da ‘bizim’ olduğu için koruma altına alınmıyor. Yine kısa bir parantez açayım mukayese namına; kimi yazarlarımız kafadan romanımızı aşağılık kompleksi içinde baştan mağlup kabul eder. Yalçınova ise etkilenmeyle taklidi, gelenekle kapanmayı birbirine karıştırmıyor. Romanın başka edebiyatlardan öğrenebileceğini kabul ederken kendi dilinden, hafızasından ve insanından uzaklaşmasının doğuracağı eksilmeyi de önemsiyor. Kemal Tahir ve Tarık Buğra’ya ayrı bölüm açılmasını bu bakımdan tesadüf saymamalıyız; romanımızın kendi toplumuna hangi gözle baktığı meselesi kitabın can damarlarından birini oluşturuyor.
Seçtiği yabancı yazarların çeşitliliği de Yalçınova’nın tek bir roman anlayışına mahkûm olmadığını gösteriyor. Klâsik gerçekçilikten modernizme, oradan nouveau romana ve çağdaş anlatılara kadar uzanıyor. Jane Austen ile Robbe-Grillet’yi, Dostoyevski ile Joyce’u aynı kitapta okuyabilmek, “iyi roman şuna benzer” diye hazır reçeteyle dolaşmadığını düşündürüyor. Yanı sıra her yeniliği ilerleme saymıyor. Yeni olanı yeniliğinden ötürü alkışlamak yerine neyi kazandırdığını, neyi kaybettirdiğini soruyor. Dünya edebiyatına açıklığı burada seçicilik kazanıyor.
Türk ve Batı romanları kitapta çok güzel yan yana geliyor,daha sık karşı karşıya gelselerdi kitap “Roman Düşüncesi” iddiasını daha ileri taşıyabilirdi diye düşünmedim değil doğrusu. Yalçınova’nın George Eliot’a bakışıyla Tarık Buğra’ya bakışı nerede birleşiyor? Platonov’da aradığı insanla Kemal Tahir’de aradığı insan arasında nasıl bağ var? Batılı modernizmin insanı ile bizim modernleşme tecrübemizin insanı nerede ayrılıyor? Bu nev’iden sorular için bolca malzeme var kitapta ve kimi yerde köprünün son birkaç metresini okurun kurmasını bekliyor.
Burayı toparlarsak Yalçınova’nın dünyasında yerli olmak dünyadan habersiz kalmak, dünyaya açılmak da kendi evini unutmak anlamına gelmiyor. “Mavi Sakal’ın Hayat Ağacı”Doğu ile Batı arasında hakemlik yapan bir çalışmadan çok, farklı romanların karşısına aynı merakla oturan eleştirmenin okuma defteri gibi görünüyor.
Romanın Özetini Değil, Meselesini Yazmak
Ömer Yalçınova’nın eleştiri yöntemi tek kelimeyle anlatılacaksa meseleci denebilir. Bir kere romanın özetini çıkarıp birkaç beğeni cümlesi ekleyen tanıtım yazarlığıyla yetinen sığ bir eleştirmen değil Yalçınova. Önce metnin nabzını tuttuğu yeri buluyor: kimi zaman karakter, kimi zaman inanç, kötülük, özgürlük ya da ölüm; kimi zaman anlatıcı, kurgu veya roman tekniği. Yazısını bu çerçevede kuruyor. ‘İçindekiler’deki “Nedensiz İyilik ile Kötülüğün Nedeni”, “Özgür Olmak İçin Delirmek”, “Ölümden Yaşam Çıkarmak ya da Platonov’un Saklı İnsanı”, “Bir Girdap Olarak NouveauRoman” gibi başlıklar dahi yöntemini izah ediyor. Yani, Yalçınova romanı anlatmaktan çok, romanın içindeki meseleyi çekip çıkarmayı seviyor. Bu konuda oldukça başarılı. Nitekim romanın kalabalığı içinden esas meseleyi sezdiğinde yazı canlanıyor. Karakteri olay örgüsünün piyonu gibi görmeyip karakterler üzerinden insanı okumaya çalışıyor. Fikirle karakter arasında bağ kuruyor, gerektiğinde tekniğe giriyor, sonra yeniden hayata dönüyor. Böyle zamanlarda eleştirmen metnin üzerine çıkıp hüküm dağıtan hâkimden çok, metnin içinde dolaşan dikkatli okura benziyor. “Ben olsam şöyle yazardım” kolaycılığına kapılmadan önce romancının ne yapmak istediğini anlamaya çalışması kıymetli; Yargıdan önce anlama çabası, eleştirisinin en sağlam ilkelerinden.
Bir başka meziyeti, aralarda aktardığım parçalardan da anlamışsınızdır, hüküm vermekten korkmuyor. Beğendiği yerde bunu saklamadığı gibi aksayan taraf gördüğünde de sırf eser yahut yazar itibarlı diye geri çekilmiyor. Bu tavır eleştiriye şahsiyet kazandırıyor. Yalçınova’nın yazılarında eleştirmenin varlığını hissediyoruz. Okuduğunu sindirmiş, kendi ölçüsünden geçirmiş, sonunda söyleyecek sözü olan biri konuşuyor. Eleştiriyi alıntılar arasına saklanmış özet olmaktan çıkaran da bu!..
Ne ki aynı yöntem bazen kendi açığını üretmiyor da değil. Yalçınova romandaki fikri yakalamakta, o fikrin peşinden gitmekte, romanın o fikri hangi estetik araçlarla ete kemiğe büründürdüğünü göstermekten daha istekli. Bazı yazılarda “ne söylüyor?” sorusunun cevabı kuvvetlenirken “bunu roman olarak nasıl başarıyor?” sorusu geri kalabiliyor. Dil, ritim, bakış açısı, anlatıcı, zaman, sahne kuruluşu, karakterin metin içinde dönüşmesi gibi unsurlar daha uzun süre masada tutulabilirdi. Yanlış anlaşılmayayım kendisinin teknik meseleleri bilmediğini söylemiyorum, mesele daha çok ağırlık tercihi.
İkinci risk, güçlü tarafıyla akraba: Yalçınova’nın dünya görüşü eleştirisine omurga veriyor; kimi yerde omurga cesaretle öne çıkıyor. İyilik, kötülük, inanç, ahlâk gibi meseleler elbette romanın içindedir. Daha önce kısaca değindiğim gibi inanç konusunda cesur davranan eleştirmen ve yazar bulmak o kadar da kolay değil. Romanın ahlâken problemli insanı da başarıyla anlatabileceğini, kötülüğü anlatmanın kötülüğü savunmak olmadığını, inançsız karakter kurmanın da romancının inançsızlığı övdüğünü tek başına göstermediğini söyleyenlere, meseleyi cilalı sözlerle havalı göstermeye çalışanlara bakmayın siz. Yalçınova doğru yapıyor burada; bu lüzumsuz çekingenlik yerine illâ bir şey söylenecekse; terazinin düşünce kefesinin ağır bastığı kimi yazılarında estetik tarafın biraz daha sesini duysak iyi olurdu diyebilirsiniz.
Bir başka mesele genişlik. Çok roman okuyan eleştirmenin avantajı karşılaştırma zenginliğidir, tehlikesiyse her metne aynı derinlikte inememektir. “Mavi Sakal’ın Hayat Ağacı”ndaikisi de mevcut. Yazarın okuma alanı etkileyici, bu genişlik yazılara sürekli başka kitapların, dönemlerin ve anlayışların havasını getiriyor. Buna karşın kimi metinler bittiğinde “Burada biraz daha kalsaydın” dedirtiyor. Misal karakterin üzerine birkaç sayfa daha eğilmek, belirli sahneyi yakından çözmek veya verilen hükmü doğrudan romanın dili üzerinden sınamak eleştiriyi yer yer daha ikna edici kılabilirdi.
Kanaatlerimin olumlu tarafı daha baskın. Ömer Yalçınova’damerak var, ölçü var, taraf var, itiraz var, en önemlisi okuma iştahı var. Ayrıca hükümlerin tamamına katılmanız gerekmiyor. Zaten iyi eleştirinin başarısı okuru eleştirmenin her söylediğine razı etmek olmasa gerek. Daha değerli olan, eleştirmenin kapattığı kitabı sizin açmak istemenizdir. Yalçınova bunu sık sık başarıyor.
Hamiş: Kitabı ve yazarın yaklaşımını o kadar çok beğendim ki, kendi tarzım hasebiyle okura zayıf yönleri de göstermek adına bulduğum nazar boncuklarını tekrarlayıp durdum, fark ettiniz mi bilmiyorum…
Diri Dil, İsabetli Başlık, Dağılmayan Bütünlük
Yalçınova’nın dili, ele aldığı meselelerin ağırlığına rağmen ağırlaşmıyor. Akademik makale mesafesinden çok, iyi okumuş iki insanın kitap üzerine konuşmasına yakın duruyor. Kavram gerektiğinde kullanılıyor, kavram gösterisine dönüşmüyor. Hüküm veriyor, itiraz ediyor, yer yer polemiğe yaklaşıyor; yine de okuru sürekli teorinin içinde tutmuyor. Nihayetinde eleştiri, romanın önüne geçmiyor. Yalçınova çoğu yerde okuru kendi yazısına hayran bırakmaya değil, hakkında yazdığı romana yeniden baktırmaya çalışıyor. Kitabın rahat okunmasının sırrı biraz da burada.
Başlık seçimleri de yazarın üslûbunun küçük aynaları gibi. “Nedensiz İyilik ile Kötülüğün Nedeni”, “Özgür Olmak İçin Delirmek”, “Bir Girdap Olarak Nouveau Roman”, “Ölümden Yaşam Çıkarmak ya da Platonov’un Saklı İnsanı”… hem fikir hem merak var; yazının derdini birkaç kelimede sezdiriyorlar. Buna karşın “Sonunda İyilik Kazanır”, “Hiçbir Şey Olmak”, “Not Düşme Yöntemi Olarak Roman” gibi başlıklar aynı özgünlüğe ulaşmıyor; daha hazır, daha kolay bulunmuş hissi bırakıyor. Bu küçük seviye farkı kitabın dili için de söylenebilir. Yalçınova en iyi yerlerinde az sözle kapı açıyor; düşünceyi okurun zihninde devam ettiriyor. Kimi yerde ise aynı düşüncenin çevresinde biraz fazla oyalanabiliyor.
Son tahlilde Ömer Yalçınova’nın dili diri, açık ve şahsiyetli. Eleştiriyi akademik jargona teslim etmeden ciddi kalabilmesi, Mavi Sakal’ın Hayat Ağacı’nın belirgin meziyetlerinden. Kitap bu noktada küçük de bir sınav veriyor. Yazıların farklı zamanlarda, farklı romanlar üzerine kaleme alındığı anlaşılmakta, dolayısıyla baştan sona kurulmuş tek parça inceleme bütünlüğü beklemek haksızlık olurdu. Yazıları insan, inanç, iyilik-kötülük, modernleşme, özgürlük, ölüm ve romanın hakikatle ilişkisi bir arada tutuyor. “Tereddüdün İmkânları”, “Kemal Tahir ve Tarık Buğra”, “Dün ve Bugün” şeklindeki bölümleme de dağılmayı azaltıyor. Bu yüzden Mavi Sakal’ın Hayat Ağacı için rastgele toplanmış yazılar demek haksızlık, kusursuz örülmüş tek gövdeli kitap demek de fazla cömertlik olur. Bütünlüğünü konulardan çok Yalçınova’nın aynı sorularla farklı romanların kapısını çalan eleştirmen zihni sağlıyor.
Yalçınova’nın nasıl romanlardan yana olduğunu da kestirmek zor değil. Hünerini sergileyip çekilen romanlardan çok, okunduktan sonra zihinde çalışmayı sürdüren romanlardan yana saf tutuyor. İnsanı kolay açıklamayan, iyilikle kötülüğün arasını cetvelle ayırmayan, dünyaya dair sözü bulunan, biçimi önemserken hayatı unutmayan metinlerin peşinde. Kitaptaki geniş yazar kadrosunun ortak paydasını da burada aramak gerek. Yalçınova’nın roman zevki tek ekole bağlanmıyor,insanı ciddiye alan edebiyata bağlanıyor.
“Mavi Sakal’ın Hayat Ağacı” okura en çok burada karşılık veriyor. İyi eleştiri, okuduğumuz romanın yerine geçmez; bizi yeniden ona götürür. Yalçınova’nın yazıları da sık sık bunu yapıyor. Hakkında hiç okumadığımız romanı merak ettiriyor, bildiğimiz romana başka taraftan bakmaya çağırıyor, bazen de eleştirmenin hükmüne itiraz edip kitabı kendimiz sınamak isteği uyandırıyor. Eleştirinin güzel sonuçlarından biri zaten okurun yerine düşünmek yerine okuru düşünmeye kışkırtmakdeğil midir? Kitabın, hangi romanların okunması gerektiğini söylemesinden ziyade roman okurken hangi soruların sorulabileceğini göstermesi anlamlı. Üstelik Yalçınova’nınyaptığı iş, günümüzde kitap hakkında konuşmanın iki kolay yolundan da uzak duruyor. Ne birkaç parlak cümlelerle kitabı tanıtıp geçiyor ne de eleştiriyi kavramların arasında nefessiz bırakıyor. Okuyor, düşünüyor, tarafını belli ediyor, seviyor, itiraz ediyor. Her yazıda aynı derinliğe ulaştığı söylenemezama; kimi hükümlerin biraz daha metinle sınanmasını, kimi romanlarda biçim ve dil üzerinde daha fazla durulmasını isteyebiliriz. Haddizatında bu kitabı değerli kılan, itiraz edilemez hükümler toplamı olması değil, konuşulacak şey bırakması.
Kitapçıya Dönüş: Anahtar Artık Okurun Elinde
Şimdi başladığımız yere, kitapçıya dönelim. Rafta gördüğümüz o sakin kapak ilk anda içerideki tüm hareketliliğihaber vermiyordu. Kitabı elimize aldık; adı merak ettirdi, içindekiler iştah açtı, sayfalar ilerledikçe eleştirmenin dünyası belirginleşti.
Şimdi aynı soruyu yeniden soralım: Mavi Sakal’ın Hayat Ağacı raftan alınıp kasaya götürülür mü? Benim cevabım evet; romanı seven okura hazır hükümler dağıtmak yerine onun okuma iştahını ve itiraz duygusunu diri tuttuğu için. Ömer Yalçınova Mavi Sakal’ın kapısını açıyor; içeride ne gördüğümüze ise tamamen kendisi karar vermiyor, anahtarı bir noktadan sonra okurun eline bırakıyor.
Eleştiri kitabından daha fazlasını istemek haksızlık olur mu bilmem de, daha azını istemek edebiyata haksızlık olur.