eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Yusuf Alpaslan ÖZDEMİR

Öncelikle muallim. Selçuk Üniversitesinde Türk Dili ve Edebiyatı alanında yüksek lisansa devam ediyor. Konya’da yaşıyor. Bir orta öğretim kurumunda Edebiyat Muallimi, yanı sıra çeşitli edebiyat dergilerinde yazıları yayınlanan, yerel bir gazetede düzenli olarak kültür sanat sayfaları hazırlayan bir kul, bir okur-yazar.

    Çok Kitap Çıkıyor; Peki Kaçı Kalıyor?

    Ülkemizde okuma alışkanlıklarına, yazar ve eser niteliklerine dair epeyce yazı yazdım. Bu çerçevede sistemin mühim ayaklarından yayıncılığı atladığımı hissettim. Halbuki yayınevinin içinde bulunduğu durum, yöntem ve teknikleri, davranışları da en az yazar ve okur kadar önemlidir. Bundan mütevellit bu yazımda meselenin yayıncılık boyutunu odağıma aldım. Haddizatında bende bu gözden geçirmeye neden olan ışık Cins dergisinin son sayısındaki yayıncılık dosyası oldu. Enis Batur, Furkan Çalışkan gibi günümüz yayıncılığının etkin isimlerinin fikirlerinden ziyadesiyle etkilendim, bu yazımda da istifade ettim.

    Bir parantez açmama müsaade edin lütfen… Ketebe’nin yayın politikası ve çeşitliliği ortadayken daha dar bir çevreye hitap eden Kırmızı Kedi yöneticisi Enis Batur karşısında Furkan Çalışkan kendini neden gerek kapakta gerek dosyada Batur’un arkasında tuttu şaşırmadım değil. Mesele zihnimde daha bir çetrefilli hale dönüştü: Cins’in yayın yönetmeni kültürel iktidar ve seküler zihniyet hakkında İsmail Kılıçarslan’ın sert tutumu, sağ mütedeyyin kesimin kültürel iktidar ve hegemonya metinleri bende bir anda boşluğa düştü, samimiyetini yitirdi.

    Meselenin daha ciddi bir çeşidi daha var. Kelimeler artık yazarın tarafını,durduğu yeri faş eden etiketlere dönüştü. Ülkemizin hatırı sayılır yayınevleri dahil yayınladıkları kitap ve dergilerde yazın, yapıt, olanak, kent vd. gibi kavramları tercih etmeleri de ilginç ve zannımca yanlış bir tutum. Sağın kavramlarını ve en üzt düzey kıymetlilerini dahi görmeyen sol seküler yayıncılara karşı sağ dergilerin bu cenahın kavramlarına ve kişilerine ilgisi manidar.

    Konu konuyu açıyor, çok çeşitli ve acınası veçheleri var, oldukça esaslı ve derin, bu yazının konusu olmadığı gibi yazımın sınırlarını aşacak boyutta önemi haiz. Konuyu bir başka yazıma saklıyor ve kaldığım yerden devam ediyorum yazıma…

    Kitabın Kaderine Kim Karar Veriyor?

    Yayıncılığın gerçek hikâyesini ‘kaç nüsha basıldı, hangi kitap listelerde kaldı?’ gibi suni sayılarla karşılarsak asıl meseleyi ıskalamış oluruz. Asıl görmemiz gereken hangi kitabın niçin yayımlandığı, editörün neyi gördüğü, yayıncının neye direndiği ve yıllar sonra rafta hangi kitapların kaldığıdır. Son kertede yayınevinin büyüklüğünü aynı yıl bastığı kitap sayısından ziyade yayınladıklarının kalıcılığıdır.

    Yayıncılığımızın serüveni de bu hakikat üzre okunmalıdır. Osmanlı’nın matbaa karşısındaki tereddüdünden İbrahim Müteferrika’ya, Tanzimat’ın tercüme ve gazete hamlelerinden Cumhuriyet’in alfabe değişimine ve tercüme hareketlerine uzanan evreler, kitap basma tarihinden çok okur oluşturma tarihidir diyebiliriz.

    Modern Türk okuru kendiliğinden ortaya çıkmadı; gazete, mecmua, okul, kütüphane, öğretmen, eleştirmen, kitapçı ve yayıncı birlikte bir okuma çevresi kurdu. Yayıncılık tarihimiz aynı zamanda zevk terbiyesinin, düşünce dolaşımının, dil işçiliğinin ve kültürel hafızanın tarihi de sayılmalıdır.

    Cumhuriyet devrindeki tercüme hamlesinin kalıcı tesiri ancak merhalelerin iyi anlaşılmasıyla mümkündür. Dünya klâsiklerini Türkçeye kazandırırken eser seçimi yanında kültürel bir ufuk tasarlandı. Çevirmenin niteliği, Türkçenin imkânları, dizinin bütünlüğü, kitabın sunumu ve okurun yetişmesi topyekûn düşünüldü; kitapla beraber okuma biçimi, estetik ölçü ve düşünme alışkanlığının da önemli olduğu fikri ıskalanmadı. Geçmişte kötü tercümeler, zayıf baskılar ve ideolojik körlükler olsa da…

    Bugün yayınevlerimizin önemli bölümü neşriyat hızını kültürel güç sanmaktadır. Her ay onlarca kapak, peş peşe duyurular, ön siparişler, imza günleri, indirimler… Üç ay önce yayımlanan eser neredeyse eski kitap muamelesi görüyor. Neticede kitabın okunması için gereken zamanla piyasanın ona tanıdığı süre arasındaki mesafe giderek açılıyor.

    Kitap dünyasına sızan ‘içerik’ kelimesi değişimi ele vermektedir. Roman, şiir, deneme, eleştiri; hepsi içerik, yazar da içerik üreticisi sayılıyor. Oysa içerik akışta kaybolmak üzere meydana getirilir, iyi kitap yeniden okunmak üzere yaşar. İçeriğin değeri görünürlükle ölçülür, kitabın değeri bazen yıllar sonra anlaşılır. Yayıncılığın kültür tarafı, işte bu gecikmeye tahammül etme sanatıdır.

    Çağdaş yayıncının en zor görevi hızın içinde yavaşlamayı göze almaktır. Dosyayı dikkatle okumak, yazara geri dönmek, tercümeyi denetlemek, kapağı metnin ruhuna göre tasarlamak, arka kapak yazısını reklam diline bırakmamak, dizgi ve tashihi ciddiye almak demektir, hantallık değil. Yayıncılığın asıl maliyeti, kâğıttan önce dikkat maliyetidir; unutmayalım ki dikkatin ucuzladığı yerde kitabın pahalılaşması işe yaramaz.

    Editör, yayıncılığın görünmeyen merkezi, metnin ilk ciddi okurudur; yazara kendi sesini dayatmadan yazarın sesindeki fazlalığı, boşluğu ve kırılmayı görmesine yardım eder. Yayın yönetmeni ise önündeki dosyaya “Kataloğumuzda neden bulunmalı?” diye sorar. Bu ve benzeri sorular unutulduğunda aynı logonun altında birbirini tanımayan kitaplar birikir ve yayınevi kimliğini kaybeder.

    Yayıncılık elbette ticarettir; kira, maaş, telif, baskı, depolama ve dağıtım romantizmle ödenmez. Sorun, ticaretin bütün editoryal kararların tek hakemi hâline gelmesidir. Asıl ustalık, çok satan kitaplarla kültürel değeri yüksek eserler arasında bir ekosistem kurabilmektir. Geniş okura ulaşan kitap şiiri, güçlü arka katalog yeni yazarı, popüler dizi yıllarca okunacak klâsiği taşıyabilir. Bir kez daha altını çizmem icap eder ki; yayınevinin gerçek serveti yıllar sonra hâlâ okunabilen kitaplarıdır.

    Kanon da toplantı masasında alınan kararla kurulmaz. Yayıncı risk alır, unutulan yazarı hatırlatır, henüz adı duyulmamış kalemi destekler ve esere zaman tanır. Son hükmü zaman, eleştiri, yeni kuşaklar ve yeniden okuma verir. Güçlü yayıncılık, mevcut talebi izlerken henüz talep görmeyen kıymeti sezme cesaretidir. Bu hususa dikkat edilmediği için ortalık masraflarını yazarın kendi cebinden karşıladığı numunelerle doludur.

    “Türkiye’de okur yok!” sözü ise hem kibirli, hem tembeldir ve dahi kabulü mümkün görünmemektedir. Kitapla karşılaşma yolları, gelir düzeyi, kitapçıya ve kütüphaneye erişimi, okulda edindiği alışkanlık, aile çevresi ve yayıncıya duyduğu güven birlikte düşünülmelidir. Üstelik okur yekpare bir topluluk değildir. Şiir takipçisiyle tatilde iki roman alan kişinin, polisiye meraklısıyla akademik eser okurunun beklentisi aynı olmaz. Yayıncının görevi herkese aynı kitabı satmaktan ziyade kitabının gerçek okurunu bulmaktır.

    Nitelikli okurluk da sayı meselesi değildir. Her hafta birkaç kitap bitiren kişi yüzeyde kalabilir; yılda az sayıda eser okuyup metinler arasında bağ kuran okur çok daha derine inebilir. Edebiyat kültürü böylesi okurlarla canlı kalır.

    Sosyal medya bu denklemi değiştirdi. Eleştirmen, gazete eki, dergi, kitapçı ve öğretmenin yanına algoritma yeni kapı bekçisi olarak yerleşti. Kısa videoda iyi görünen kitap, güçlü metinden daha hızlı yayılabiliyor; alıntılanabilir cümleler ve yazarın şahsi hayatı eserin önüne geçebiliyor. Dünyada yayıncılık da hak ve lisans ticareti, sesli kitap, dijital satış ve yapay zekâ ile dönüşüyor. Yine de güçlü yayıncılık gelenekleri editörlüğü, çeviri kalitesini, dağıtımı, kitapçı ağını, kütüphaneyi ve arka kataloğu birlikte düşünmeyi sürdürüyor. Çünkü kitap sektörü, özünde yayıncıdan çevirmene, kitapçıdan okura uzanan bir güven ağıdır.

    Ülkemizin temel handikabı, teknolojik yeniliklere hızla uyum sağlarken kurumsal hafızayı aynı hızla kuramamasıdır. Sosyal medya hesabı açmak kolay, editoryal çizgi oluşturmak zor; çok kitap basmak kolay, yıllara yayılan katalog fikri geliştirmek zordur. Yabancı çok satanı hızla çevirmek kolay, dünya edebiyatını düzenli izleyip henüz parlamamış yazarı keşfetmek zordur. Gerçek yayıncılık, başkasının keşfettiğini satın almaktan fazlasını ister.

    Aynı sorun yerli yazarda daha keskin görünmektedir. Dosya sayısı arttıkça editörün dikkat süresi daralıyor; tanınmış isimler ve hazır takipçi kitlesi ticari güvence sayılıyor. Böylece yayınevi yazarı keşfetmek yerine izleyici kitlesi satın almaya başlıyor, edebî yetenekle dijital görünürlük birbirine karışıyor. Oysa geleceğin iyi yazarı, bugün kimsenin tanımadığı kişi olabilir. Yayıncının kültürel cesareti tam burada sınanır.

    Yazarın da sorumluluğu vardır. Yayınevini matbaa servisi gibi görmek, editoryal müdahaleyi saldırı saymak ve her cümleyi dokunulmaz kabul etmek metni zedeler. Buna karşılık editörün yazarı kendi estetik anlayışına göre biçimlendirmesi de yanlıştır. Sağlıklı yayıncılık ilişkisi otorite savaşına değil, metin üzerinde kurulmuş güvene dayanır.

    Bu güveni besleyecek kurumlardan biri eleştiridir. Tanıtımla eleştirinin birbirine karıştığı yerde yayıncının da okurun da pusulası bozulur. Her kitabın “sarsıcı”, “benzersiz” ve “çok konuşulacak” diye sunulması kelimeleri değersizleştirir. Eleştiri kitabı satmakla görevli değildir; itiraz eder, karşılaştırır, ölçü koyar, eseri geleneğe yerleştirir. Dergiler de hükmün tüketim hızını yavaşlatır; söyleşi, dosya ve kitap yazılarıyla düşünme süresi açar. Yayınevleri dergileri reklam mecrası, dergiler yayınevlerini ücretsiz kitap kaynağı gördükçe kültür ortamı fakirleşir.

    Kitapçı ve kütüphane de aynı ekosistemin vazgeçilmez parçalarıdır. Okurunu tanıyan kitapçının “Bunu da okuyun!” demesiyle algoritmanın “Bunu alan şunu da aldı” önerisi aynı şey değildir. Büyük indirimlere dayanan çevrim içi satış kitabı erişilebilir kılarken bağımsız kitapçıyı zayıflatabilir. Güçlü kütüphane kültürü ise satışın rakibi değil, okurluğun zeminidir. Çocukken kütüphanede kitapla tanışan öğrenci, ileride hem okura hem kitap alıcısına dönüşebilir.

    Unutmamalıyız ki ekonomik şartlar kültür romantizmiyle örtül-e-mez. Kâğıt, telif, kur, depolama, dağıtım ve iade maliyetleri arttığında ilk kayıp çoğu zaman görünmeyen emekten çıkar: Editörün süresi kısalır, redaksiyon zayıflar, çeviri bütçesi düşer, tashih aceleye gelir. Sonunda okurun karşısına pahalı ve özensiz kitap çıkar. Bu yüzden bağımsız kitapçıyı koruyacak fiyat ve dağıtım modelleri; çeviriyi, genç editörleri, kütüphane alımlarını, dergileri ve uzun soluklu katalogları destekleyecek politikalar birlikte düşünülmelidir. Kamu desteğinin görevi doğru estetiği seçmek değil, farklı estetiklerin yaşayabileceği zemini genişletmektir.

    Ötesi var… Yapay zekâ da yayıncılığı daha sert sınayacak. Çeviri, redaksiyon, kapak, tanıtım, seslendirme ve satış tahmininde otomasyon artacak. Esas soru makinenin kullanılıp kullanılmaması değil, insan emeğinin hangi kısmını ona devrettiğimiz ve karşılığında ne kaybettiğimizdir. Algoritma geçmiş satışları okuyabilir; henüz kimsenin fark etmediği şairin gelecekte niçin önemli olacağını sezmek başka bir hünerdir. Geleceğin yayıncısı teknolojiye direnen değil, onu araç olarak tutup hükmü ona teslim etmeyen kişi olacaktır.

    Yayıncıyı tüccardan ayıran, kazanç elde etmemesi değil kazancı tek ölçü saymamasıdır. Yazarı içerik üreticisinden ayıran, görünür olmaması değil görünürlüğü eserinin önüne geçirmemesidir. Okuru müşteriden ayıran, para ödemesi değil kitapla zihinsel ilişki kurmasıdır. Editörü teknik personelden, eleştirmeni tanıtımcıdan ayıran da bağımsız hüküm ve estetik sezgidir.

    Yayıncılıkta Asıl Mesele Kitap Basmak mı?

    Hasılı ve’l-kelâm ülkemizde yayıncılığın gerçek meselesi “Çok kitap çıkıyor mu?” sorusunun ötesindedir: Yirmi yıl sonra hangileri okunacak? Kaç genç yazar uzun vadede desteklenecek? Kaç yayınevinin kataloğu, logosu kapatılsa bile tanınacak? Çeviri kararlarımız ne ölçüde bağımsız keşfe dayanacak? Kitapçılar yaşayacak, kütüphaneler güncel yayınları okurla buluşturacak, eleştiri reklam dilinden kurtulabilecek mi? Bütün bu soruların merkezinde güven vardır. Okur, yayınevinin logosunu gördüğünde kitabın belirli editoryal eşiklerden geçtiğini, yazar dosyasının gerçekten okunacağını, çevirmen emeğinin korunacağını bilmelidir.

    Ülkemizin ihtiyacı daha fazla kapaktan önce daha güçlü kataloglar; daha yüksek sesten önce daha derin okuma; daha hızlı tercümeden önce daha doğru seçim; daha çok fenomen yazardan önce keşfedilecek kalemlerdir.

    Yayıncılık kitabı basmaktan ziyade eserin yaşayacağı zamanı hazırlamaktır.

    YUSUF ALPASLAN ÖZDEMİR

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.